Ana içeriğe atla

Emel Sayın'dan Büyük Sürpriz

Silivri'den Aldemir Ailesinin kızları Nebahat ile, Eken ailesinin oğullan Lütfü evlenmeye karar verirler. Düğün gününü 13 ocak çarşamba akşamı olarak ilan ederler eşe, dosta, akrabalara.. Lütfü Eken, Silivri Belediyesl'nde mütevazı bir memurdur. Büyük fedakarlıklarla Beyazıt’ta İstanbul’un en güzel düğün salonlarından biri olan «Ömür Düğün Salonu» nu kiralar, davetlilerini otobüslere bindirerek Silivri’den İstanbul'a getirir. O gece vur patlasın, çal oynasın denerek felekten bir gece çalınır, pastalar yenir, limonatalar içilir, orkestranın eşliğinde Türk ve Batı dansları yapılır. Her düğünde olduğu gibi neşe, heyecan, eğlence taşmaktadır etrafa. Damatla gelin başta olmak üzere bütün salon eğlenmektedir.
Eken ailesinin akrabalarından ve Ses mecmuasının devamlı okurlarından olan orta yaşlı bir hanım, SES’in 1971 yılı yeniliklerimiz arasında bulunan «Her hafta ünlü bir yıldız düğünüzü şenlendirecek» programımızı okumuş ve hemen o anda da şimşek gibi bir fikir çakmıştır kafasında: »Bana gelen düğün davetiyesini SES mecmuasına göndersem, acaba şans yüzüme güler de, Nebahat Aldemir - Lütfü Eken çiftine düğün hediyelerinin en güzelini verebilir miyim?» Sonra kararını verir, davetiyeyi SES'e gönderir.
O hafta SES’e 3 düğün davetiyesi gelmiştir. Kur'a çekilir ve şans Silivrili Nebahat Aldemir ile Lütfi Eken'e güler. Ve Türk sahne ve perdesinin ünlü ismi Emel Sayın Beyazıt’ın yolunu tutar...
Günlerden 13 ocak çarşamba. Akreple yelkovan 22.17’yi gösteriyor. Ve biz yanımızda sahnelerin yeni kraliçesi, ses ve filim yıldızı Emel Sayın olduğu halde en üst katta bulunan «Ömür Düğün Salonu» nun merdivenlerini tırmanıyoruz. Hepimiz heyecanlıyız. Nasıl karşılanacağız acaba? Daha kapıdan adımımızı içeri atar atmaz salonun sahibi ile burun buruna geliyoruz. Emel Sayın'ı karşısında görünce şaşırıyor. Gözlerine inanamadığı belli. «Siz Emel Hanım, siz...» derken sesi titriyor. «Düğün sahipleriyle bir ahbaplık falan mı var acaba? Yoksa sizi buralarda görmek...»
Emel Sayın’ın geldiği bir anda kulaktan kulağa dolaşıveriyor salonda. Davetlilerden bir kısmı ile birlikte damatla gelin de karşılamaya koşuyorlar ünlü şarkıcıyı. Salon bir anda karışmış, ortalık mahşer yerine dönmüştür. Garsonların, düğün sahiplerinin yardımıyla ortalık yatıştıktan sonra Emel Sayın alkışlar, kulakları sağır eden tezahürat arasında salona giriyor ve damatla gelini yanma alıp ön masalardan birine oturuyor. Artık salonda renk vardır, neşe vardır ve Emel Sayın vardır. Yüzlerce davetlinin arzusu üzerine şarkılar vardır. Önce «Eyvah» ı söylüyor sahnelerin kraliçesi. Sonra «Aşkın Kanunu» nu, «Kıskanırım» ı ve aklınıza gelecek bütün şarkıları... Yeni evliler mutludurlar. «Bizi daha mutlu kıldınız Emel Hanım,» diyorlar. «Sizi filminizde seyretmiştik. Hayran olmuştuk. O kadar güzeldiniz ki. Ama inanın bize bu gece daha güzel, daha sıcak, daha tatlısınız!»
Vedalaşıp ayrılırken bütün salon alkışlarla tempo tutuyor Emel Sayın’a. Damatla gelinin son sözleri şunlar oluyor: «Sizi eşinizle birlikte muhakkak Silivri’deki evimize bekleriz. Misafirimiz olun.» Ve tabii bu arada SES mecmuasına da çok çok teşekkür ediyorlar. «Her şey sizin sayenizde oldu,» diyorlar. Ne diyelim, eğer bir okuyucumuzu daha, hele böyle günlerinde, memnun edebildikse ne mutlu bizlere...

Evet, Zeki Müren’den sonra Emel Sayın da programımıza katıldı ve bir SES okurunun düğününü şenlendirdi, iki gencin en mutlu gecesine renk kattı. Peki, siz kendinizin, bir yakınınızın, bir arkadaşınızın düğününü bir başka yıldızın neşelendirmesini istemez misiniz? «Ah, hem de nasıl?» mı diyorsunuz. Çok basit... Düğün davetiyelerinden birini «SES Mecmuası (Halkla ilişkiler Servisi) Divanyolu, Türbedar Sok. No. 22, Cağaloğlu — İstanbul» adresine gönderip bekleyin. Bakarsınız kur'ada şans bu defa size güler ve düğününüz yıllarca unutulmıyacak yeni anılar kazanır...(diğer haberler için aşağıdaki linke tıklayın)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kartal Tibet'le Bıyık Üzerine

Bıyık deyip geçmeyin hemen... Burnun hemen dibinde başlayıp üst dudağa paralel siyah bir çizgi çizen «bıyık» dediğimiz nesne cins cinstir, çeşit çeşittir. Kaytan bıyık vardır, pala bıyık vardır, badem bıyık vardır, pos bıyık vardır, douglas bıyık vardır, hatta pis bıyık bile vardır. Anlayacağınız hanımların biçim biçim, renk renk, çeşit çeşit saçları ve dahi saç modelleri varsa, biz erkeklerin de «bıyık» avantajı var. Üstelik bizimki öyle berberdi, kuafördü gibi beklemeli, masraflı değil. Bir makas, küçük bir ayna bıyığınıza istediğiniz biçimi vermek için yeter de artar bile! Şimdi, durup dururken bu bıyık meselesinden söz açışımız elbette sebepsiz değil. Biraz ilerimizde filim çevriliyor. O sahnenin çekimi biter bitmez Kartal Tibet yanımıza gelecek ve onunla «bıyıktan» bahsetmeye başlayacağız. Zihni temrin bizimkisi yani... Evet, sahne bitiyor, Kartal Tibet rejisörden izin alıp yanımıza doğru yürümeye başlıyor. Geldi... oturuyor... KARTAL TİBET VE BIYIK Kartal Tibet’te «bıy...

Fatma Girik'in Çıplaklıktaki Cömertliği

Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi sinemaya da muhtelif yollardan gelinir; gelenlerin çoğu şöhret olup bol paraya kavuşma hayalini içlerinde bir virüs olarak taşıyarak silinip kaybolurlar, bir kısmı daha ilk edimini attığında önündeki bütün kapıları ardına kadar açık bulup zahmetsizce merdivenleri tırmanır; kimi dert çeker, çile çeker ama, direnir, şansını bekar. Şans günün birinde ona gülünce her şey birden ışıldar, şan, şöhret, para, hayranlar onun olur... Fatma Girik’i hangi sınıfa sokabilirsiniz. Bize kalırsa bu klasik sınıflamanın dışındadır Yeşilçam’ın mavi gözlü, açık sözlü Fato’su... Dışındadır, çünkü o şöhret olmak için çile çekmemiştir. Evet, sinemaya figüranlıkla başlamış, «Günahkar Baba» da, «Beş Hasta Var» da figüranlık yapmıştır, ama birden başrole fırlamış ve bir daha oradan aşağıya inmemiştir. Ama ne var, biliyor musunuz? Fatma Girik 'in asıl çilesi o zaman başlamıştır. Yeşilçam'da kadın yıldız öpüşmez, soyunmaz, makyajsız kamera karşısına geçmez, İstanb...

Turgut Özatay Evlendi

1964 yılını 1965'e bağlayan günlerdeyiz... İstanbul rıhtımına güzel bir Italyan gemisi yanaştı: «San Marco»... Gemiden çıkan turistler Istanbul'ın tarihi anıtlarını, tabiat güzellikleri görmek istiyorlar. Geminin merdivenlerinden iki İtalyan kızı iniyor. Tam o sırada Türk sinema dünyasının ünlü karakter oyuncusu Turgut Özatay da orada bir arkadaşını ziyarete gelmiş. Kızlardan İngilizce bileni Turgut'a, «Ayasofya'ya ne taraftan gidebiliriz?» dîye sordu. Turgut da bu iki turist kıza, «İsterseniz otomobilimle sizi oraya götürebilirim,» cevabını verdi. Biraz sonra üç kişi Ayasofya'nın 1500 yıllık kubbesi altında geziyordu. Genç kızlardan Cinzia Morigi adında olanı Fransızca biliyordu ve Urbino üniversitesinde felsefe doktorası yapıyordu. Cinzia, İtalya'ya gittikten sonra, pek beğendiği Turgut Özatay'a bir teşekkür mektubu yazdı. Turgut bu mektubu arkadaşı Vladimir Krasovsky'ye tercüme ettirdi. Mektuplaşma aylarca, hatta yıllarca devam etti. 1965 geçmi...

Orhan Gencebay'ın Spor Tutkusu

Spor adaleyi güçlendirmekle kalmaz, aynı zamanda beynin bütün fonksiyonlarını da güçlendirir, dolayısı ile iradeyi ve mantığı sağlamlaştırır.» Orhan Gencebay birbirinden ağır halterleri kaldırır, bisiklette pedal çevirip ter atarken, bir yandan da bunları söylüyordu. Sanatçının periyodik spor çalışmasını yaptığı aletli jimnastik salonunda bir yandan resim çekiyor, bir yandan da spor üzerine söyleşiyorduk. Orhan Gencebay, pek çok sinema sanatçısında bile olmayan atletik bir yapıya ve fiziğe sahipti ve bunu sürekli spor yapmaya borçlu olduğunu söylüyordu. Sanatçı sporla çocukluk yıllarından bu yana devam edegelen ilişkisini şöyle anlattı: «Samsun'da ortaokul ve lise sıralarında 5-6 yıl aralıksız vücut estetiği ve güreş çalıştım. Kondisyonum çok iyiydi. O yıllarda biraz da Jiu-Jitsu çalıştım ama, o zamanlar Uzakdoğu sporları ülkemizde henüz çok yeni idi. Bu yüzden o yönde pek fazla gelişemedim. Her zaman çok yürür ve çok koşardım. Bu, sadece bana özge bir davranış değildi....

Hülya Avşar Dostluğu Anlattı

Nükhet kalabalık sinema salonundan çıkarken iki saattir kapalı bir yerde kalmanın sıkıntısını hissetti içinde. Ama sonra güzel bir film seyretmenin mutluluğu her şeyi aldı götürdü. Dışarıda hafiften yağmur yağıyordu. Kıştan kalan bir gün bu bahar havasını alıp götürmüş, yerini serin, yağmurlu, kapalı bir güne bırakmıştı. Caddenin kalabalığına, otomobillerin oradan oraya koşuşturmalarına baktı. İçinde milyonlarca insanı barındıran bir şehirde yaşamdan bir kesit diye düşündü. Sonra düşünceleri o insanların üzerinde yoğunlaştı... Sevgiyle baktı herbirinin yüzüne ayrı ayrı. Yaşam, insanlar, içinde bulunduğu ortam, her şey güzeldi aslında. Ama bu bir bakış açısı değil miydi? İnsan nasıl bakarsa öyle görmez miydi çevresini, öyle algılamaz mıydı çevresindeki olayları? Başını kaydırdı, gökyüzüne baktı. Serin yağmur damlaları yüzüne damladı, üşüdü, başını eğdi. Sonra bu hareketi caddenin tam ortasında yaptığını farketti. Kendi kendine güldü. Önündeki yol uzundu. Hızlanan yağmurla bi...