Ana içeriğe atla

Devlet Devrim Artık Tek Başına

Devlet Devrim: "Bundan sonra ben de fiyatımı artıracağım'' diyor.
Koyu, kopkoyu bir parfümü var, Devlet Devrim'in. Oridan önce, kokusu gelip çarpıveriyor insanın burnuna. Sonra simsiyah saçları ile çıkıveriyor ortalıklara. Bir gülüyor ki sormayın gitsin. Son günlerde neşesi pek yerindeymiş, genç kadının. Boyuna film çevirip, cici cici şeyler alıyormuş kendisine. O cicilerin neler olduğunu sorduğumuz zaman:
- Elbiseler, eşyalar filan, dedi. Yeni bir eve taşmıyorum da. Nihayet kararını vermiş, Devlet. Artık yalnız başına oturacakmış. Annesiyle münakaşa ettikleri günden sonra, bir arkadaşı ile beraber kalmayı denemiş, fakat hiç faydası olmamış bunun. Zira kadınların çoğu geçimsiz oluyormuş... Bir süre sonra, Devlet'in arkadaşı da kendince havalar yapmaya başlamış. Önceleri dayanmaya çalışmış ama, bakmış ki olacak gibi değil, ayrılıvermiş bu manken arkadaşından. Şimdi de on yıldan beri arkadaşlık ettiği bir genç kız, Devrim'e, oturdukları sokakta güzel bir ev bulmuş. İşte cicilerini orası için alıyormuş.
- Bir kaç gündür, çalışmıyordum, diyor. Berberden vakit buldukça, mobilya mağazalarını gezdim. Neler var neler. Bu sene hemen hemen hiç boş vakti yokmuş Devlet'in. Koskoca 1967yılında sadece 18 gün dinlenebilecekmiş. Onun dışında kalan günlerde nefes bile almasına izin vermiyorlarmış. Bir eliyle oturduğu koltuğun kenarına vurarak:
- Çok şükür Allaha, diyor. Nihayet istediklerime kavuştum. Bugüne kadar, hiç bir role itirazım olmadı. Söylenilen her şeyi yerine getirdim. Fakat bundan sonra, rollerimi kendim seçeceğim... Sadece bu yıl on beş film çevirdim. Önümüzdeki avlar içinde 14 filmlik mukavelem var. Kısaca bu defa iddialıyım. Hemen bunu laf olsun diye söylemiyorum...
- Katı annene mi verdin?
Başını sallıyor evet dercesine... Sonra:
- Ender görüşüyoruz ama, diyor. Maddi bakımdan sıkıntı çekmemesine çalışıyorum.
1963 yılında sinemaya gelen Devrim, o günden bu yana 60-70 film çevirmiş. Ve ancak, dört yıl sonra istediği rakama ulaşmış...
- Bundan böyle bende fiatımı arttıracağım, diyor. Zaten bunu çoktan hak etmiştim.
Aşklarına gelince. Kalpten yana, son günlerde pek bir sıkıntısı yokmuş genç kadının. Yuvarlanıp gidiyormuş.
- Selçuk Ural.
Sözümüzü yarıda kesiyor.
- O Çoktan sona erdi.
Anlaşılan, aktüalite arkasından geliyor Devlet Devrim'in. Şimdi ufak tefek flörtler oluyormuş ama, hiç biri önemli değilmiş. Zaten iki aşk geçirdikten sonra, bir üçüncü aşktan kaçmak istermiş insan. Fakat herşeye rağmen:
- Belki bir kere daha aşık olabilirin, diyor. Yalnız dilediğim gibi birisi olması lazım.
- Nasıl birisi yani?
- Esmer, uzun boylu,siyah gözlü, son derece nazik ve iyi kalpli bir erkek.
Saymayı bitirdikten sonra, bize dönerek soruyor:

Bizde düşünüp düşünüp, Adamo'nun en yeni şarkısını mırıldanıyoruz "İnşallah''...(diğer haberler için aşağıdaki linke tıklayın)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Fatma Girik'in Çıplaklıktaki Cömertliği

Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi sinemaya da muhtelif yollardan gelinir; gelenlerin çoğu şöhret olup bol paraya kavuşma hayalini içlerinde bir virüs olarak taşıyarak silinip kaybolurlar, bir kısmı daha ilk edimini attığında önündeki bütün kapıları ardına kadar açık bulup zahmetsizce merdivenleri tırmanır; kimi dert çeker, çile çeker ama, direnir, şansını bekar. Şans günün birinde ona gülünce her şey birden ışıldar, şan, şöhret, para, hayranlar onun olur... Fatma Girik’i hangi sınıfa sokabilirsiniz. Bize kalırsa bu klasik sınıflamanın dışındadır Yeşilçam’ın mavi gözlü, açık sözlü Fato’su... Dışındadır, çünkü o şöhret olmak için çile çekmemiştir. Evet, sinemaya figüranlıkla başlamış, «Günahkar Baba» da, «Beş Hasta Var» da figüranlık yapmıştır, ama birden başrole fırlamış ve bir daha oradan aşağıya inmemiştir. Ama ne var, biliyor musunuz? Fatma Girik 'in asıl çilesi o zaman başlamıştır. Yeşilçam'da kadın yıldız öpüşmez, soyunmaz, makyajsız kamera karşısına geçmez, İstanb...

Kartal Tibet'le Bıyık Üzerine

Bıyık deyip geçmeyin hemen... Burnun hemen dibinde başlayıp üst dudağa paralel siyah bir çizgi çizen «bıyık» dediğimiz nesne cins cinstir, çeşit çeşittir. Kaytan bıyık vardır, pala bıyık vardır, badem bıyık vardır, pos bıyık vardır, douglas bıyık vardır, hatta pis bıyık bile vardır. Anlayacağınız hanımların biçim biçim, renk renk, çeşit çeşit saçları ve dahi saç modelleri varsa, biz erkeklerin de «bıyık» avantajı var. Üstelik bizimki öyle berberdi, kuafördü gibi beklemeli, masraflı değil. Bir makas, küçük bir ayna bıyığınıza istediğiniz biçimi vermek için yeter de artar bile! Şimdi, durup dururken bu bıyık meselesinden söz açışımız elbette sebepsiz değil. Biraz ilerimizde filim çevriliyor. O sahnenin çekimi biter bitmez Kartal Tibet yanımıza gelecek ve onunla «bıyıktan» bahsetmeye başlayacağız. Zihni temrin bizimkisi yani... Evet, sahne bitiyor, Kartal Tibet rejisörden izin alıp yanımıza doğru yürümeye başlıyor. Geldi... oturuyor... KARTAL TİBET VE BIYIK Kartal Tibet’te «bıy...

Turgut Özatay Evlendi

1964 yılını 1965'e bağlayan günlerdeyiz... İstanbul rıhtımına güzel bir Italyan gemisi yanaştı: «San Marco»... Gemiden çıkan turistler Istanbul'ın tarihi anıtlarını, tabiat güzellikleri görmek istiyorlar. Geminin merdivenlerinden iki İtalyan kızı iniyor. Tam o sırada Türk sinema dünyasının ünlü karakter oyuncusu Turgut Özatay da orada bir arkadaşını ziyarete gelmiş. Kızlardan İngilizce bileni Turgut'a, «Ayasofya'ya ne taraftan gidebiliriz?» dîye sordu. Turgut da bu iki turist kıza, «İsterseniz otomobilimle sizi oraya götürebilirim,» cevabını verdi. Biraz sonra üç kişi Ayasofya'nın 1500 yıllık kubbesi altında geziyordu. Genç kızlardan Cinzia Morigi adında olanı Fransızca biliyordu ve Urbino üniversitesinde felsefe doktorası yapıyordu. Cinzia, İtalya'ya gittikten sonra, pek beğendiği Turgut Özatay'a bir teşekkür mektubu yazdı. Turgut bu mektubu arkadaşı Vladimir Krasovsky'ye tercüme ettirdi. Mektuplaşma aylarca, hatta yıllarca devam etti. 1965 geçmi...

Hülya Avşar Dostluğu Anlattı

Nükhet kalabalık sinema salonundan çıkarken iki saattir kapalı bir yerde kalmanın sıkıntısını hissetti içinde. Ama sonra güzel bir film seyretmenin mutluluğu her şeyi aldı götürdü. Dışarıda hafiften yağmur yağıyordu. Kıştan kalan bir gün bu bahar havasını alıp götürmüş, yerini serin, yağmurlu, kapalı bir güne bırakmıştı. Caddenin kalabalığına, otomobillerin oradan oraya koşuşturmalarına baktı. İçinde milyonlarca insanı barındıran bir şehirde yaşamdan bir kesit diye düşündü. Sonra düşünceleri o insanların üzerinde yoğunlaştı... Sevgiyle baktı herbirinin yüzüne ayrı ayrı. Yaşam, insanlar, içinde bulunduğu ortam, her şey güzeldi aslında. Ama bu bir bakış açısı değil miydi? İnsan nasıl bakarsa öyle görmez miydi çevresini, öyle algılamaz mıydı çevresindeki olayları? Başını kaydırdı, gökyüzüne baktı. Serin yağmur damlaları yüzüne damladı, üşüdü, başını eğdi. Sonra bu hareketi caddenin tam ortasında yaptığını farketti. Kendi kendine güldü. Önündeki yol uzundu. Hızlanan yağmurla bi...

Orhan Gencebay'ın Spor Tutkusu

Spor adaleyi güçlendirmekle kalmaz, aynı zamanda beynin bütün fonksiyonlarını da güçlendirir, dolayısı ile iradeyi ve mantığı sağlamlaştırır.» Orhan Gencebay birbirinden ağır halterleri kaldırır, bisiklette pedal çevirip ter atarken, bir yandan da bunları söylüyordu. Sanatçının periyodik spor çalışmasını yaptığı aletli jimnastik salonunda bir yandan resim çekiyor, bir yandan da spor üzerine söyleşiyorduk. Orhan Gencebay, pek çok sinema sanatçısında bile olmayan atletik bir yapıya ve fiziğe sahipti ve bunu sürekli spor yapmaya borçlu olduğunu söylüyordu. Sanatçı sporla çocukluk yıllarından bu yana devam edegelen ilişkisini şöyle anlattı: «Samsun'da ortaokul ve lise sıralarında 5-6 yıl aralıksız vücut estetiği ve güreş çalıştım. Kondisyonum çok iyiydi. O yıllarda biraz da Jiu-Jitsu çalıştım ama, o zamanlar Uzakdoğu sporları ülkemizde henüz çok yeni idi. Bu yüzden o yönde pek fazla gelişemedim. Her zaman çok yürür ve çok koşardım. Bu, sadece bana özge bir davranış değildi....