Gönül Yazar için
artık savaş dönemi başlamıştır... Kıyasıya bir mücadele
vermeğe başlar... Heri gazinoculara, hem meslektaşlarına ve hem
de özüne karşı... Hadi gazinocuları ya da sanatçı
arkadaşlarını anladık ama, kendisine karşı verdiği savaş da
ne ola ki diye sorabilirsiniz... İzah edelim:
Hırçın ve korkusuz
bir yapısı vardır Gönül Yazar'ın... Açık - seçik konuşan,
özellikle kendisine karşı yapılan haksızlıklara isyan eden,
biraz da kavgacı ve ısrarcı bir tabiatı olan sanatçı, henüz
yeni yeni adını duyurmağa başladığı bu dönemlerde, dilini
istemeye istemeye de olsa tutmak zorundadır... Bazı sözleri
duymazlıktan gelmek, bazı tavırlar karşısında da kayıtsız
kalmak, gazino piyasasının en başta gelen kurallarından
biridir... İşte Gönül Yazar için de bu kural geçerlidir ve onun
verdiği savaş da budur... Söz konusu otan, sadece çenesini
tutmak, verilenden fazlasını istememek ve her işe burnunu sokup
olay çıkarmamaktır...
«Henüz assolist
olamamıştım... Genellikle Behiye Aksoy ve sonra da Zeki Müren'in
alt kadrosunda çalışırdım... Onlara karşı sonsuz bir sevgim ve
saygım olmasına karşın yine ezildiğimin farkındaydım...
Sahnede büyük alkışlar alırken, yine aynı ben kuliste türlü
sataşmalara hedef olurdum... Spot yaktırmazlardı assolist
büyüklerim... Sünnet düğününde şarkı söyler gibi bütün
ışıkları açtırırlardı... Assolistler gazino duvarlarına
kendi repertuarlarından oluşan kırk şarkılık bir liste
asarlardı... Bu listeden bir şarkıyı sıkıysa oku bakalım...
Kıyametler kopardı... Hangi makamdan, hangi şarkıları okuyacağım
onlar tarafından saptanırdı... Bazen seyirci karşısındç ne
yapacağımı şaşırırdım... Elime pusulalar tutuşturarak benden
günün sevilen şarkılarını isterlerdi... Eee, ben de
söyleyemezdim ki onlara bu şarkıyı söylememe izin
verilmediğini... Ikınır, sıkınır, bir an önce programın
bitmesini ister, son şarkıdan sonra da kulise zor kendimi
atardım... Aslında o dönemin hiçbir assolisti beni sevmez hatta
kulağıma gelenlere bakılırsa kıskanırlardı... Ama seyirciyle
öylesine iyi bir kontağım vardı ki, beni kendi menfaatleri gereği
kadrolarına almak için can atıyorlardı, birbirleriyle
yarışıyorlardı... Kendime özgü bir stilim vardı... Hafif
göbekler atıyor, oynak şarkılar söylüyor ve çıtı - pıtı
halimle seyircinin sempatisini topluyordum...
«Yine Zeki Müren’in
programında şarkı söylediğim bir gece sanatçının odasına
gidip müşterileri şikayet ettim... Ben şarkı okurken millet
peynir, ekmek ısmarlıyor dedim... Güldü Zeki Müren... 'Ya ben
söylerken ne yapıyorlar biliyor musun? Hesap istiyorlar, hesap...
Sen yine iyisin...» dedi... Çaresiz odama döndüm.
«Koruyucum olmadığı
için her yeni çıkan ismi benim üstüme çıkarıyorlardı... Daha
dünkü çocuklar bir de bakardım ki, solist altı olmuş ben de bir
aşağıya kayıvermişim... Kime ne laf anlatırsın, kime dert
yanarsın... Bana zaman zaman arka çıkan tek sanatçı Behiye
Aksoy'du... Kendisiyle çok iyi arkadaştık... Abla - kardeş
gibiydik... Ona son derece bağlanmıştım... Ama ne yazık ki,
sahnelerde uzun süreli dostluklar olmuyordu... Hiç suçum olmadığı
halde kalbimi kırdı ve ben de selamı sabahı kestim... Bir falcı
olayının benden yayıldığını sanmış, evime telefon ederek,
'Islık yalanı, seni bir dilim ekmeğe muhtaç edeceğim...' diye
hakarette bulundu... Çok üzülmüştüm... Behiye Aksoy'la dargın
olduğuma değil de, sanki beni gerçekten açlığa mahkum
edeceğine... Günlerce ağladım... Çünkü Behiye Aksoy çok
forslu bir sanatçıydı... Bir işaretle benim sahne yaşantıma son
verdirtebilirdi... Yıllar geçti, burun ameliyatından sonra telefon
açtı da barıştık... Ama hiçbir zaman ilk günlerin abla -
kardeşi olamadık... Şu estetik konusu açılmışken bir gerçeği
burada vurgulamak isterim... Burnum ve öndeki dört dişimden başka
ne yüzümde ne de vücudumun herhangi bir yerinde tek bir bıçak
izi yoktur... Ancak bazılarına kalsa her yerimi estetik
operasyonlarla değiştirdiğimi ileri sürerler... Hepsi yalan ve
iftira bunların... Aksini iddia eden varsa çıksın karşıma...
«Tek başıma türlü
dalaverelikiere ve üç kağıtçılıklara karşı mücadele
verirken bir de dayak yedim... Sanki bir bu eksikti... O günlerde
İstanbul’da büyük bir gazinoda çalışıyordum... Aynı zamanda
da bir gece kulübünde batı müziği şarkıları okuyordum... Gece
kulüplerine öyle çok hayranım geliyordu ki, gazinoya beni
dinlemek için gelen müşterillerin assolistlere gelmediğini
kanıtlıyordum... Yine bir akşam sazları toplayıp kulübe şarkı
söylemeğe gittim... Patron gitme diye uyarıda bulundu... Bense
sözüm olduğunu, bu akşam gitmem gerektiğini ama bundan böyle bu
konunun tatlıya bağlanacağını kendisine söyledim... Ama o ısrar
ediyordu... Adeta yolumu kesmişti... Kulisten dışarı
bırakmıyordu... Sinirlendim, gazinodan ayrıldığımı söyledim...
Elimle de kendisini iterek dışarı çıkmak istediğimi
haykırdım... Bir anda tepemdeki saçları kavrayıp beni yerlere
fırlatmağa başladı... Ne olduğunu anlamamıştım... Saçlarımın
hepsi kopmuş elinde kalmıştı... Sonra da eline ne geçtiyse
kafama atmaya başladı... Canım yanıyordu... Şaşırmıştım...
Korkuyordum... Her yerimden kanlar akıyordu... Ama gazinodan çıkıp
hastaneye gitmeme izin vermediler... İşin polise yansımasından
korkuyorlardı... Sabaha kadar elimde pamuk kanlarımı temizledim...
Alkol dökerek kanın durmasını sağladım...
«Sabah olup da gün
ışıdığında beni bitkin bir vaziyette kapı, önüne
bıraktılar... Ama Kadıköy yakasındaki evime gidecek mecalim
yoktu... Çaresiz bir otele gidip bütün gün boyunca derin bir uyku
çektim... İki gün sonra patron 150'den fazla çiçek buketleriyle
evime geldi... Başını uzatıp, haydi sen de bana vur, ödeşelim,
dedi... Ona o gece aç ve susuz kaldığımı söyledim... Gazinoya
telefon edip bana etler, yemekler yaptırmağa kalktı... Ama ona et
kemediğimi VEJİTERYEN olduğumu söyledim... Belki de genç kalmamı
buna borçluyum... Aynı gece yine gazinoya döndüm. Programa
başladım...
«İşte ekmek parası
uğruna katlandığım olaylardan sadece biri bu... Ben ilk gece
şarkı söylerken arkamda çalan saz arkadaşlarım gözyaşlarını
tutamıyorlar, bana acımaklı nazarlarla bakıyorlardı...
«Bu olay benim çalışma
şeklimi değiştirmeme neden oldu... O güne kadar haftada bir gece
kulüpte çalışıyor iken, ondan sonra her gece iki yerde birden
söylemeğe başladım... Kulüpleri, diskotekleri dolduran tek
kadındım... O yıllarda Durul Gence, Okan Dinçer, Şevket Uğurlu
ve Kanat Gür orkestraları ile sahneye çıkıyor, radyoda ise Erol
Pekcan topluluğu ile söylüyordum.»...(diğer haberler için
aşağıdaki linke tıklayın)
Yorumlar
Yorum Gönder