Ana içeriğe atla

Frank Sinatra Emekli Oldu

- «Sevgili konuklar, bu gece beni son defa dinlediniz. Otuz yıllık meslek hayatıma burada huzurunuzda son veriyorum. Bir daha konser vermeyeceğim, sahneye çıkmayacağım, plak doldurmayacağım ve filim de çevirmeyeceğim. Hayatımın geri kalan yıllarını daha başka işler yaparak geçirmek niyetindeyim. Meseli yazı yazacağım, ailemle daha fazla meşgul olacağım. Sizlerden ayrılmak bana güç geliyor ama, bu ayrılık er geç olacağına güre, bu işi bir an önce bitirmek istedim.»
Palm Springs'teki koca konser salonunda çıt çıkmıyordu. Herkes taşlaşmıştı. Sabit nazarlarla bir tek noktaya, sahnedeki adama. Frank Sinatra'ya, koca Frankie'ye, altın sesli, kadife sesli Frankie’ye bakıyorlardı.
Üzgündü Frankie, durgundu, gözleri dolu doluydu. Kısık ve boğuk bir sesle «Allahaısmarladık,» dedi ve sahneden çekildi.
Birkaç dakika sonra teleksler çalışacak, 56 yaşındaki şöhretli şarkıcının sanat dünyasından çekildiği, kendini emekliye ayırdığı haberi, dünyanın dört köşesine yayılacak, bu haber milyonlarca Frank Sinatra hayranı üzerinde soğuk duş tesiri yaratacaktı.
Dünya sahnelerinin ve beyazperdenin devi 12.12.1915 yılında, Amerika'nın New Jersey eyaletinin Hoboken kasabasında dünyaya gelmişti. Asıl adı Francis Albert'ti. Çalışma hayatına spor yazarlığı ile başlamış, sonra caz şarkıcısı olmuştu. 1939 - 42 dönemi şöhret basamaklarını tırmandığı devirdir. 1943 ise yıldız olduğu yıl. Herry James, Tommy Dorsey gibi ünlü caz toplulukları ile çalışan Frankie, 1943'te kendi adına bir topluluk kurmuş, önce Amerika, sonra da dünya gençliğinin kalbini fethetmişti. Sinemaya da bu tarihlerde başlamış, üstün oyun gücü sayesinde önceleri müzikal filimlerin, sonraları da dramatik filimlerin aranılan oyuncusu olmuştu.
Müzik ve sinema dünyasında ölümsüz birçok esere imzasını atan, 1945'te Akademi Özel Armağanı’nı, 1953'te kendisine ikinci çıkışını sağlayan «insanlar Yaşadıkça» filmiyle En İyi Yardımcı Erkek Oscar'ını alan, önümüzdeki günlerde de «İnsancıl çalışmalarından ötürü» bir Oscar heykelciği ile taltif edilecek olan Frank Sinatra'nın sanat dünyasını niçin terk ettiği konusu şu anda onu seven, sevmeyen herkesin zihnini kurcalıyor. Ve ne gariptir, hiç kimse, hatta onu yakından tanıyanlar bile, bu soruya kesin bir cevap bulamıyor. Frankie'yi sevmeyen çok kimse, «Bu, bir oyundur. Koca kürtün kafasında kim bilir ne tilkiler dolaşıyordur?» derlerken, pek çokları da bu karan, «Gayet yerinde,» buluyor. «Frankie her zaman, her fırsatta, zirvedeyken sanat âleminden çekilmek istediğini söylerdi,» diyorlar. «İşte nihayet isteklerini gerçekleştirdi.»

Sebep şu veya bu, ortada bir gerçek vardır. Müzik ve sinema dünyasında altın sesli, kadife sesli «insancıl» Frankie yok artık. Frank Sinatra 56 yaşında kendini emekliye ayırdı, hiç beklenmedik bir zamanda yaşayan bir efsane oldu. Şimdi Miami’dekl dinlenme evinde, emekliliğin tadını çıkarıyor. Bir süre sonra da, muhtemelen nisanın ikinci haftasındaki 1970 Oscar ödüllerinin dağıtımından sonra, aylarca sürecek olan bir dünya seyahatine çıkacak. Avrupa'yı dolaşacak, Asya'yı dolaşacak, Afrika'yı dolaşacak... Sonra sinirleri yatışmış, yılların yorgunluğunu üzerinden atmış olarak Amerika'ya dönecek. Ve hemen çalışmalara başlayacak. Ama bu çalışmalar hiç bir zaman filim senaryoları ile milyonlarca müziksevere tatlı dakikalar yaşatacak olan yeni besteler üzerinde olmayacak. Yılların Franki'si oturacak, o bin bir macera ile dolu renkli hayatını kaleme alacak. Sonra bir vakıf kuracak, müzik dünyasına kabiliyetli gençler kazandırmak için çalışacak, çalışacak... Ta ki, son nefesini verinceye, gözlerini kapayıncaya kadar...(diğer haberler için aşağıdaki linke tıklayın)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kartal Tibet'le Bıyık Üzerine

Bıyık deyip geçmeyin hemen... Burnun hemen dibinde başlayıp üst dudağa paralel siyah bir çizgi çizen «bıyık» dediğimiz nesne cins cinstir, çeşit çeşittir. Kaytan bıyık vardır, pala bıyık vardır, badem bıyık vardır, pos bıyık vardır, douglas bıyık vardır, hatta pis bıyık bile vardır. Anlayacağınız hanımların biçim biçim, renk renk, çeşit çeşit saçları ve dahi saç modelleri varsa, biz erkeklerin de «bıyık» avantajı var. Üstelik bizimki öyle berberdi, kuafördü gibi beklemeli, masraflı değil. Bir makas, küçük bir ayna bıyığınıza istediğiniz biçimi vermek için yeter de artar bile! Şimdi, durup dururken bu bıyık meselesinden söz açışımız elbette sebepsiz değil. Biraz ilerimizde filim çevriliyor. O sahnenin çekimi biter bitmez Kartal Tibet yanımıza gelecek ve onunla «bıyıktan» bahsetmeye başlayacağız. Zihni temrin bizimkisi yani... Evet, sahne bitiyor, Kartal Tibet rejisörden izin alıp yanımıza doğru yürümeye başlıyor. Geldi... oturuyor... KARTAL TİBET VE BIYIK Kartal Tibet’te «bıy...

Fatma Girik'in Çıplaklıktaki Cömertliği

Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi sinemaya da muhtelif yollardan gelinir; gelenlerin çoğu şöhret olup bol paraya kavuşma hayalini içlerinde bir virüs olarak taşıyarak silinip kaybolurlar, bir kısmı daha ilk edimini attığında önündeki bütün kapıları ardına kadar açık bulup zahmetsizce merdivenleri tırmanır; kimi dert çeker, çile çeker ama, direnir, şansını bekar. Şans günün birinde ona gülünce her şey birden ışıldar, şan, şöhret, para, hayranlar onun olur... Fatma Girik’i hangi sınıfa sokabilirsiniz. Bize kalırsa bu klasik sınıflamanın dışındadır Yeşilçam’ın mavi gözlü, açık sözlü Fato’su... Dışındadır, çünkü o şöhret olmak için çile çekmemiştir. Evet, sinemaya figüranlıkla başlamış, «Günahkar Baba» da, «Beş Hasta Var» da figüranlık yapmıştır, ama birden başrole fırlamış ve bir daha oradan aşağıya inmemiştir. Ama ne var, biliyor musunuz? Fatma Girik 'in asıl çilesi o zaman başlamıştır. Yeşilçam'da kadın yıldız öpüşmez, soyunmaz, makyajsız kamera karşısına geçmez, İstanb...

Turgut Özatay Evlendi

1964 yılını 1965'e bağlayan günlerdeyiz... İstanbul rıhtımına güzel bir Italyan gemisi yanaştı: «San Marco»... Gemiden çıkan turistler Istanbul'ın tarihi anıtlarını, tabiat güzellikleri görmek istiyorlar. Geminin merdivenlerinden iki İtalyan kızı iniyor. Tam o sırada Türk sinema dünyasının ünlü karakter oyuncusu Turgut Özatay da orada bir arkadaşını ziyarete gelmiş. Kızlardan İngilizce bileni Turgut'a, «Ayasofya'ya ne taraftan gidebiliriz?» dîye sordu. Turgut da bu iki turist kıza, «İsterseniz otomobilimle sizi oraya götürebilirim,» cevabını verdi. Biraz sonra üç kişi Ayasofya'nın 1500 yıllık kubbesi altında geziyordu. Genç kızlardan Cinzia Morigi adında olanı Fransızca biliyordu ve Urbino üniversitesinde felsefe doktorası yapıyordu. Cinzia, İtalya'ya gittikten sonra, pek beğendiği Turgut Özatay'a bir teşekkür mektubu yazdı. Turgut bu mektubu arkadaşı Vladimir Krasovsky'ye tercüme ettirdi. Mektuplaşma aylarca, hatta yıllarca devam etti. 1965 geçmi...

Orhan Gencebay'ın Spor Tutkusu

Spor adaleyi güçlendirmekle kalmaz, aynı zamanda beynin bütün fonksiyonlarını da güçlendirir, dolayısı ile iradeyi ve mantığı sağlamlaştırır.» Orhan Gencebay birbirinden ağır halterleri kaldırır, bisiklette pedal çevirip ter atarken, bir yandan da bunları söylüyordu. Sanatçının periyodik spor çalışmasını yaptığı aletli jimnastik salonunda bir yandan resim çekiyor, bir yandan da spor üzerine söyleşiyorduk. Orhan Gencebay, pek çok sinema sanatçısında bile olmayan atletik bir yapıya ve fiziğe sahipti ve bunu sürekli spor yapmaya borçlu olduğunu söylüyordu. Sanatçı sporla çocukluk yıllarından bu yana devam edegelen ilişkisini şöyle anlattı: «Samsun'da ortaokul ve lise sıralarında 5-6 yıl aralıksız vücut estetiği ve güreş çalıştım. Kondisyonum çok iyiydi. O yıllarda biraz da Jiu-Jitsu çalıştım ama, o zamanlar Uzakdoğu sporları ülkemizde henüz çok yeni idi. Bu yüzden o yönde pek fazla gelişemedim. Her zaman çok yürür ve çok koşardım. Bu, sadece bana özge bir davranış değildi....

Hülya Avşar Dostluğu Anlattı

Nükhet kalabalık sinema salonundan çıkarken iki saattir kapalı bir yerde kalmanın sıkıntısını hissetti içinde. Ama sonra güzel bir film seyretmenin mutluluğu her şeyi aldı götürdü. Dışarıda hafiften yağmur yağıyordu. Kıştan kalan bir gün bu bahar havasını alıp götürmüş, yerini serin, yağmurlu, kapalı bir güne bırakmıştı. Caddenin kalabalığına, otomobillerin oradan oraya koşuşturmalarına baktı. İçinde milyonlarca insanı barındıran bir şehirde yaşamdan bir kesit diye düşündü. Sonra düşünceleri o insanların üzerinde yoğunlaştı... Sevgiyle baktı herbirinin yüzüne ayrı ayrı. Yaşam, insanlar, içinde bulunduğu ortam, her şey güzeldi aslında. Ama bu bir bakış açısı değil miydi? İnsan nasıl bakarsa öyle görmez miydi çevresini, öyle algılamaz mıydı çevresindeki olayları? Başını kaydırdı, gökyüzüne baktı. Serin yağmur damlaları yüzüne damladı, üşüdü, başını eğdi. Sonra bu hareketi caddenin tam ortasında yaptığını farketti. Kendi kendine güldü. Önündeki yol uzundu. Hızlanan yağmurla bi...