Darülaceze'de
«Şeytanın Oğlu» filminin setindeyiz. Vakit, gece yarısı ve
havanın da ayaz olmasına rağmen yaşlı, kötürüm ne kadar aceze
varsa, bahçede toplanmış, filimcileri seyrediyor.
Biraz sonra Yılmaz
Güney, Cenk Er, Atilla Ergün, spotlardan fışkıran binlerce
vatlık ışıkların altında filimde hastane olarak gözüken
Darülaceze'den kaçacaklar, arkalarından jandarmalar ateş açacak.
Bir heyecan, bir heyecan ki, sormayın gitsin...
Kafası iki numara
traşlı, üzerinde siyah çizgili pijamalar bulunan Cenk Er'le
konuşuyoruz. Cenk, iyi fiziğine rağmen çeşitli sebeplerle yerli
sinemada zirveye tırmanamamış yeni bir artist...
- «1963 yılında
Cüneyt Arkın'la birlikte Artist mecmuasının yarışmasına
girmiştim» diye anlatmaya başladı: «Bu yarışmada Cüneyt Arkın
birinci, ben de ikinci oldum.
«Birçok defalar
sinemayı bırakmayı, hayatıma başka bir yön vermeyi düşünmedim
değil, ama olmuyor. Yeşiiçam zehiri kanıma girmiş bir kere.
İçimde 'bu işi yapacağım' diye bir inat var. Arkamdan, 'bak
kıvıramadı da çekti, gitti' desinler istemiyorum.
'Kara Mehmet'de çok
başarılıydım. Herkes, 'Bravo Cenk' dedi. Fakat askere gidince ben
de her askere giden gibi unutuldum. Gözden ırak olan, gönülden de
ırak oluyor.»
Bu sırada rejisör
Mehmet Aslan'ın sesi duyuldu:
- «Haydi çocuklar
hazırianm, geç kalmayalım, çekime başlıyoruz!.»
Yılmaz Güney,
hastanenin ambulansını kullanıyor, hapishaneye gizlice sokulmuş
sivil polis rolündeki Cenk Er ile idamlık bir mahkum olan Atilla
Ergün de Yılmaz'la birlikte ambulansa atlayıp kaçmaya
çalışıyorlar.
Çalışma bittiği
zaman Cenk, nefes nefese yanımıza geldi. Çekim süresince
ambulansın pencerelerine asılmaktan kolları yorulmuş, adeta
bitmişti...
- «Yaa işte böyle»
diye kaldığı yerden anlatmaya devam etti: «Gece yanlarına kadar
çalış, bir de bonolarla uğraş. Bence bir sanatçı geçim
sıkıntısı çekmemeli. Sıkıntı, üzüntü, düşünce,
sanatçının yaratıcı gücünü yıpratıyor.»...(diğer haberler için aşağıdaki linke tıklayın)
Yorumlar
Yorum Gönder