Ana içeriğe atla

Köylü Güzeli Türkan Şoray

Göz alabildiğine uzanan dümdüz tarlalar.. Susuzluktan yer yer çatlamış toprak... Güneş, tarlada çalışan insanların ve susuz toprağın üzerine ışınlarını dik olarak göndermekte... Değdiği yeri adeta kavurmakta... Dar yolun kenarındaki deve dikenleri bile sararmış, otlar, boğucu sıcağın etkisiyle her an tutuşacakmış gibi ezilip bükülmüş.
Yol, sağ taraftaki düzlükte, beyaz badanalı evleri görünen köyde bitiyor. Burası, İstanbul'dan 80 kilometre uzakta, Çatalca kazasına bağlı İzzettin Köyü'dür.
İzzettin Köyü'nü kaza ve şehre bağlayan ikinci bir asfalt yol vardır. Bu yol köyün içinden geçer ve nihayetinde bir mezarlığı boylar.
İşte tam mezarlığın önünde bir kalabalıktır birikmiş. Karşıdan otomobille gelirken, uzaktan kamerayı görmesek, bir trafik kazasına veya bir cenazeye hükmedeceğiz.
Aradığımız filimciler burada çalışıyor. Rejisör Lutfi Akad, baş rollerini Türkan Şoray ve Yılmaz Duru'nun oynadığı 'Ana' isimli filmi burada çekiyor.
Otomobilden indiğimiz zaman, ellerini gözlerine siper ederek uzaklara bakan rejisörün şu sözlerini duyduk:
- «Bulutlar güneşi kapamadan şu sahneyi çekelim.»
Set işçileri, kameradan yirmi metre kadar uzakta duran üç insanın üzerine hemen reflektörleri çeviriyorlar. Karşıdan bakıldığı zaman bir köylü kadından ayırt edilemeyen Türkan Şoray, başında beyaz yemenisi, ayağında uzun şalvarı, sırtındaki kara yeldirmesi ile, uzun yıllar acı çekmiş bir insanın yüz ifadesini taşıyor. Hiç kıpırdamadan bir heykel gibi duruyor. Bu Türkan Şoray, şimdiye kadar hiç bir filimde rastlamadığımız ve ilk bakışta tanıyamayacağımız bir Türkan Şoray. Ama, kömür gözleri, dolgun vücudu, etli dudakları ile eşi bulunmaz bir köylü güzeli...
Türkan'ın yanında, sekiz, dokuz yaşlarında bir köylü çocuğu, öbür yanında, on dört, on beş yaşlarında bir köylü kızı var. Çocukların ikisi de, Türkan Şoray'ın kıyafetine uygun şekilde giyinmişler. Filme göre: Türkan'ın çocukları bunlar. Ama, Ana da, çocuklar da üzgün. Yüzlerinde büyük bir elemin, bütün izlerine raslamak mümkün.
Türk sinemasında iyi filimler yapmakla ün sağlamış olan Lutfi Akad:
- «Çocuğu getirsinler» diyor. Set işçilerinden biri koşarak, arka taraftaki minibüsün içinde, annesinin kucağında uyuyan sekiz, dokuz aylık bir bebeği, uyanıp ağlamasına bakmadan getiriyor. Filimde, Türkan'ın en küçük çocuğu olarak oynatılan bebek, yeni anasının sırtına bağlanıyor.
Böylece, kan davası yüzünden, Karadeniz'in köylerinden kalkıp Trakya'nın bu köyüne göçen aile, bir eksikle tamamlanmış oluyor. Bir eksikle, çünkü, iki gün önce Türkan'ın kocası Erol Taş, kan davasını buralara kadar sürdüren, hasım taraf adamlarının kurşunları ile can vermiştir.
Artık, 'Ana' erkeksiz kalmıştır. Şimdi o, çocuklarının hem anası, hem babası olmuştur. Çocuklarını toplayıp çok uzaklara, eşini öldürenlerin gelemeyeceği yerlere kaçıp gitmektir niyeti. Bütün korkusu da, 9 yaşındaki oğlu Mehmet Ali'nin, babasını öldürenler tarafından aynı akıbete uğratılmasıdır.
Dört kişilik aile şimdi, bu köyden de göç ediyor. Ama bu, göçten ziyade, bir kaçış...
Etrafta gölgesire sığınılacak bir tek ağaç bile yok. Sıcağın tesiriyle asfalt yol ziftlerini taşırmış. İkinci bir sahne için set hazırlanırken, Türkan'ın siyah otomobilinin yanında rejisörle konuşuyoruz. Türkan Şoray, giyimi ile tezat teşkil eden son model arabasının içinden, ara-sıra konuşmalara katılıyor. Rejisör Akad:
- «Kendi yaptığım filimleri övmek adetim değildir. Ama, 'Ana' ismini verdiğimiz bu filim, gerçekçi ve iyi bir eser olacak. Bu filimde Türkan Şoray, seyircinin karşısına değişik bir kıyafette ve değişik bir rolde çıkıyor. Şimdiye kadar kimse onu böyle bir giyim içinde herhangi bir filimde görmedi.
Sonra ne yalan söyleyeyim, Türkan hanımdan bu derece üstün bir oyun da beklemiyordum.»
Türkan Şoray bu sözler karşısında:
- «Sağ olun teşekkür ederim. Filim bu kadar iyi ve güzel oluyorsa, bunun sebebini sizde aramak lazım. Ben sadece sizin dediklerinizi yapıyorum» diyor.
İlgi çekici bir konuşmaya şahit oluyoruz. Türk sinemasında zirveye ulaşmış, oradaki yerini halen muhafaza eden bir yıldızının bu kadar açık kalplilikle, içten geldiği gibi konuşması, dinleyicileri düşündürüp duygulandırıyor.
Türk sinemasında, her nasılsa üne erişmiş pek çok artist gibi, başarının bütününü kendinde görmeyip şımarmadan, hatta övücü sözler karşısında daha da alçak gönüllü olan Türkan Şoray bu defa bize dönüp:
- «Bu filim, bu yıl benim çevirdiğim ikinci iyi filimdir. Öbürünü Duygu Sağıroğlu rejisinde çevirmiştim. Adı 'Her Zaman Kalbimdesin' idi» diyor. Sonra güzel gözleri otomobilinin penceresinden, önüne uzanan sarı otlu tarlalara dalıp gidiyor.

Türk sinemasında, sadece güzelliği sayesinde başa güreştiği sanılan Türkan Şoray, bu filimde gördüklerimiz ve rejisörün anlattıklarına göre, bu inanışı kökünden yıkacak. Onun, yıllardır tahtını kimselere kaptırmamasının sırrı da bunda işte...(diğer haberler için aşağıdaki linke tıklayın)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kartal Tibet'le Bıyık Üzerine

Bıyık deyip geçmeyin hemen... Burnun hemen dibinde başlayıp üst dudağa paralel siyah bir çizgi çizen «bıyık» dediğimiz nesne cins cinstir, çeşit çeşittir. Kaytan bıyık vardır, pala bıyık vardır, badem bıyık vardır, pos bıyık vardır, douglas bıyık vardır, hatta pis bıyık bile vardır. Anlayacağınız hanımların biçim biçim, renk renk, çeşit çeşit saçları ve dahi saç modelleri varsa, biz erkeklerin de «bıyık» avantajı var. Üstelik bizimki öyle berberdi, kuafördü gibi beklemeli, masraflı değil. Bir makas, küçük bir ayna bıyığınıza istediğiniz biçimi vermek için yeter de artar bile! Şimdi, durup dururken bu bıyık meselesinden söz açışımız elbette sebepsiz değil. Biraz ilerimizde filim çevriliyor. O sahnenin çekimi biter bitmez Kartal Tibet yanımıza gelecek ve onunla «bıyıktan» bahsetmeye başlayacağız. Zihni temrin bizimkisi yani... Evet, sahne bitiyor, Kartal Tibet rejisörden izin alıp yanımıza doğru yürümeye başlıyor. Geldi... oturuyor... KARTAL TİBET VE BIYIK Kartal Tibet’te «bıy...

Turgut Özatay Evlendi

1964 yılını 1965'e bağlayan günlerdeyiz... İstanbul rıhtımına güzel bir Italyan gemisi yanaştı: «San Marco»... Gemiden çıkan turistler Istanbul'ın tarihi anıtlarını, tabiat güzellikleri görmek istiyorlar. Geminin merdivenlerinden iki İtalyan kızı iniyor. Tam o sırada Türk sinema dünyasının ünlü karakter oyuncusu Turgut Özatay da orada bir arkadaşını ziyarete gelmiş. Kızlardan İngilizce bileni Turgut'a, «Ayasofya'ya ne taraftan gidebiliriz?» dîye sordu. Turgut da bu iki turist kıza, «İsterseniz otomobilimle sizi oraya götürebilirim,» cevabını verdi. Biraz sonra üç kişi Ayasofya'nın 1500 yıllık kubbesi altında geziyordu. Genç kızlardan Cinzia Morigi adında olanı Fransızca biliyordu ve Urbino üniversitesinde felsefe doktorası yapıyordu. Cinzia, İtalya'ya gittikten sonra, pek beğendiği Turgut Özatay'a bir teşekkür mektubu yazdı. Turgut bu mektubu arkadaşı Vladimir Krasovsky'ye tercüme ettirdi. Mektuplaşma aylarca, hatta yıllarca devam etti. 1965 geçmi...

Fatma Girik'in Çıplaklıktaki Cömertliği

Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi sinemaya da muhtelif yollardan gelinir; gelenlerin çoğu şöhret olup bol paraya kavuşma hayalini içlerinde bir virüs olarak taşıyarak silinip kaybolurlar, bir kısmı daha ilk edimini attığında önündeki bütün kapıları ardına kadar açık bulup zahmetsizce merdivenleri tırmanır; kimi dert çeker, çile çeker ama, direnir, şansını bekar. Şans günün birinde ona gülünce her şey birden ışıldar, şan, şöhret, para, hayranlar onun olur... Fatma Girik’i hangi sınıfa sokabilirsiniz. Bize kalırsa bu klasik sınıflamanın dışındadır Yeşilçam’ın mavi gözlü, açık sözlü Fato’su... Dışındadır, çünkü o şöhret olmak için çile çekmemiştir. Evet, sinemaya figüranlıkla başlamış, «Günahkar Baba» da, «Beş Hasta Var» da figüranlık yapmıştır, ama birden başrole fırlamış ve bir daha oradan aşağıya inmemiştir. Ama ne var, biliyor musunuz? Fatma Girik 'in asıl çilesi o zaman başlamıştır. Yeşilçam'da kadın yıldız öpüşmez, soyunmaz, makyajsız kamera karşısına geçmez, İstanb...

Orhan Gencebay'ın Spor Tutkusu

Spor adaleyi güçlendirmekle kalmaz, aynı zamanda beynin bütün fonksiyonlarını da güçlendirir, dolayısı ile iradeyi ve mantığı sağlamlaştırır.» Orhan Gencebay birbirinden ağır halterleri kaldırır, bisiklette pedal çevirip ter atarken, bir yandan da bunları söylüyordu. Sanatçının periyodik spor çalışmasını yaptığı aletli jimnastik salonunda bir yandan resim çekiyor, bir yandan da spor üzerine söyleşiyorduk. Orhan Gencebay, pek çok sinema sanatçısında bile olmayan atletik bir yapıya ve fiziğe sahipti ve bunu sürekli spor yapmaya borçlu olduğunu söylüyordu. Sanatçı sporla çocukluk yıllarından bu yana devam edegelen ilişkisini şöyle anlattı: «Samsun'da ortaokul ve lise sıralarında 5-6 yıl aralıksız vücut estetiği ve güreş çalıştım. Kondisyonum çok iyiydi. O yıllarda biraz da Jiu-Jitsu çalıştım ama, o zamanlar Uzakdoğu sporları ülkemizde henüz çok yeni idi. Bu yüzden o yönde pek fazla gelişemedim. Her zaman çok yürür ve çok koşardım. Bu, sadece bana özge bir davranış değildi....

Zavallı Oya Hep Yatakta

Oya Aydoğan 'ın sinemadaki çizgisi bellidir... Çevirdiği her filmde mutlaka dişiliğini şöyle ya da böyle gösterir ya da göstertirler... İşte, Berhan Şimşek’le birlikte oynadığı son filmi olan “Zavallılar”da da, Oya Aydoğan bir türlü yataktan çıkamadı. Çeşil çeşit zavallılık vardır... İnsan, açlıktan zavallıdır, çaresizlikten zavallıdır, işsizlikten, parasızlıktan, kimsesizlikten zavallıdır... Fakat bizim bilmediğimiz bir başka zavallılık türü daha varmış... Aşk zavallısı... Bunu nerede mi teşhis ettik? Hemen söyleyelim, Oya Aydoğan'ın son çevirdiği filmin setinde... Yapımcı Kemal Dilbaz adına, yönetmen Ümit Efekan tarafından çekilen ve “Zavallılar” ismini taşıyan filmde, Oya Aydoğan, köyden şehre gelip, büyük kentin çarkları arasında kaybolan ve kaderin acımasızlığına karşı koyamayıp, hayalleri yok olan ve sonunda da onun bunun elinde oyuncak olan bir genç kızı canlandırıyor. Bu filmde Oya Aydoğan, yukarıda söylediğimiz gibi tam bir aşk zavallısı... Mekanı ise çoğu ...