Ana içeriğe atla

İlklerin Adamı Erkin Koray

PİKAPTA bir plak dönüyor:
«Kendim ettim kendim buldum».
Son zamanların bu meşhur, pek meşhur şarkısını bir Türk müziği sanatçısından değil, hafif batı müziği dünyamızın ünlü müzisyenlerinden birinden Erkin Koray'dan dinliyorum. Ve düşünüyorum: «Biri bana, 'Sizce Erkin Koray'ın en büyük özelliği nedir?' diye bir soru sorsa ne cevap veririm,» diye.
O, undergraund'un Türkiye’deki tek ve gerçek temsilcisidir mi desem, Türk müziği parçalarını Batı enstrümanları ile ve bugünkü Batı müziği anlayışıyle en iyi hamur eden insan mı desem, iyi bir gitarist mi desem, yoksa dış görünüşü, iç alemine uymayan bir insan mı desem...
Pikapta dönen plak bitiyor. Hayır olmadı... Erkin Koray’ın özellikleri bunlar değil. Pikaba bir başka plak koyuyorum. Yine Erkin Koray'ın parçası. Plağın kabında «Yüksek sesle çalınız» diye yazıyor. Pikabın düğmesini çeviriyorum. Hoparlörlerden koyunun koyusu bir undergraund dökülüyor: Meçhul... Ve ben aradığım cümleyi buluyorum. Hayalimde yarattığım o meçhul şahsa, «Erkin nedir biliyor musunuz?» diyorum. Erkin Koray, 'İLK'lerin adamıdır. Avrupa’daki müzik olaylarını bizlere tanıtan bir öncüdür...»
Sonra onu ikna etmek için başlıyorum bu yirmi dokuz yaşındaki, kemikli, esmer yüzlü, kalın kaşlı, uzun saçlı adamın 9 yıllık müzik defterinin sayfalarını ta başından çevirmeye...
Yll 1961
Bugün yaşları yirmi beş civarında olanlar çok iyi hatırlıyacaklardır. 1960 yılında müzik dünyamıza yeni, cıvıl cıvıl bir genç katılmıştır... Zamanın modasına uygun kısa kesilmiş saçları, papyon kravatı ve boynuna astığı gitarıyla bu genç delikanlı kendini yerden yere vuran bir Elvis Presley hayranıdır. Ve o sıralarda, bütün dünyada olduğu gibi Türkiye'de de bir rock’n roll fırtınası esmekte, bu genç delikanlı da, dünyayı kasıp kavuran bu akımı Türk gençlerine tanıtmaktadır. Kim midir bu genç delikanlı? Kim olacak, Erkin Koray...
Aradan iki yıl geçer. Rock'n roll eski süksesini yavaş yavaş kaybetmiş, yerini twist almıştır. Elvis, Erkin'in yine kalbindedir; ama twist'ci Chubby Chaker de taptığı şöhretler arasındadır şimdi... Evet Erkin Koray, şimdi de twist'i Türk gençlerine tanıtmak ve sevdirmek görevini üzerine almıştır...
1963 - 64 Erkin Koray için sessiz sedasız geçen İki yıldır. Erkin bu iki yılda vatani görevini yaptığı için gözlerden uzaktır. Aynı yıllarda Avrupa’da beat müziği yayılmış, saçlar omuzlara dökülmüştür. Türkiye’de bu iki yeniliği ilk kimin yapacağı merakla beklenirken sahnelerimize, saçları omuzlarına değen bir adam gelir. Bu uzun saçlı genç Erkin Koray'dan başkası değildir. Türkiye’nin ilk uzun saçlı müzisyeni unvanını yine kimselere bırakmamıştır Erkin. Ve şimdi gitarından sadece beat parçaları dökülmektedir... Bir süre sonra beat parçaların yerini pyscodelic ve nihayet underground alacaktır.
ŞANSSIZ ERKİN!...
Hayalimde yaşattığım o meçhul şahıs ikna olmuştur artık. Yalnız bir konuda daha benden ışık bekliyor: «Peki,» diyor, «Her şeyin öncüsü olduğu halde niçin hiç bir devirde bir numaraya yükselememiştir Erkin Koray?»
Bunun cevabını vermek, birinci sorunun cevabını vermekten çok daha kolay: «Çünkü,» diyorum «Erkin Koray hiç bir devirde geniş halk kitlelerine hitap eden müzik yapmadı da onun için. Daima belirli kişilere hitap etti.»

Duruyorum ve hafifçe gülümseyerek sözlerime kaldığım yerden devam ediyorum: «Ama artık maymunun gözü açıldı! Erkin Koray yaptığı hatayı anladı. Zırhını yırttı ve içinde bulunduğumuz şu günlerde her yaşta insana gitarıyla hitap etmeye başladı. Erkin Koray Batıda 'Est and West' denilen akımı uyguluyor. Doğu'nun müziğini Batı anlayışı ve Batı enstrümanları ile hamur ediyor. Böylelikle de Türk müziğini, beat'i ve undergraund'u seven insanların şarkıcısı oluyor ve başka başka müziklerden hoşlanan bu insanları birbirlerine yakınlaştırıyor. Ne demişler; müzik, dili, milliyeti, dini ne olursa olsun, insanları yakınlaştıran en önemli lisandır. İşte bugünün Erkin’i de bizlerle bu lisanda konuşuyor...»...(diğer haberler için aşağıdaki linke tıklayın)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kartal Tibet'le Bıyık Üzerine

Bıyık deyip geçmeyin hemen... Burnun hemen dibinde başlayıp üst dudağa paralel siyah bir çizgi çizen «bıyık» dediğimiz nesne cins cinstir, çeşit çeşittir. Kaytan bıyık vardır, pala bıyık vardır, badem bıyık vardır, pos bıyık vardır, douglas bıyık vardır, hatta pis bıyık bile vardır. Anlayacağınız hanımların biçim biçim, renk renk, çeşit çeşit saçları ve dahi saç modelleri varsa, biz erkeklerin de «bıyık» avantajı var. Üstelik bizimki öyle berberdi, kuafördü gibi beklemeli, masraflı değil. Bir makas, küçük bir ayna bıyığınıza istediğiniz biçimi vermek için yeter de artar bile! Şimdi, durup dururken bu bıyık meselesinden söz açışımız elbette sebepsiz değil. Biraz ilerimizde filim çevriliyor. O sahnenin çekimi biter bitmez Kartal Tibet yanımıza gelecek ve onunla «bıyıktan» bahsetmeye başlayacağız. Zihni temrin bizimkisi yani... Evet, sahne bitiyor, Kartal Tibet rejisörden izin alıp yanımıza doğru yürümeye başlıyor. Geldi... oturuyor... KARTAL TİBET VE BIYIK Kartal Tibet’te «bıy...

Fatma Girik'in Çıplaklıktaki Cömertliği

Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi sinemaya da muhtelif yollardan gelinir; gelenlerin çoğu şöhret olup bol paraya kavuşma hayalini içlerinde bir virüs olarak taşıyarak silinip kaybolurlar, bir kısmı daha ilk edimini attığında önündeki bütün kapıları ardına kadar açık bulup zahmetsizce merdivenleri tırmanır; kimi dert çeker, çile çeker ama, direnir, şansını bekar. Şans günün birinde ona gülünce her şey birden ışıldar, şan, şöhret, para, hayranlar onun olur... Fatma Girik’i hangi sınıfa sokabilirsiniz. Bize kalırsa bu klasik sınıflamanın dışındadır Yeşilçam’ın mavi gözlü, açık sözlü Fato’su... Dışındadır, çünkü o şöhret olmak için çile çekmemiştir. Evet, sinemaya figüranlıkla başlamış, «Günahkar Baba» da, «Beş Hasta Var» da figüranlık yapmıştır, ama birden başrole fırlamış ve bir daha oradan aşağıya inmemiştir. Ama ne var, biliyor musunuz? Fatma Girik 'in asıl çilesi o zaman başlamıştır. Yeşilçam'da kadın yıldız öpüşmez, soyunmaz, makyajsız kamera karşısına geçmez, İstanb...

Turgut Özatay Evlendi

1964 yılını 1965'e bağlayan günlerdeyiz... İstanbul rıhtımına güzel bir Italyan gemisi yanaştı: «San Marco»... Gemiden çıkan turistler Istanbul'ın tarihi anıtlarını, tabiat güzellikleri görmek istiyorlar. Geminin merdivenlerinden iki İtalyan kızı iniyor. Tam o sırada Türk sinema dünyasının ünlü karakter oyuncusu Turgut Özatay da orada bir arkadaşını ziyarete gelmiş. Kızlardan İngilizce bileni Turgut'a, «Ayasofya'ya ne taraftan gidebiliriz?» dîye sordu. Turgut da bu iki turist kıza, «İsterseniz otomobilimle sizi oraya götürebilirim,» cevabını verdi. Biraz sonra üç kişi Ayasofya'nın 1500 yıllık kubbesi altında geziyordu. Genç kızlardan Cinzia Morigi adında olanı Fransızca biliyordu ve Urbino üniversitesinde felsefe doktorası yapıyordu. Cinzia, İtalya'ya gittikten sonra, pek beğendiği Turgut Özatay'a bir teşekkür mektubu yazdı. Turgut bu mektubu arkadaşı Vladimir Krasovsky'ye tercüme ettirdi. Mektuplaşma aylarca, hatta yıllarca devam etti. 1965 geçmi...

Orhan Gencebay'ın Spor Tutkusu

Spor adaleyi güçlendirmekle kalmaz, aynı zamanda beynin bütün fonksiyonlarını da güçlendirir, dolayısı ile iradeyi ve mantığı sağlamlaştırır.» Orhan Gencebay birbirinden ağır halterleri kaldırır, bisiklette pedal çevirip ter atarken, bir yandan da bunları söylüyordu. Sanatçının periyodik spor çalışmasını yaptığı aletli jimnastik salonunda bir yandan resim çekiyor, bir yandan da spor üzerine söyleşiyorduk. Orhan Gencebay, pek çok sinema sanatçısında bile olmayan atletik bir yapıya ve fiziğe sahipti ve bunu sürekli spor yapmaya borçlu olduğunu söylüyordu. Sanatçı sporla çocukluk yıllarından bu yana devam edegelen ilişkisini şöyle anlattı: «Samsun'da ortaokul ve lise sıralarında 5-6 yıl aralıksız vücut estetiği ve güreş çalıştım. Kondisyonum çok iyiydi. O yıllarda biraz da Jiu-Jitsu çalıştım ama, o zamanlar Uzakdoğu sporları ülkemizde henüz çok yeni idi. Bu yüzden o yönde pek fazla gelişemedim. Her zaman çok yürür ve çok koşardım. Bu, sadece bana özge bir davranış değildi....

Hülya Avşar Dostluğu Anlattı

Nükhet kalabalık sinema salonundan çıkarken iki saattir kapalı bir yerde kalmanın sıkıntısını hissetti içinde. Ama sonra güzel bir film seyretmenin mutluluğu her şeyi aldı götürdü. Dışarıda hafiften yağmur yağıyordu. Kıştan kalan bir gün bu bahar havasını alıp götürmüş, yerini serin, yağmurlu, kapalı bir güne bırakmıştı. Caddenin kalabalığına, otomobillerin oradan oraya koşuşturmalarına baktı. İçinde milyonlarca insanı barındıran bir şehirde yaşamdan bir kesit diye düşündü. Sonra düşünceleri o insanların üzerinde yoğunlaştı... Sevgiyle baktı herbirinin yüzüne ayrı ayrı. Yaşam, insanlar, içinde bulunduğu ortam, her şey güzeldi aslında. Ama bu bir bakış açısı değil miydi? İnsan nasıl bakarsa öyle görmez miydi çevresini, öyle algılamaz mıydı çevresindeki olayları? Başını kaydırdı, gökyüzüne baktı. Serin yağmur damlaları yüzüne damladı, üşüdü, başını eğdi. Sonra bu hareketi caddenin tam ortasında yaptığını farketti. Kendi kendine güldü. Önündeki yol uzundu. Hızlanan yağmurla bi...