Ana içeriğe atla

Ediz Hun Nasıl Yıldız Oldu?

Ediz Hun 1963 yılının yaz aylarında, heyecanların en büyüğünü vefalı bir dost gibi içinde taşıyıp ürkek adımlarla çıktığı merdivenlere, şimdi ayaklarını sağlam sağlam basıyor. Her katta anıları var, her katta 'heyecanı' geçmiş bir sevginin tatlı özlemleri var..
Biraz sonra SES idarehanesine gireceğiz. Ve Türk sinemasının bir numaralı romantik jönü buradan başlayarak bize «yıldız oluşunun» hikayesini anlatacak... «Sinema artisti» olma fikri nasıl şekillendi, yarışmaya nasıl katıldı, seçildiği zaman neler hissetti, ilk filmine başladığı gün ne oldu, ne bitti... Önümüzde epey vakit, dağarcığımızda epey soru, Ediz'de epey materyal var. Merdivenleri geride bırakıp idarehanede koltuklara serildiğimiz zaman Ediz gözleriyle geniş salonu şöyle bir tarıyor ve köpüklü kahveden bir yudum alır almaz...
FİKİR!
Neşvet hanımla Adnan beyin oğlu Ediz Almanya'dan Türkiye'ye dönerken çeşitli hislerin etkisi altındadır. Askere gidecektir. İçinden, «Askerliğimi bitirir bitirmez yine Almanya'ya dönüp tahsilimi tamamlayacağım,» diye düşünür. Aynı konu Büyükada’daki «aile toplantısında» da tartışılır ve ittifakla karara bağlanır.
Heyecanlı günlerdir onlar... Ediz bir taraftan askere gitme hazırlığı yapar, bir taraftan yıllardır hasret kaldığı İstanbul'da «hasret giderir» bir taraftan gelişini duyup ziyaretine gelen aile dostlarıyla görüşür. Bu dostlardan biri boylu poslu, yakışıklı delikanlıyı görünce SES mecmuasından ve SES'in düzenlediği «Sinema Artisti Yarışması»ndan söz açar: «Ediz bey, ben sizin yerinizde olsam bu yarışmaya girerim, isterseniz bir düşünün,» der.
Ediz bu sözün önce pek üstünde durmaz, nezaketle, «Tabii, düşünülebilir,» falan diyerek işi geçiştirir. Takvimlerde 1961 yazmaktadır o günlerde...
Aradan günler geçer.. Geçen günler hafta olup, dördü bir araya gelir «ay» olurlar. Geçen bu süre içinde Büyükada'lı Ediz'in beyninde de sinema yıldızlığı bit meslek olarak şekillenmekte, içinde isimlendiremediği bir his ona sinemaya girmesini öğütlemektedir. Ediz vatani görevini yapmaktadır. Eve izinli geldiği bir gün annesiyle babasına meseleyi açar, «Ne dersiniz? der. Baba yüksek mühendis, anne felsefe hocasıdır. Yani ikisi de neyin ne olduğunu bilen insanlardır. Üstelik kararlarında evlâtlarından emin olmanın rahatlığı da vardır. Ediz'in sinemaya girme fikrinin engelleyicisi değil, tam tersine teşvikçisi olurlar.
YARIŞMA BAŞLIYOR...
Bir önceki yıl Türk sinemasına başta TAMER YİĞİT olmak üzere bir çok şöhreti hediye eden SES mecmuası yeni bir yarışma yapacağını ilan etmiştir. Ediz anılarının burasına bir parantez açar:
- «Garip değil mi,» der. «Sanki içime doğmuştu. Sinemayla SES'i hep bir arada düşünüyordum. Daha doğrusu sinemaya girersem SES vasıtasıyle girecektim, bu olmazsa sinema bende gerçekleşmemiş bir heves olarak kalacak, bu kapıyı şartlar ne olursa olsun asla zorlamayacaktım.»
Ve parantezi kapar, zamanın akışı içinde olayları kronolojik bir sırayla anlatmaya devam eder:
- «Sivas'taydım. Yedek öğretmenlik bitmişti, eğitim yapıyorduk... Her cumartesi SES mecmuasını heyecanla alıyor, yarışmayla ilgili haberleri bir nefeste okuyordum. Bir cumartesi günü mecmua ve mektup aynı anda elime geçti. Finale kalmıştım, beni İstanbul'a, «canlı elemeye» çağırıyorlardı.»
Finale 35 erkek, 28 kız kalmıştır. Beşbin kişinin katıldığı bir yarışmada finale kalmak bile başlıbaşına bir başarıdır. Ediz bu başarının sevinci ve bir bakıma asıl şimdi başlıyacak yarışmanın heyecanı içinde izin alıp İstanbul'a gelir ve bir sabah Büyükada Maden mevkiinde traşını olup ilk vapurla Köprüye gelir. Bir taksi... On dakika sonra Cağaloğlu'nda, SES mecmuasının önündedir.
Anıların burasında Ediz Hun dinlenmek için biraz durur. O sırada SES’in emektar müracaat memuru Muharrem Karakaya söze başlar:
- «Ediz beye ilk notu ben verdim. Görür görmez, içimden, 'Tamam bu,' dedim... Hatta kendisine de söyledim. Bir ara çorap değiştirecekti. 'Burada değiştir oğlum,' dedim. 'Kızlar var, ayıp olur amca,' deyince onu bu bankın arkasına aldım. Ediz çorabını değiştirirken baktım ki çok heyecanlı. 'Hiç heyecanlanma... Bana göre birinci şensin' dedim,» der, sonra Ediz Hun'a, «Böyle demedim mi?» diye sorar.
Ediz onu tasdik eder, sonra gözlerini SES idarehanesinde dolaştırır. «Nerede kalmıştık?» diye devam eder.
- «Düşünün... 22 yaşındayım. İlk defa bir yarışmaya giriyorum. Heyecanlı olmaz mı insan... Üstelik karşınızda her hareketindi ölçen, tartan bir de jüri var. Gariptir, burada pek heyecanlanmadım. Buna mukabil tecrübe filimlerinin çekildiği Bayramoğlu’nda duyduğum heyecanı bir ben. bir de Allah bilir.»
TECRÜBE FİLMİ ÇEKİLİYOR
Kum terazisini geriye çevirir, ya da saati geri alır gibi 1963 yılı temmuz ayına geliyoruz. Bayramoğlu'ndayız şimdi. İçlerinde Türk sinemasının şöhretli rejisörleri, prodüktörleri ve SES mecmuasından Çetin Emeç, Sezai Sol- elli ve Renda Poğda'nın bulunduğu «büyük jüri» 9 erkek, 8 kızın filimlerini çekiyor, onlara sorular sorup not alıyorlar. Birazdan sonuçlar belli olacak, birinciler ilan edilecektir.
- «Kimseyi tanımıyordum,» diyor Ediz Hun. «Hepimiz soyunup da ortaya geldiğimizde içimde birden bir eziklik duydum. «Erkek finalistlerin içinde halter şampiyonları vardı, hepsi en azından 20-30 defa denize girip yanmışlardı... Yanmak ne kelime kömürleşmişlerdi. Ben Sivas'tan gelmiştim, kararmış tenlerin içinde 'Ankara mektubu' gibi duruyordum! Bu yüzden finalistler bir ara voleybol oynarken onlara katılamadım. Bu arada Süleyman Turanla ahbap olduk... Bana çok yakınlık gösterdi. Tecrübe filimleri çekilmeden önce jüri karşısına geçip konuşmaya başladık. Bir ara Baha Gelenbevi bana, 'Konuşurken niçin başınızı sallıyorsunuz?’ diye sordu. Önce şaşırdım sonra, 'Beyefendi,' dedim. 'Bir yarışmaya girdim. Gencim ve heyecanlıyım. Şu anda jüri karşısındayım, sorularınızı cevaplandırmaya çalışıyorum. Benim yerimde olsanız herhalde siz de bazı tikler edinirsiniz.' Biraz sonra biri yanıma geldi. 'Sizin üstünüzde duruyorlar.' dedi. Biraz sonra da sonuçlar açıklandı. İçimi birden büyük bir sevinç kapladı. Birinci olmuş, SES'in 1963 'Kapak Yıldızı' seçilmiştim. Birden Süleyman'ın koşup heyecanla beni tebrik ettiğini gördüm. Peşinden Faruk Kent de geldi. Bu yüzden Süleyman'ı o günden beri çok severim.»
Ediz «SES 1963 Sinema Artisti Yarışmasında birinci seçildikten sonra eğitimini tamamlamak üzere Sivas'a dönüyor. Yedek öğretmenliği biter bitmez İstanbul'a gelip Cihangir'de bir apartman katı tutuyor. 600 liraya tutup eşyalarını yerleştirdiği bu evdeyken ilk iki filmini «Genç Kızlar»la «Mualla»yı bitiriyor, sonra Birlik Apartmanına taşınıyor. 1100 liraya tuttuğu katta epey oturduktan sonra kendi malı olan «Olkıvanç Saray» daki evine taşınıyor.
Ediz'e gelen ilk «hayran mektubunun» hikayesi de çok enteresandır. Mektup Zonguldak'tan, Tüge Göngül adlı bir kızdan gelmiş. Ediz oturup hemen ona bir cevap yazıyor: «Bana ilk mektubu siz yolladınız. Sizi İstanbul'a davet ediyorum. Ailenizle buyurun,» diyor. Tüge de kalkıp Istanbula' geliyor, birkaç kişiyle bir gün Ediz'i ziyaret ediyor.
Sonra Ediz Hun ismi bilindikçe biliniyor. Şanın, şöhretin, paranın cömert olmayan kapıları Ediz'in önünde huy değiştirip ardına kadar açılıyor.
Size bu yazıda hep 1963 yılının Ediz'ini anlattık. Bugünün Ediz’ini anlatmanınsa hiç gereği yok. O, kimdir biliyorsunuz artık..

O, ünlü sinema yıldızı Ediz Hun dur...(diğer haberler için aşağıdaki linke tıklayın)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kartal Tibet'le Bıyık Üzerine

Bıyık deyip geçmeyin hemen... Burnun hemen dibinde başlayıp üst dudağa paralel siyah bir çizgi çizen «bıyık» dediğimiz nesne cins cinstir, çeşit çeşittir. Kaytan bıyık vardır, pala bıyık vardır, badem bıyık vardır, pos bıyık vardır, douglas bıyık vardır, hatta pis bıyık bile vardır. Anlayacağınız hanımların biçim biçim, renk renk, çeşit çeşit saçları ve dahi saç modelleri varsa, biz erkeklerin de «bıyık» avantajı var. Üstelik bizimki öyle berberdi, kuafördü gibi beklemeli, masraflı değil. Bir makas, küçük bir ayna bıyığınıza istediğiniz biçimi vermek için yeter de artar bile! Şimdi, durup dururken bu bıyık meselesinden söz açışımız elbette sebepsiz değil. Biraz ilerimizde filim çevriliyor. O sahnenin çekimi biter bitmez Kartal Tibet yanımıza gelecek ve onunla «bıyıktan» bahsetmeye başlayacağız. Zihni temrin bizimkisi yani... Evet, sahne bitiyor, Kartal Tibet rejisörden izin alıp yanımıza doğru yürümeye başlıyor. Geldi... oturuyor... KARTAL TİBET VE BIYIK Kartal Tibet’te «bıy...

Fatma Girik'in Çıplaklıktaki Cömertliği

Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi sinemaya da muhtelif yollardan gelinir; gelenlerin çoğu şöhret olup bol paraya kavuşma hayalini içlerinde bir virüs olarak taşıyarak silinip kaybolurlar, bir kısmı daha ilk edimini attığında önündeki bütün kapıları ardına kadar açık bulup zahmetsizce merdivenleri tırmanır; kimi dert çeker, çile çeker ama, direnir, şansını bekar. Şans günün birinde ona gülünce her şey birden ışıldar, şan, şöhret, para, hayranlar onun olur... Fatma Girik’i hangi sınıfa sokabilirsiniz. Bize kalırsa bu klasik sınıflamanın dışındadır Yeşilçam’ın mavi gözlü, açık sözlü Fato’su... Dışındadır, çünkü o şöhret olmak için çile çekmemiştir. Evet, sinemaya figüranlıkla başlamış, «Günahkar Baba» da, «Beş Hasta Var» da figüranlık yapmıştır, ama birden başrole fırlamış ve bir daha oradan aşağıya inmemiştir. Ama ne var, biliyor musunuz? Fatma Girik 'in asıl çilesi o zaman başlamıştır. Yeşilçam'da kadın yıldız öpüşmez, soyunmaz, makyajsız kamera karşısına geçmez, İstanb...

Turgut Özatay Evlendi

1964 yılını 1965'e bağlayan günlerdeyiz... İstanbul rıhtımına güzel bir Italyan gemisi yanaştı: «San Marco»... Gemiden çıkan turistler Istanbul'ın tarihi anıtlarını, tabiat güzellikleri görmek istiyorlar. Geminin merdivenlerinden iki İtalyan kızı iniyor. Tam o sırada Türk sinema dünyasının ünlü karakter oyuncusu Turgut Özatay da orada bir arkadaşını ziyarete gelmiş. Kızlardan İngilizce bileni Turgut'a, «Ayasofya'ya ne taraftan gidebiliriz?» dîye sordu. Turgut da bu iki turist kıza, «İsterseniz otomobilimle sizi oraya götürebilirim,» cevabını verdi. Biraz sonra üç kişi Ayasofya'nın 1500 yıllık kubbesi altında geziyordu. Genç kızlardan Cinzia Morigi adında olanı Fransızca biliyordu ve Urbino üniversitesinde felsefe doktorası yapıyordu. Cinzia, İtalya'ya gittikten sonra, pek beğendiği Turgut Özatay'a bir teşekkür mektubu yazdı. Turgut bu mektubu arkadaşı Vladimir Krasovsky'ye tercüme ettirdi. Mektuplaşma aylarca, hatta yıllarca devam etti. 1965 geçmi...

Orhan Gencebay'ın Spor Tutkusu

Spor adaleyi güçlendirmekle kalmaz, aynı zamanda beynin bütün fonksiyonlarını da güçlendirir, dolayısı ile iradeyi ve mantığı sağlamlaştırır.» Orhan Gencebay birbirinden ağır halterleri kaldırır, bisiklette pedal çevirip ter atarken, bir yandan da bunları söylüyordu. Sanatçının periyodik spor çalışmasını yaptığı aletli jimnastik salonunda bir yandan resim çekiyor, bir yandan da spor üzerine söyleşiyorduk. Orhan Gencebay, pek çok sinema sanatçısında bile olmayan atletik bir yapıya ve fiziğe sahipti ve bunu sürekli spor yapmaya borçlu olduğunu söylüyordu. Sanatçı sporla çocukluk yıllarından bu yana devam edegelen ilişkisini şöyle anlattı: «Samsun'da ortaokul ve lise sıralarında 5-6 yıl aralıksız vücut estetiği ve güreş çalıştım. Kondisyonum çok iyiydi. O yıllarda biraz da Jiu-Jitsu çalıştım ama, o zamanlar Uzakdoğu sporları ülkemizde henüz çok yeni idi. Bu yüzden o yönde pek fazla gelişemedim. Her zaman çok yürür ve çok koşardım. Bu, sadece bana özge bir davranış değildi....

Hülya Avşar Dostluğu Anlattı

Nükhet kalabalık sinema salonundan çıkarken iki saattir kapalı bir yerde kalmanın sıkıntısını hissetti içinde. Ama sonra güzel bir film seyretmenin mutluluğu her şeyi aldı götürdü. Dışarıda hafiften yağmur yağıyordu. Kıştan kalan bir gün bu bahar havasını alıp götürmüş, yerini serin, yağmurlu, kapalı bir güne bırakmıştı. Caddenin kalabalığına, otomobillerin oradan oraya koşuşturmalarına baktı. İçinde milyonlarca insanı barındıran bir şehirde yaşamdan bir kesit diye düşündü. Sonra düşünceleri o insanların üzerinde yoğunlaştı... Sevgiyle baktı herbirinin yüzüne ayrı ayrı. Yaşam, insanlar, içinde bulunduğu ortam, her şey güzeldi aslında. Ama bu bir bakış açısı değil miydi? İnsan nasıl bakarsa öyle görmez miydi çevresini, öyle algılamaz mıydı çevresindeki olayları? Başını kaydırdı, gökyüzüne baktı. Serin yağmur damlaları yüzüne damladı, üşüdü, başını eğdi. Sonra bu hareketi caddenin tam ortasında yaptığını farketti. Kendi kendine güldü. Önündeki yol uzundu. Hızlanan yağmurla bi...