Ana içeriğe atla

İbrahim Tatlıses Karanlığı Aydınlığa Çevirdi


Ahmet Tatlı hapisten çıkıp çalışmağa başladığında, Tatlı ailesinde gözle görülür bir kıpırdanma, bir canlanma göze çarpar... Urfa'nın en işlek caddesine kurduğu tezgahta ciğer kebabı satan Baba Tatlı, evin en azından temel gereksinimlerini karşılamağa başlar... Ama, her türlü güçlüğe, her türlü yoksulluğa karşın Ahmet Tatlı hayatından hiç de şikayetçi değil ve yarınını karanlık görmemektedir... Zaten başta İbrahim Tatlı olmak üzere tüm Tatlı ailesinde bu özellik apaçık ortadadır... Mücadeleci ve ekmeklerini taştan çıkartan bir yapıya sahiptirler...
İbrahim Tatlı anımsayabildiği kadarıyla o yılları bakın nasıl anlatıyor:
«Yaşamın çeşitli zorlukları yalnızca babamın omuzlarına binmişti... Dördü kız, dördü erkek olmak üzere sekiz kardeştik ...Ailede tek çalışan ve rızkımızı temin eden babamdı... Ama yine de halinden yakınmazdı... Tanrı'ya şükreder dar günlerin gelecekte aydınlığa dönüşeceğini ümit edip dururdu... Ancak onun da dertleri yok değildi tabii... Ev olarak bellediğimiz mağaradan adımını attığında yüzüne geniş bir tebessüm yayılırdı... Ama yine de zaman zaman onu arkadaşları arasında gördüğümüzde bizlere karşı görevini tam olarak yerine getirememenin ezikliğini ve üzüntüsünü yüzünden okur gibiydik ...İşte babamın bu tavrı beni kahrederdi.. Hayata ve insanlara küser, yoksulluğumuza çareler arardım kendimce...»
İbrahim Tatlı sekiz kardeşin en büyüğü idi... Ve dolayısıyla hayata atılan sekiz kardeşten ilki de o oldu... Altı yaşlarında ya vardı ya yoktu... Kendisini çalışmok zorunda hissediyordu... Maalesef bu, olgu kırsal kesimde yaşayan binlerce çocuğun yazgısıydı... Ve ibo da sadece bunlardan bir tanesiydi...
Urfa'nın Atlas Sineması'nda bardağı beş kuruştan su satmağa başladı... Bir gün bu su satma işi İbo'ya bir tokada mal oldu... Testisin, de bir bardaklık kadar su kalmıştı... Onu da satayım da sonra eve gideyim diye düşündü... Ve bir yandan film oynarken «Haydi su, ağabeyler, su...» diye sesini yükselttiğinde, bir adamın iki elini yakasın, da hissetti.
Olanca gücüyle «Osmanlı tokadı» dedikleri cinsten öyle bir tokat attı ki İbo'ya, testi bir yana gitti bardak bir yana...
İbrahim Tatlı ağlaya ağlaya sinema salonunu terkederken iri yarı adam hala arkasından söyleniyordu:
«Kardeşim bunları sinemaya sokanda kabahat... Çocukta ne ses var be... Filmde konuşulanları duyamıyoruz... Piç kurusu...»
«Yalnız su satmakla kalmıyordu, yetinmiyordu İbo... Akşam üstleri de Urfa terminaline gidip gecenin geç saatlerine kadar çığırtkanlık yapıyordu... Şehirlerarası otobüslere yolcu çekmek için minicik dudaklarından yükselen çağrılarla, elinde bavul gördüğü her yolcuya seslenip duruyordu... Her iki işten de kazandığı parayı getirip babasına teslim ettiğinde dünyalar sanki onun oluyordu... Büyük sevinç duyuyordu... Keyifleniyordu... Babası parayı almak istemeyip «Olmaz yahu... Sen kendine git bu parayla şeker al» dediğinde yüzünü buruş, turup, «Neden benim kazandığım parayı istemiyorsun baba... Bu paralar benim değil senin» diyerek, avucunun içinde tuttuğu bozuklukları babasına veriyordu...
Takvim yaprakları birer birer yırtılıp atılıyor, mevsimler geçiyor ve ibo her geçen gün biraz daha boylanıp, serpiliyordu. Sekiz yaşlarındaydı... Bir gün ninesi torununu karşısına alıp şu öğütte bulundu...
«Artık bir meslek sahibi olmalısın... Böyle su satmakla, onun bunun ardından gidip, bağırıp çağırmakla adam olmazsın. İnşaatlarda git çalış... Hiç olmazsa günün birinde kalfa olup doğru dürüst bir meslek edinirsin kendine...»
«Olur» deyip başını salladı İbo... İçinde büyük bir okul özlemi olma, sına karşın eğitimden yoksundu... Geceleri yatağına yattığında siyah önlük, beyaz yakalı öğrenciler görürdü düşünde... Bazı günler komşu çocukların önlüklerini giyer, beyaz yakalarını takıp eline de çanta alıp sokakta bir oraya bir buraya gidip gelirdi... Kısa süreli bu öğrencilik hayalleri gerçeğe döndüğünde İbo'nun yüreğinde onulmaz yaralar açardı... Hele bayram günlerinde bu özlem ona dayanılmaz anlar yaşatırdı... Caddelerden geçen yaşıtlarına gıpta ile ve imrenerek bakardı... Trampet çalan çocukların arkasına takılıp o da sokaktan bulduğu bir tenekeyi boynuna asarak bir çubukla vurup dururdu... Arkadaşları okula giderken, teneffüslerde top oynarken o elinde kerpeten, çekiç, çivi tutarak yaşam kavgası verirdi... Hele yaz ayların, da inşaatlarda çalışmak çok yoruyordu İbo'yu... Bazen öylesine yoruluyordu ki, alnından damlayan terler gözyaşlarıyla birlikte bir sel oluşturup yanağında kıvrımlar meydana getiriyordu...
«İnşaatlara soğuk demirci ustası olmak amacıyla girmiştim... Ama önceleri gel git işlerine kullandılar. Usta başlarım ayak işlerine koşturdular... Mesleği cok iyi öğrenmem için ilk ustam olan Ahmet Usta, beni çok sıkıştırdı. Ondan babamdan korktuğum kadar korkardım... Beni çok döverdi... Ara sıra işten kaçardım... Çocuktum... Sinemaya giderdim, parklarda dolaşırdım. Yoksulluk yalnız maddi olarak insanı sıkıntıya sokmuyor... Bir de içine kapanık yapıyor... Toplumdan, çevresinden soyutluyor... İyi giyimli bir çocuk gördüğümde içgüdüsel bir hareketle saklanacak delik arardım...» diyor İbrahim Tatlı...
Bir ara yine su satmaya başladı. Bu kez gündüzleri inşaatlarda çalışır, geceleri de sinemaya koşardı... Bir sürahi sudan günde 40 kuruş kazanırdı... Yine kendisi gibi Urfalı olan sanatçı Nuri Sesigüzel'in hayranıydı... Onun filmlerini hiç kaçırmaz, bir plakçı dükkanının önünden geçerken Sesigüzel'in türküsünü duysa hemen durup dinlerdi. Türk Halk Müziği'ne büyük düşkünlüğü vardı... Babasından Urfalı halk ozanlarının öyküsünü dinlemeye bayılırdı... «Ayağında Kundura» adlı eserin sahibi olan Mukim Tahirler'in, Kel Hamzalar'ın yaşamlarını ve bestelerini su gibi ezberlemişti adeta... Onların o zamanlar başlarından geçen olayları, türkü derlemelerini, neler yaptıklarım büyüklerinden dinlerken put kesilir, ilahi bir zevk duyardı...
Hayat, yaşından umulmadık bir biçimde olgunlaştırmıştı İbo'yu. Bu nedenle de çok sevilirdi... Çocuk muamelesi yapmazlardı... Sıra gecelerinin başlıca konuğu olmuştu... Urfa'nın bu kendine özgü davet toplantılarında ona hep büyük muamelesi yaparlardı...
İnşaatlarda Nuri Sesigüzel'in «Sarı Sabahlık da Yakışmaz mı Güzele?», «Fabrikanın Gülü», «Yallah Şoför» adlı türkülerini okurken kendinden geçerdi... Oysa Ahmet Usta bu işten hiç hoşlanmazdı... Çalışanların ilgisini dağıtıyor diye ibo'yu kaç kez fırçalamışstı...
«Sus be oğlan, seni mi dinleyeceğiz... Kes sesini de çalışmana bak...» derdi...
O da zorunlu olarak susar, yan gözle ustasının gittiğini görünce de yine başlardı türküsünü söylemeye... Ama bu kez daha bir alçaktan, daha bir usulcacık...
Kadir Sema diye bir türkücü vardı o dönemlerde Urfa'da... İbrahim Tatlı'nın en hoşlandığı sanatçılardan biriydi. Hangi düğün salonunda okusa Kadir Sema, İbo oraya koşardı... Huşu içinde dinlerdi... Alkışlar, alkışlardı durmaksızın... Hatta öylesine garip bir tutkunluğu vardı ki, Sema, Urfa'nın hangi kazasına gitse o da ardına düşerdi... Viranşehir, Akçakale, Ceylanpınar gibi...
Arkadaşları arasında sesinin güzelliği ortaya çıkmıştır İbo'nun... Zaten küçücük bir yerdir Urfa... Bir kahveye girdiğinde sandalyesini kapan hemen İbo'nun yanına çevrelenmeye başlar... Biri sazına vurmağa başlayınca tüm gözler İbo'ya çevrilir...
«Hadi bakalım İbrahim çektir bir uzun hava, da kulağımızın pası silinsin» derler...

İbo zaten dünden razıdır... Söyler de söyler... Coştukça coşar... Bir asılır ki, türküye gelen geçen ister istemez başını kahveden yana çevirip dinlemeye koyulur... Ondan sonra da gelsin çaylar, gitsin çaylar... İbo'nun belki de en mutlu olduğu saatler, dakikalardı bunlar. Türkü söylediği zaman her şeyi unutuyordu. En başta da yoksulluğu...(diğer haberler için aşağıdaki linke tıklayın)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kartal Tibet'le Bıyık Üzerine

Bıyık deyip geçmeyin hemen... Burnun hemen dibinde başlayıp üst dudağa paralel siyah bir çizgi çizen «bıyık» dediğimiz nesne cins cinstir, çeşit çeşittir. Kaytan bıyık vardır, pala bıyık vardır, badem bıyık vardır, pos bıyık vardır, douglas bıyık vardır, hatta pis bıyık bile vardır. Anlayacağınız hanımların biçim biçim, renk renk, çeşit çeşit saçları ve dahi saç modelleri varsa, biz erkeklerin de «bıyık» avantajı var. Üstelik bizimki öyle berberdi, kuafördü gibi beklemeli, masraflı değil. Bir makas, küçük bir ayna bıyığınıza istediğiniz biçimi vermek için yeter de artar bile! Şimdi, durup dururken bu bıyık meselesinden söz açışımız elbette sebepsiz değil. Biraz ilerimizde filim çevriliyor. O sahnenin çekimi biter bitmez Kartal Tibet yanımıza gelecek ve onunla «bıyıktan» bahsetmeye başlayacağız. Zihni temrin bizimkisi yani... Evet, sahne bitiyor, Kartal Tibet rejisörden izin alıp yanımıza doğru yürümeye başlıyor. Geldi... oturuyor... KARTAL TİBET VE BIYIK Kartal Tibet’te «bıy...

Turgut Özatay Evlendi

1964 yılını 1965'e bağlayan günlerdeyiz... İstanbul rıhtımına güzel bir Italyan gemisi yanaştı: «San Marco»... Gemiden çıkan turistler Istanbul'ın tarihi anıtlarını, tabiat güzellikleri görmek istiyorlar. Geminin merdivenlerinden iki İtalyan kızı iniyor. Tam o sırada Türk sinema dünyasının ünlü karakter oyuncusu Turgut Özatay da orada bir arkadaşını ziyarete gelmiş. Kızlardan İngilizce bileni Turgut'a, «Ayasofya'ya ne taraftan gidebiliriz?» dîye sordu. Turgut da bu iki turist kıza, «İsterseniz otomobilimle sizi oraya götürebilirim,» cevabını verdi. Biraz sonra üç kişi Ayasofya'nın 1500 yıllık kubbesi altında geziyordu. Genç kızlardan Cinzia Morigi adında olanı Fransızca biliyordu ve Urbino üniversitesinde felsefe doktorası yapıyordu. Cinzia, İtalya'ya gittikten sonra, pek beğendiği Turgut Özatay'a bir teşekkür mektubu yazdı. Turgut bu mektubu arkadaşı Vladimir Krasovsky'ye tercüme ettirdi. Mektuplaşma aylarca, hatta yıllarca devam etti. 1965 geçmi...

Fatma Girik'in Çıplaklıktaki Cömertliği

Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi sinemaya da muhtelif yollardan gelinir; gelenlerin çoğu şöhret olup bol paraya kavuşma hayalini içlerinde bir virüs olarak taşıyarak silinip kaybolurlar, bir kısmı daha ilk edimini attığında önündeki bütün kapıları ardına kadar açık bulup zahmetsizce merdivenleri tırmanır; kimi dert çeker, çile çeker ama, direnir, şansını bekar. Şans günün birinde ona gülünce her şey birden ışıldar, şan, şöhret, para, hayranlar onun olur... Fatma Girik’i hangi sınıfa sokabilirsiniz. Bize kalırsa bu klasik sınıflamanın dışındadır Yeşilçam’ın mavi gözlü, açık sözlü Fato’su... Dışındadır, çünkü o şöhret olmak için çile çekmemiştir. Evet, sinemaya figüranlıkla başlamış, «Günahkar Baba» da, «Beş Hasta Var» da figüranlık yapmıştır, ama birden başrole fırlamış ve bir daha oradan aşağıya inmemiştir. Ama ne var, biliyor musunuz? Fatma Girik 'in asıl çilesi o zaman başlamıştır. Yeşilçam'da kadın yıldız öpüşmez, soyunmaz, makyajsız kamera karşısına geçmez, İstanb...

Orhan Gencebay'ın Spor Tutkusu

Spor adaleyi güçlendirmekle kalmaz, aynı zamanda beynin bütün fonksiyonlarını da güçlendirir, dolayısı ile iradeyi ve mantığı sağlamlaştırır.» Orhan Gencebay birbirinden ağır halterleri kaldırır, bisiklette pedal çevirip ter atarken, bir yandan da bunları söylüyordu. Sanatçının periyodik spor çalışmasını yaptığı aletli jimnastik salonunda bir yandan resim çekiyor, bir yandan da spor üzerine söyleşiyorduk. Orhan Gencebay, pek çok sinema sanatçısında bile olmayan atletik bir yapıya ve fiziğe sahipti ve bunu sürekli spor yapmaya borçlu olduğunu söylüyordu. Sanatçı sporla çocukluk yıllarından bu yana devam edegelen ilişkisini şöyle anlattı: «Samsun'da ortaokul ve lise sıralarında 5-6 yıl aralıksız vücut estetiği ve güreş çalıştım. Kondisyonum çok iyiydi. O yıllarda biraz da Jiu-Jitsu çalıştım ama, o zamanlar Uzakdoğu sporları ülkemizde henüz çok yeni idi. Bu yüzden o yönde pek fazla gelişemedim. Her zaman çok yürür ve çok koşardım. Bu, sadece bana özge bir davranış değildi....

Zavallı Oya Hep Yatakta

Oya Aydoğan 'ın sinemadaki çizgisi bellidir... Çevirdiği her filmde mutlaka dişiliğini şöyle ya da böyle gösterir ya da göstertirler... İşte, Berhan Şimşek’le birlikte oynadığı son filmi olan “Zavallılar”da da, Oya Aydoğan bir türlü yataktan çıkamadı. Çeşil çeşit zavallılık vardır... İnsan, açlıktan zavallıdır, çaresizlikten zavallıdır, işsizlikten, parasızlıktan, kimsesizlikten zavallıdır... Fakat bizim bilmediğimiz bir başka zavallılık türü daha varmış... Aşk zavallısı... Bunu nerede mi teşhis ettik? Hemen söyleyelim, Oya Aydoğan'ın son çevirdiği filmin setinde... Yapımcı Kemal Dilbaz adına, yönetmen Ümit Efekan tarafından çekilen ve “Zavallılar” ismini taşıyan filmde, Oya Aydoğan, köyden şehre gelip, büyük kentin çarkları arasında kaybolan ve kaderin acımasızlığına karşı koyamayıp, hayalleri yok olan ve sonunda da onun bunun elinde oyuncak olan bir genç kızı canlandırıyor. Bu filmde Oya Aydoğan, yukarıda söylediğimiz gibi tam bir aşk zavallısı... Mekanı ise çoğu ...