Ana içeriğe atla

Ayten Gökçer 2 Aylık Kızını Bıraktı

BALKANLARIN ve Orta-Şark'ın en modern tiyatro binalarından birinde, İstanbul Kültür Sarayı’nda geçen hafta dünyaca ünlü bir rejisörle konuştuk. L’ystsrada’yı sahneye koyan Takis Muzenidis'le, piyesin başrolünü oynayan Ayten Gökçer'den günlerce önce randevu aldık. Kültür Sarayı’na gidince Fatoş Sevevgil'in (Refik Ahmet Sevevgil’in kızı) yardımıyla Muzenidis’le nihayet karşı karşıya gelebildik.
Rejisör Takis Muzenidis, 1911 yılında Trabzon’da doğmuş. 1919 yılında ailesiyle birlikte Yunanistan’a gitmiş. Orada eğitimini yapmış, sonra uzun süre Almanya’da okumuş. Kendisi halen Yunan Devlet Tiyatrosu'nun baş rejisörü. Ayrıca Tiyatro Akademisi'nin birinci profesörü. (Yetiştirdiği öğrenciler arasında Maria Dallas'la, Aliki Vuyuklaki de var.) Durun daha bitmedi. Her yıl Amerika'ya gitmeyi, orada 3 ay süreyle çeşitli üniversitelerde konferanslar vermeyi gelenek haline getirmiş. Sadece bu yıl Amerika’da 3 ay yerine 2 ay kalacak ve bu süre içinde 15 üniversitede 34 konferans verecek. Bunlar bir tiyatro adamının 'dünyaca ünlü' olmasına yeter diyorsunuz, değil mi? Ama Muzenidis, sadece bir «teori adamı» değil. Yunan Devlet Tiyatrosu baş rejisörü, ayrıca Amerika, Almanya, Avusturya, Bulgaristan ve Mısır'da da birçok eser sahneye koymuş bir yönetmen. 1959 yılında memleketimize gelip Ankara Devlet Tiyatrosu'nda Oidipus'u sahneye koymuş. Paris’te Sarah Bernard Tiyatrosu’nda oynayıp, büyük takdir toplayan bu piyes, Yunanistan'da da uzun bir süre afişte kalmış...
Yakında Kültür Sarayı’nda seyredeceğimiz «L'ystsrada» İstanbullu tiyatro severlerin hiç de yabancısı olmadıkları bir piyes. Hatırlayacağınız gibi Aristo- phanes'in bu eserini Lale Oraloğlu bundan 3 yıl önce «Kadınlar l'ıh Derse» adıyla oynamış, müstehcen bulunan piyes yasaklanınca Oraloğlu, günlerce açlık grevi yapmıştı. Bunu düşünerek Muzenidis’e, L’ystsrada’nın açık saçık bir piyes olup olmadığını sorduk. Rejisör önce, «Bu adam ne diyor?» gibilerden yüzümüze hayretle baktı, sonra, «Bu, bir yorum meselesidir,» dedi. «Aristophanes satir yazar. Satir için her şeyi kullanabilir. Bu, şu demektir: En müstehcen eserin bile müstehcen olup olmaması rejisörün elindedir. Eserin yazıldığı çağda. Atina aynı zamanda 3 muhabere birden yapıyordu. Aristophanes bu eseri barış özlemini dile getirmek için yazmıştır. L'ystsrada'yı müstehcen bir hale sokmak hatadır.»
Biraz sonra aynı konuda Ayten Gökçer'le konuşmaya başladık. Genç kadın anneliğin taze heyecanıyla yanıp tutuşuyor. Konumuz tiyatroyla Aslı arasında gidip geliyor. Önce piyesten konuşuyoruz. Ayten Gökçer, Yunan rejisöre nazaran Türkiye'deki «Kadınlar l'ıh Derse» olayını çok daha iyi biliyor tabii. Ama o da bir noktada rejisörün fikriyle birleşiyor:
- «Muzenidis, eseri aslına sadık kalarak Aristophanes'in temasına en uygun bir biçimde sahneye koyuyor. «L'ystsrada'da da müstehcen bir şey olduğunu hiç sanmıyorum,» diyor, sonra piyes hakkındaki fikrini, «Milat’tan 425 yıl önce barışı düşünmek, daha doğrusu barışı kadınların yapacağını düşünmek çok enteresan,» diye ekliyor.
Sonra söz Ayten Gökçer'in kızı Aslı'ya intikal ediyor. 6.12.1969 tarihinde dünyaya gelen minik Aslı, şimdi Başkentte anneannesinin yanında kalıyormuş. Ayten Gökçer, her gün annesine birkaç defa telefon edip kızını soruyormuş. Ayrıca «Damdaki Kemancı» oyunu heırt İstanbul’da, hem de Ankara’da oynandığı için eşi Cüneyt Gökçer, haftanın üç gününü Ankara'da geçiriyor, İstanbul’a gelişinde eşine kızından haber getiriyormuş. Ayten Gökçer, aldığı haberlerin bir kısmını bize aktarırken neredeyse sevinçten ağlayacaktı: «Aslı artık sese bakmaya başlamış, iştahı iyiymiş, Allah’a şükür hastalığı yokmuş,» diyordu.
Ayrılırken, «Peki Ayten hanım,» diye sorduk. «2 aylık çocuğunuzdan ayrılmak size güç gelmiyor mu?»
Ayten Gökçer, «Bakın size bir sır vereyim,» dedi. «Kimseye söylemeyin!»
Bizden müsbet cevap alınca başlıyor anlatmaya: «Zor geliyor, hem de nasıl zor geliyor bir bilseniz. Aklım fikrim Aslı’da... Ama biz böyle terbiye aldık. Tiyatro artisti, asker gibidir. Vazifeye çağırıldınız mı, 'Gelmem' demek yoktur. Bu yüzden yavrumun hasretini içime gömüp ben de İstanbul'a, Kültür Sarayı'na vazifeye geldim.»
Sözümüzü tuttuk. Ayten Gökçer, «Kimseye söylemeyin,» dediği için biz de kimseye söylemedik! Ama, «Yazmayın,» diye rica etmediği için yazmakta bir sakınca görmedik! Üstelik, laf aramızda, bir insan, bir tiyatronun umum müdürünün eşi olur ve böyle bir vazife anlayışına sahip olursa, her halde ancak can-ı yürekten tebrik edilir...(diğer haberler için aşağıdaki linke tıklayın)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Özatay Evlendi

1964 yılını 1965'e bağlayan günlerdeyiz... İstanbul rıhtımına güzel bir Italyan gemisi yanaştı: «San Marco»... Gemiden çıkan turistler Istanbul'ın tarihi anıtlarını, tabiat güzellikleri görmek istiyorlar. Geminin merdivenlerinden iki İtalyan kızı iniyor. Tam o sırada Türk sinema dünyasının ünlü karakter oyuncusu Turgut Özatay da orada bir arkadaşını ziyarete gelmiş. Kızlardan İngilizce bileni Turgut'a, «Ayasofya'ya ne taraftan gidebiliriz?» dîye sordu. Turgut da bu iki turist kıza, «İsterseniz otomobilimle sizi oraya götürebilirim,» cevabını verdi. Biraz sonra üç kişi Ayasofya'nın 1500 yıllık kubbesi altında geziyordu. Genç kızlardan Cinzia Morigi adında olanı Fransızca biliyordu ve Urbino üniversitesinde felsefe doktorası yapıyordu. Cinzia, İtalya'ya gittikten sonra, pek beğendiği Turgut Özatay'a bir teşekkür mektubu yazdı. Turgut bu mektubu arkadaşı Vladimir Krasovsky'ye tercüme ettirdi. Mektuplaşma aylarca, hatta yıllarca devam etti. 1965 geçmi...

Ceyhan Cem'den Büyük İddia

Selçuk Ural'la beraberliğimiz 1966 Aralık ayında başladı. Daha önce de arkadaştık ama, sadece gezip tozuyorduk. Ne o bana, ne ben ona karışırdık. Bir gün bana Bütün erkek arkadaşlarla ilgini keseceksin. Filmleri bırakacaksın... Gazetecilere, artistlere selam vermiyeceksin dedi. Beni apayrı bir insan yapmak istiyordu. "Bunu zaman gösterir" diye teklifini kabul ettim. Bir arkadaşın evinde kalıyorduk. O Batı Kulüp'te çalışıyordu. Maddi vaziyetimiz iyi değildi. Arabasını satması o sıraya rastlar. Sonradan benim yüzümden sattığını söylemiştir ki, bu doğru değildir. Borcunu ödiyemediği ve şıklığa fazla düşkün olduğu için satmıştır. Bir süre sonra çalışmağa Ankara'ya gitti. Para yollıyacağını söylediği halde sözünü tutmadı... Kavgalarımız bir türlü bitmedi. Günün birinde bana evlenme teklif etti. "Birbirimizi tanımıyoruz... Daha ileride" dedim. Kurtuluş’ta bir ev tuttuk.Bütün istediklerimi almağa başladı. Israrla benden çocuk istiyordu."Gözü, duda...

Ahu Tuğba'nın Erkeği Kenan Kalav Olacak

Yazın son günlerini yaşadığımız Eylül ayının en büyük sansasyon yaratacak filmini çekmeye hazırlanıyor Ahu Tuğba . Türk - İran ortak yapımı olarak gerçekleşilecek bu filmde Tuğba’nın erkeği Kenan Kalav olacak... Gün artık büyük söz söyleme günü değil... Yoksa ademoğluna öyle yuttururlar ki zamanı ve yeri gelince... Nasıl mı? Alın size en canlı en güzel örneği. Daha bir hafta öncesine kadar Kenan Kalav’la film çevirmeyeceğini, hiç bir şekilde görüşmediğini önüne gelene söyleyen Ahu Tuğba üç gün önce Türk - İran yapımı bir filmde genç aktörle oynamayı kabul etti. Peki söylediği o kadar lafı nasıl yuttu dersiniz? Nasıl olacak 8 milyon Türk Lirası’na. Evet bugün Türk sinemasının zirvedeki yıldızları Türkan Şoray ’ın, Hülya Koçyigit ’in, Müjde Ar ’ın alamadığı ücreti bir film başına alarak yine ol vay kadın oluverdi Ahu Tuğba. Geçtiğimiz haftabaşı yaptığı anlaşmadan sonra nakit 8 milyon lira aldığının çabası, bir de hakaret ettiği, hor gördüğü Kenan Kalav’la kamera karşısına geçmeyi...

Meral Zeren Savaşa Böyle Girecek

14 yıldır sinema dünyasında şöhret kavgası veren Meral Zeren iki yıllık aradan sonra yeniden kamera karşısına döndü. Başrolünü oynadığı “Çiçek” filminde bile yarıçıplak sevişmeyi, öpüşmeyi kabul etmeyen yıldız ilk kez yeni şöhret politikasını ŞEY’e anlattı ve yine 14 yıldır gizlediği seksapelini ŞEY objektifine sergiledi. Ve sonunda 14 yıldır süren bir namus davası daha bitti. Ama bu dava iki kişi arasında değil bir kişinin ruhundaki iki ayrı kişiliğiyle sürdürdüğü anamus davasıydı ve bu kişi de sinemanın güzel yıldızı gazino sahnelerinin aranılan şarkıcısı Meral Zeren’di. Evet, şimdi bir hafta öncesine göre ruhen büyük değişime uğramış bir Meral Zeren var artık. İki yıllık aradan sonra tekrar Yeşilçam'a dönen ve başrolünü oynadığı “Çiçek” adlı filmde bile yarıçıplak yatağa girip sevişme sahnesine “Hayır” diyen Meral Zeren yok artık. Günün şartlarına, günün sinema anlayışına göre sanat kumarını kurallarıyla oynamayı kabul eden bir Meral Zeren var. Ve bu Meral Zeren eski Mera...

Önder Somer'in Şansı Açıldı

İstanbul'un Caddebostan, Suadiye ve Bostancı semtlerinin bu mevsimde sesiz, yalnız bir havası vardır. İnsana huzur, biraz da hüzün veren bir havadır bu... Hele hava yağmurluysa, hele yapraklar rüzgarın tesiriyle oradan oraya uçuşuyorsa... Biz de şubat ortasında, böyle bir akşam üstü, Caddebostan Plajyolu Mehtap Sokağında 33 numaralı evde oturan Önder Somer 'in evini arıyoruz. Etraf tenha. On dakikadır yürüdüğümüz halde yolda ya iki insan gördük, ya da üç... Sert lodos rüzgarı kulaklarımızı sağır edercesine uğulduyor... Kapıda bizi Önder Somer karşıladı. İki yaşındaki oğlu Öner de sırtında. Tıpkı babasına benziyor. Hani derler ya: «Hık demiş, burnundan düşmüş!» diye, öyle işte. - «Buralarda ne işin var?» dedik. «İki saattir yoldayız!» Bir süre yüzümüze bakarak güldü: - «Hele bir oturun bakalım,» dedi. «Bir yorgunluk kahvesi içelim, sonra konuşuruz.» Oturduk, kahvelerimizi içtik... Önder Somer anlatmaya başladı: - «İstanbul tarafını hiç sevmem. İnsan...