Gülbin Eray'ı
tanırsınız. Ya sahnede, ya perdede, ya da gazete, dergi
sayfalarında muhakkak görmüşlüğünüz vardır. Yemyeşil gözlü,
sapsarı saçlı, ortadan uzun boylu Gülbin Eray iyidir, hoştur,
ama nedense «bir dalda duramayan» biraz hercai bir mizaca sahiptir.
Bir bakarsınız kendini bütün bütüne sinemaya vermiş. O set
senin bu set benim koşuşup duruyor. Sonra günlerden bir gün bir
beyanatını okursunuz, «Artık sinemaya paydos, bundan sonra benim
için varsa da tiyatro, yoksa da.» Bir süre de böyle geçer. Sonra
bir bakarsınız ki Gülbin Eray ortalardan kayboluvermiş. Sorup
soruşturursunuz, ama nerede olduğunu, ne yaptığını bilen
herhangi bir kula rastlayamazsınız. Tam «Gülbin Eray», ismi
hafızalardan silinmeye yüz tutar, bir de bakmışsınız ki Gülbin
Eray o bitmez tükenmez dönüşlerine bir yenisini daha
ekleyivermiş.
Bu, geçen yıl da
böyle oldu. Bir süre ortadan kaybolan Gülbin, «Tekrar sinemaya
döndüm,» diyerek karşımıza çıkmıştı. Biz onu beyazperdede
ararken tiyatroda bulmuştuk. Devekuşu Kabare Tiyatrosu'nun «kız
üçgeninin» bir ayağına yerleşivermişti. Sonra Kabare Tiyatrosu
turneye çıkarken onun kadrodan ayrıldığını duyduk. O günlerde
Gülbin, «Sahneye çıkıp şarkıcı olsam mı, olmasam mı?» diye
düşüncelere dalmıştı. Aradan aylar geçti ve «Karabatak
Gülbin» (daha doğrusu sarışın olduğuna göre Sarıbatak
dememiz lâzım!) bu defa da Ankara'da meydana çıktı. Hem de yine
bir tiyatro sanatçısı olarak. Evet, Gül- bin Eray döndü dolaştı
ve sonunda yine ilk mesleği olan tiyatro artistliğinde karar kıldı.
İlk defa 1961 yılında Küçük Sahne'de «Hepimiz Paris'te» adlı
piyesle sahneye çıkan Gülbin Eray perde - sahne arasında
zikzaklarla geçen 7 yıldan sonra şimdi de yeni açılan «Ankara
Çuvaldız Kabare Tiyatrosu» nda yine sahne hayatına devam ediyor.
Onunla Ankara'da meşhur
hayvanat bahçesini dolaşırken konuştuk.
Boy boy, cins cins,
renk renk hayvanlar arasında dolaşmaktan öylesine memnun kaldı
ki... Bir ara derin derin nefes alınca sebebini sorduk. Gözleri
dalgın dalgın güldü. «N'olur,» dedi. «İnsanlar da kafesler
ardındaki şu hayvanlar gibi saf, temiz, ihtirassız olabilse...»
Kimbilir belki de haklıydı Gülbin Eray.
Etrafımızda
sevimli bir dağ keçisi dolaşıyordu. Gülbin Eray,
boynuzlarını tutunca çok kızdı.
Azade isimde fil, dağ
keçisinin aksine Gülbin Eray'ı pek sevdi. Gülbin'in elinden
yediği elmalara teşekkür etmek istercesine zaman zaman objektife
bakarak gülümsedi, daha sonra da bakıcısının emriyle koca
hortumunu kaldırarak güzel artisti selâmladı.
Fillerden sonra
«Tabiatın renk cümbüşü» denilen tavus kuşlarınır yanma
giden Gülbin Eray, burada beklemediği bir azizliğe uğradı.
Kucağına aldığı tavus kuşu, pardüsüsünü kirletince
Gülbin'cik de otele perdüsüsüz dönmek mecburiyetinde kaldı.
Yolda konuşmalarımız
tekrar döndü dolaştı, sinemaya, tiyatroya geldi. Gülbin Eray
tiyatroda kalmaya kararlı. Yazın — belki — bazı filimlerde rol
alabilirmiş. Ankara'nın yabancısı olduğu için boş vakitlerinde
şehir içinde kısa gezintiler yapıyor ve Ankara'yı tanımak
istiyormuş...(diğer haberler için aşağıdaki linke tıklayın)
Yorumlar
Yorum Gönder