Ana içeriğe atla

Sean Connery Şimdi de Soyguncu

Eskiler boşuna «İnsan ne oldum dememeli, ne olacağım demeli!» sözünü her fırsatta tekrarlamayı adet edinmemişler. Gerçekten de insan meslek hayatında olsun, özel hayatında olsun beklenmedik olaylarla karşılaşıyor ve başına da öyle işler geliyor ki, düşünceleri allak bullak oluveriyor, işte Sean Connery de bugünlerde elini şakağına dayamış, neydim ne oldum diye kara kara düşünüyor. James Bond filimlerinin başarılı aktörü, uzun yıllar gizli ajan hüviyetini başarıyle devam ettirdikten sonra şimdi de bir soyguncuyu beyazperdede canlandırmaya hazırlanıyor. Aslında aktör, James Bond hüviyetinden sıyrıldığına hiç pişman değil, hatta buna seviniyor bile. Fakat milyonlarca sinema seyircisinin hayalinde James Bond olarak yaşayan bir kimsenin birdenbire soyguncu durumuna düşmesi de tabii hoşa gitmiyor.
Sean Connery, Bond fiiimlerinde oynamaktan resmen vaz geçtikten sonra Brigitte Bardot ile «Shalako» yu çevirmişti. Fakat gerek Sean Connery'nin ve gerek Brigitte’nin bütün gayretlerine rağmen bu filim pek tutunmadı. İki dev sanatçının ismini taşıdığı halde filim, gişelerde pek hasılat yapamadı. Sean Connery'nin daha sonra Richard Harris ile çevirdiği ve konusu İrlanda'da kömür madenlerinde geçen filim de maalesef umulanı vermedi.
Zincirleme gelen bu başarısızlıklar, Sean Connery'nin yerinde olan başka herhangi bir aktörü kim bilir ne kadar üzerdi. Ama sabık James Bond, bu işe hiç üzülmedi. Bir süre filim çevirmeyip karısı ve çocuklarıyle uzun bir tatil devresi geçirdi. Dur durak bilmeden senaryo (bak: Haftanın Ansiklopedisi) okudu. Filimcilerin tekliflerini cevapsız bıraktı. Sinema dünyasıyle ilgisini kesip, biraz da kendi hayatını yaşadı.
Fakat genç yaşta emekli aktör durumuna düşmeye de gönlü bir türlü razı gelmiyordu. Kendini yeterince dinlenmiş hissedince de tekrar filim tekliflerini gözden geçirmeye başladı. Artık sinemaya dönmenin zamanı gelmişti. Seyircinin karşısına çok değişik bir hüviyetle çıkmak istiyordu. Sidney Lumet, «Anderson Teypleri» isimli filminde Jean Connery’yl başrolde oynatmak isteyince aktör, bu filmin kendisi için yeni bir dönüm noktası olabileceğini düşündü.

Sean Connery, bu filimde New York’taki bir lüks apartmandan bir milyon dolarlık soygun yapan ünlü bir soyguncuyu canlandıracak. Sean Connery için kamera karşısında soyguncu rolü yapmak gerçekten güç bir iş. Ünlü aktör, meslek hayatının büyük bir kısmını suçluları yakalayan kahraman bir gizli ajan olarak geçirdikten sonra kanundan kaçan soyguncu hüviyetine bürünmekte zorluk çekecek. Fakat başarılı bir sanatçının bu zor işin üstesinden çok kolay geleceğine inanıyor. Filim çalışmaları başladıktan sonra Sean Connery'nin gerçekten iyi bir soyguncu olacağına inananlar da hayli çoğaldı. Bu filimde aktörün rol arkadaşlığını yapan sabık Bayan Cary Grant ise, Sean Connery'nin oyununa hayran...(diğer haberler için aşağıdaki linke tıklayın)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Fatma Girik'in Çıplaklıktaki Cömertliği

Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi sinemaya da muhtelif yollardan gelinir; gelenlerin çoğu şöhret olup bol paraya kavuşma hayalini içlerinde bir virüs olarak taşıyarak silinip kaybolurlar, bir kısmı daha ilk edimini attığında önündeki bütün kapıları ardına kadar açık bulup zahmetsizce merdivenleri tırmanır; kimi dert çeker, çile çeker ama, direnir, şansını bekar. Şans günün birinde ona gülünce her şey birden ışıldar, şan, şöhret, para, hayranlar onun olur... Fatma Girik’i hangi sınıfa sokabilirsiniz. Bize kalırsa bu klasik sınıflamanın dışındadır Yeşilçam’ın mavi gözlü, açık sözlü Fato’su... Dışındadır, çünkü o şöhret olmak için çile çekmemiştir. Evet, sinemaya figüranlıkla başlamış, «Günahkar Baba» da, «Beş Hasta Var» da figüranlık yapmıştır, ama birden başrole fırlamış ve bir daha oradan aşağıya inmemiştir. Ama ne var, biliyor musunuz? Fatma Girik 'in asıl çilesi o zaman başlamıştır. Yeşilçam'da kadın yıldız öpüşmez, soyunmaz, makyajsız kamera karşısına geçmez, İstanb...

Kartal Tibet'le Bıyık Üzerine

Bıyık deyip geçmeyin hemen... Burnun hemen dibinde başlayıp üst dudağa paralel siyah bir çizgi çizen «bıyık» dediğimiz nesne cins cinstir, çeşit çeşittir. Kaytan bıyık vardır, pala bıyık vardır, badem bıyık vardır, pos bıyık vardır, douglas bıyık vardır, hatta pis bıyık bile vardır. Anlayacağınız hanımların biçim biçim, renk renk, çeşit çeşit saçları ve dahi saç modelleri varsa, biz erkeklerin de «bıyık» avantajı var. Üstelik bizimki öyle berberdi, kuafördü gibi beklemeli, masraflı değil. Bir makas, küçük bir ayna bıyığınıza istediğiniz biçimi vermek için yeter de artar bile! Şimdi, durup dururken bu bıyık meselesinden söz açışımız elbette sebepsiz değil. Biraz ilerimizde filim çevriliyor. O sahnenin çekimi biter bitmez Kartal Tibet yanımıza gelecek ve onunla «bıyıktan» bahsetmeye başlayacağız. Zihni temrin bizimkisi yani... Evet, sahne bitiyor, Kartal Tibet rejisörden izin alıp yanımıza doğru yürümeye başlıyor. Geldi... oturuyor... KARTAL TİBET VE BIYIK Kartal Tibet’te «bıy...

Turgut Özatay Evlendi

1964 yılını 1965'e bağlayan günlerdeyiz... İstanbul rıhtımına güzel bir Italyan gemisi yanaştı: «San Marco»... Gemiden çıkan turistler Istanbul'ın tarihi anıtlarını, tabiat güzellikleri görmek istiyorlar. Geminin merdivenlerinden iki İtalyan kızı iniyor. Tam o sırada Türk sinema dünyasının ünlü karakter oyuncusu Turgut Özatay da orada bir arkadaşını ziyarete gelmiş. Kızlardan İngilizce bileni Turgut'a, «Ayasofya'ya ne taraftan gidebiliriz?» dîye sordu. Turgut da bu iki turist kıza, «İsterseniz otomobilimle sizi oraya götürebilirim,» cevabını verdi. Biraz sonra üç kişi Ayasofya'nın 1500 yıllık kubbesi altında geziyordu. Genç kızlardan Cinzia Morigi adında olanı Fransızca biliyordu ve Urbino üniversitesinde felsefe doktorası yapıyordu. Cinzia, İtalya'ya gittikten sonra, pek beğendiği Turgut Özatay'a bir teşekkür mektubu yazdı. Turgut bu mektubu arkadaşı Vladimir Krasovsky'ye tercüme ettirdi. Mektuplaşma aylarca, hatta yıllarca devam etti. 1965 geçmi...

Hülya Avşar Dostluğu Anlattı

Nükhet kalabalık sinema salonundan çıkarken iki saattir kapalı bir yerde kalmanın sıkıntısını hissetti içinde. Ama sonra güzel bir film seyretmenin mutluluğu her şeyi aldı götürdü. Dışarıda hafiften yağmur yağıyordu. Kıştan kalan bir gün bu bahar havasını alıp götürmüş, yerini serin, yağmurlu, kapalı bir güne bırakmıştı. Caddenin kalabalığına, otomobillerin oradan oraya koşuşturmalarına baktı. İçinde milyonlarca insanı barındıran bir şehirde yaşamdan bir kesit diye düşündü. Sonra düşünceleri o insanların üzerinde yoğunlaştı... Sevgiyle baktı herbirinin yüzüne ayrı ayrı. Yaşam, insanlar, içinde bulunduğu ortam, her şey güzeldi aslında. Ama bu bir bakış açısı değil miydi? İnsan nasıl bakarsa öyle görmez miydi çevresini, öyle algılamaz mıydı çevresindeki olayları? Başını kaydırdı, gökyüzüne baktı. Serin yağmur damlaları yüzüne damladı, üşüdü, başını eğdi. Sonra bu hareketi caddenin tam ortasında yaptığını farketti. Kendi kendine güldü. Önündeki yol uzundu. Hızlanan yağmurla bi...

Orhan Gencebay'ın Spor Tutkusu

Spor adaleyi güçlendirmekle kalmaz, aynı zamanda beynin bütün fonksiyonlarını da güçlendirir, dolayısı ile iradeyi ve mantığı sağlamlaştırır.» Orhan Gencebay birbirinden ağır halterleri kaldırır, bisiklette pedal çevirip ter atarken, bir yandan da bunları söylüyordu. Sanatçının periyodik spor çalışmasını yaptığı aletli jimnastik salonunda bir yandan resim çekiyor, bir yandan da spor üzerine söyleşiyorduk. Orhan Gencebay, pek çok sinema sanatçısında bile olmayan atletik bir yapıya ve fiziğe sahipti ve bunu sürekli spor yapmaya borçlu olduğunu söylüyordu. Sanatçı sporla çocukluk yıllarından bu yana devam edegelen ilişkisini şöyle anlattı: «Samsun'da ortaokul ve lise sıralarında 5-6 yıl aralıksız vücut estetiği ve güreş çalıştım. Kondisyonum çok iyiydi. O yıllarda biraz da Jiu-Jitsu çalıştım ama, o zamanlar Uzakdoğu sporları ülkemizde henüz çok yeni idi. Bu yüzden o yönde pek fazla gelişemedim. Her zaman çok yürür ve çok koşardım. Bu, sadece bana özge bir davranış değildi....