Şimdi anlatacağım, yazı yazan her insanın başına gelmiştir. Zaman
olur parmaklarımız tuşa vurmak istemez, «ekmek paranız», olan o
daktilo ellerinizin altmda büyür büyür, kocaman olur. Sizi
yutacakmış gibi bir his kaplar içinizi. Bunalırsınız, kahredici
bir acı gelip yüreyinize çöreklenir.. Ama bekleyenler vardır.
Mürettipler bekler, dizgi makineleri bekler, her hafta yüzbinlerce
okurun önünde yeni ufuklar açan dev rotatifler bekler.. Ak
kağıtlar, dünyanın en temiz karasıyla kirlenmek için beklerler
«a» yı, «b» yi, «c» yi.. Çaresiz başlarsınız yazıya;
istemeye istemeye, zorlana zorlana vurursunuz tuşlara. İşte bu
yazıyı hazırlarken de böyle oldu. Önce büyük bir «F» harfi
çöreklendi kağıdın baş köşesine, arkasından «i» geldi,
sonra «k»... Bir soluk alıp yazdığım ilk cümleyi okudum:
«Fikret Hakan gitti.»
Evet,
3 kelimelik minicik bir cümleydi bu: «Fikret Hakan gitti».
Bırakalım çalsm şarkılar, bırakalım bazı insanlar Fikret'ten
boşalacak filimlerin yağmasına girişsinler, bırakalım
dedikodular yapılsın. Biz Fikret Hakan'ın hayatma eğilelim
sizinle. Türk sinemasında kaldığı 17 yıl içinde iyiniyeti
daima, «Hazırol» vaziyetinde beklemiş bir büyük oyuncunun
sinema serüvenini birlikte yaşayalım.
BİR
OYUNCUNUN GELİŞİ
Fikret Hakan, daha
doğrusu asıl adıyla «Bumin Gaffar Çıtanak» nüfus kayıtlarına
göre 23 nisan 1934’te Balıkesir'de doğmuştur. Babası, Dil
Tarih'te öğretim görevlisi Ali Gaffar, annesi Fatma hanımdır.
Küçük Bumin ilkokulla ortada fazla zorlanmamıştır, ama liseye
geçişiyle birlikte okul hayatında önemli bir duraklama olur..
Sivil liseler, askeri mektepler, «özel okullar».. Hayır, bir çok
kitap tercüme etmiş, üniversitede hocalık yapan bir babanın oğlu
klasik eğitime karşı direnmekte, klasik deyimle «okumamaktadır.»
Bu
direncin altında ne yatar? O bilinmez işte. Ama ortada görülen
şudur: Artık delikanlılık sınırına gelen Bumin Gaffar kimyadan
ziyade tiyatroyla; matematikten çok edebiyatla, fizikten fazla
sinemayla ilgilenmektedir. Her genç gibi şiir yazar. Şiir yazmakla
kalmaz, «kalem denemelerini» hikayeye, romana ulaştırır.
Edebiyata aşıktır, ama ondan da çok sevdiği iki güzel sanat
dalı vardır Bumin'in: Tiyatro ve sinema..
1948-50
arasını kapıları zorlayarak, geçirir. Sonunda Münir Hayri
Egeli’nin açtığı bir imtihanı kazanır ve 1950'de Ses
Tiyatrosu'nda «Üç Güvercin» le tiyatroya başlar, sonra
«Leblebici Horhor»da oynar.
BİR
CADDENİN ÖZELLİĞİ
Belki
bilirsiniz, İstanbul'un kalbinin attığı İstiklal Caddesi bir
yıldız fabrikasıdır.. Kaç «isimsiz» o cadde üzerinde
salınarak gezerken göze çarpmış «şöhret» olmuştur. Aynı
caddenin ara sokaklarından biri de Bumin’e uğurlu gelir işte..
O yıllarda bir «Ömay
Film» vardır. Bugünün meşhur Reha Yurdakul'unun işletmeci
olarak çalıştığı «Ömay Film.» Bu şirket rejisör Renan
Fosforoğlu'na «Köprüaltı Çocukları» diye bir filim
yaptıracaktır ama henüz başrol oyuncusu bulunamamıştır.
Sokaktan geçen genç tiyatrocu herkesin dikkatini çeker. İçeri
çağırırlar. Genç isteklidir, heves doludur. 300 liraya
anlaşırlar. Sinemadan Fikret Hakan'ın aldığı ilk para işte bu
300 liradır. Hem de başrol ücreti olarak.
BİR
ŞİŞE ŞARAPLA KÜTLANAN İSİM
Her
şey iyidir, hoştur ama şu, «Bumin Gaffar Çıtanak» adı sinema
için biraz garip kaçmaktadır. Bumin devamlı bunu düşünür.
Yeni bir ad bulmalıdır kendisine. Durumu arkadaşlarına açar.
O
yıllarda «sanatçı» da para nerede? Hepsi genç, hepsi hevesli 5
kişi bir araya gelmiş, Cihangir'de, Sormagir sokağında bir evin
alt katma başlarını sokmuşlardır: Aynı evi, aynı ekmeği
paylaşan bu 5 kişiden ikisi yazardır: Muammer Çubukçu'yla Vecdi
Benderli. Biri şair, Sabri Altmer, biri artistlikle ressamlık
arasında bir tercih yapamayan Öztürk Serengil ve Fikret Hakan.
İsterseniz burada sözü Öztürk Serengil'e bırakalım:
-
«Hepimiz ortaya bir isim atıyorduk. Sonunda Bumin, Ben adımı
koyuyorum arkadaş, benim adım bundan sonra Fikret Hakan olacak,
dedi. Hepimiz ismi beğenmiştik. Galiba Vecdi duruma itiraz etti,
ismini ıslatalım, dedi. Para nerede? Zar, zor bir şişe şarap
parası denkleştirdik ve o şarapla Bumin’in yeni ismini
kutladık.»
O günlerden,
zamanımıza çok enteresan anılar kalmıştır. Bir ara arkadaşları
gider, evde iki kişi kalan Fikret'le Öztürk tek pantolonla idare
etmek mecburiyetinde kalırlar. Sabahleyin pantolonu Fikret giyip
sokağa çıkar, öğleden sonra da Öztürk... Bir kış, ısınmak
için oturdukları sokakta ne kadar çöp kovası varsa hepsinin
tahta kapaklannı alıp yakarlar.
«ŞEREF
LİSTESİ»
«Köprüaltı
Çocuklarından sonra filimler filimleri kovalar. Fikret iyi
filimlerde en fazla oynayan oyuncudur. İsterseniz çevirdiği
filimlerin bazılarını rejisörleriyle birlikte şöyle bir
hatırlayalım: 1955. «Beyaz Mendil» (Lütfi Akad), 1956 «Gelinin
Muradı» (Atıf Yılmaz), 1957 «Ak Altın» (Akad), 1958 «Dokuz
Dağın Efesi» (Metin Erksan), «Üç Arkadaş» (Memduh Ün), 1961
«Yılanların Öcü» (Erksan), 1963 «Bana Annemi Anlat» (Osman
Seden), 1964 «Affetmeyen Kadın» (Seden), 1965«Murat'ın Türküsü»
(Atıf Yılmaz), 1966«Karanlıkta Uyuyanlar», «Keşanlı Ali
Destam», «Toprağın Kam», «Korkusuzlar», «Başlık» (Kemal
İnci), «Buzlar Çözülmeden» (Nejat Saydam), «Nuhun Gemisi»
(Duygu Sağıroğlu), «Erkek ve Dişi» (Halit Refiğ), 1967 «Ölüm
Tarlası» (Atıf Yılmaz), Silahları Ellerinde Öldüler»
«Devlerin İntikamı» (Fevzi Tuna... Bu listede Türk sinemasına
şeref kazandıran filimler çoğunluktadır. Arada Fikret'in
«oyunculuk gösterileri» yaptığı «sıradan» filimler de vardır
tabii. Bu bölümde şunu da açıklamak farz oluyor. Fikret «iyi
sinema» için daima «yıldız sistemi kuralları»nı feda
etmiştir. Bütün zamanların en iyi oyuncularından biri olan
«Yılmaz Güney »le aynı filimde başrolü paylaşmaktan
korkmamış, gerektiği zaman kötü resim vermiş, filim başına 45
000 lira aldığı bir devirde «Keşanlı Ali» için iki ayını
vermekten çekinmemiştir. (Hem de aynı sürede 4 filim çekip en
azından 160 000 lira almak imkanı olduğu halde.)
Ne
demiştik başta? Fikret «iyiniyet»i daima hazırol beklemiştir
demiştik. İlk filminde aldığı paranın üzerine para katıp
«Tellak Ali» adlı hikaye kitabını çıkaran adamın «iyiniyeti»
hep devam etmiştir. Taa yerli sinemaya «Elveda,» dediği 1970'e
kadar...
KAVGALARI
Fikret
Hakan sinirli bir adamdır, ama kavgacı değildir. Sinemadaki belli
başlı tek kavgası Metin Erksan'la olmuştur. «Dokuz Dağın
Efesi» filmiyle ilgili tartışmalar başladığı zaman rejisör
Metin Erksan bir yazı yazmış ve filme nasıl hazırlandığını,
Türkiye'deki efe gerçeğini kitaplara dayanarak sergilemiştir.
Oyunu eleştirilen Fikret Hakan da hemen kaleme sarılmış ve
16.5.1959 da Vatan gazetesine bir yazı yazmıştır. «Gerçek o ki,
sinemayı seven, sancısını çeken bir oyuncu yılın eli yüzü
düzgün filimlerinde oynamakla ödevini tam yapmış olamıyor»
diye yazısına başlayan Hakan kendini o güne kadar rastlanmamış
bir şekilde savunmuştur. Yazısında şöyle cümlelere
rastlanmaktadır:
«Efe
denen Jesse James gibi çizmeleri içinde yaylanmıyor. Hele Beyoğlu
efendisi gibi parmaklarının ucunda hiç yürümüyor. Tamamen
kendine has bir hareket biçimi var. Gezip dolaştığı dağlara
uygun bir davranış bu. Giyimi de buna göre, o giyim içinde başka
türlü yürünmüyor zaten...»
«Her
efe kendi hayatım yaşamayan bir zavallıdır.. Kendini değil
efelik yasalarını yaşamak zorundadır. Bugünün ölçülerine
göre 'kasılmak' olan, dünün şanındandır.
«Fakat
bu işler yılan hikayesidir. O yazar, diğeri söyler.. Kazanan ne o
yan, ne bu yan, kazanan «dargınlık»tır. Dileğim bu kez öyle
olmasın. Şu sinema denilen sanata tutkuluysak, sanatçısıyla,
eleştirmecisiyle, aydım, düşünürü ile Türk sinemasının şu
günlerde içinde bulunduğu durumda yardımcı olalım.»
Bunlar
Türk sinemasında «oyuncu»nun ağzından duyulmamış sözlerdir.
Ama aynı safta savaşanlar 1962'de «Yılanların Öcü» filminden
sonra darılırlar. M. Erksan'la F. Hakan Sine Film dergisinin ikinci
ve üçüncü sayılarında birbirlerini suçlayan yazılar yazıp
ayrılırlar.
AŞKLARI,
EVLİLİKLERİ, SKANDALLARI
Peki
nedir yani? Fikret Hakan mükemmel, kusursuz bir insan mıdır? Ne
gezer. O da her insan gibi kusurlarla doludur, hataları vardır.
Adının basında sık sık geçişinin iki sebebinden biri iyi
oyunculuğu ise, diğeri de hiç şüphe yok ki tutarsız, fırtınalı
his alemidir. Kamera karşısında büyüyen bu «güçlü adam»
nedense kadınlar karşısında alabildiğine zayıftır. Başından
değişik özellikler taşıyan tam üç evlilik geçmiştir.
Hayatının ilk evliliğini kendi ölçüleri içinde entellektüel
bulduğu Lale Sarı'yle yapmış, 14 yaşındaki Semiramis Pekkan'ı
iğfal edince ondan boşanıp Pekkan'la evlenmek mecburiyetinde
kalmıştır. Semiramis'i 166 günlük bir evliliğin sonunda
boşamış, bu defa tek çocuğu Elif'in annesi Neşecan Paşmak’Ia
hayatını birleştirmiştir (Yani ilk evliliği isteğiyle
gerçekleşmiştir, İkincisi kanuni bir mecburiyetten doğmuş,
üçüncü evliliği ise «Elif» için düzenlenen bir formalite
nikahtan öteye geçememiştir). Bunun dışında bir sürü kadın
vardır. Fikret'in hayatında. Pavyon kızlarından, kültürlü
hanımlara kadar değişik özelliklere, ayrı dünyalara ait bir çok
kadın. Bu «farklılık» şunu göstermektedir. Fikret'in hayatında
kadınlar bilinçli bir seçim sonunda yer almazlar Fikret kadını
«eş» olarak değil, arkadaş olarak görür.
SON RÖPORTAJ
Fikret
Hakan gidiyor. Bundan sonra yine konuşacağız, ama istediğimiz
zaman değil tabii. Ancak tatilini geçirmek için «memlekete»
gelince karşılaşacağız onum la. Bu yüzden ikimiz de çok
dikkatliyiz. Ben soru sorarken, o cevap verirken. Önce «geleceği»
konuşuyoruz. O geçmişten daha önemli çünkü. İlk soruma Fikret
bundan 1 yıl önceki bir konuşmamızı hatırlatarak cevap veriyor:
-
«Söylemiştim size,» diyor. «İstediklerimi yapamadığım için
bu yıl sinemayı bırakıp köşeme çekilecektim. Bir bakıma
kendimi emekliliğe hazırlamıştım. Birden yıllardır hayalimi
süsleyen şey gerçek oldu, Türkiye dışından teklif aldım.
Kendini emekliliğe hazırlamış bir adam olarak büyük bir kavgaya
girişmek üzereyim. Bu, büyük çaba istiyor. Yalnız yorgunluğumu
gideren nedenler var: Herşeyden önce Türk Fikret Hakan'ım ben.
Orada her an, bunun sorumluluğunu duyacağım. En kötü ihtimalle
batı sinemasıyla Türk aktörü arasında köprü kurmuş olacağım.
Bu bile yeter bana..»
-
«Ya Ömer Şerif.»
-
«Evet, onu ben de duydum. Güya orada Ömer Şerif'i yıkacakmışım.
Olur mu böyle şey? Ömer Şerif'in değeri olmasaydı Ömer Şerif
olmazdı. Ben, benim için hazırlanmış bir yere gitmiyorum.
Kimsenin yerinde de gözüm yok. Kannca kaderince birşey olursam bu
apayrı bir yer olur dünya sinemasında.»
-
«Gidiyorsun...»
-
«Gidiyorum, evet. Gideceğim için içimde buruk bir sevinç var.
Boğaz yok oralarda, alaturka yok, eşim dostum yok, tanıdığım
sokaklar, bana gülen eski yalılar yok. Ama gidiyorum işte. Hem
ağlarım, hem giderim, hesabı...»
-
«Orada ne yapacaksın?»
-
«Bir defa beni beğenip davet edenlerin yüzünü kara çıkarmamak
için var gücümle çalışacağım, neyim varsa ortaya dökeceğim.
Barry Scott diye bir menecerim var şimdi. Londra'da ilk 6 ayı lisan
kurslarında geçireceğim. Sonra da ya «Montserrat»ı çevireceğim,
ya da Sean Connery ile «Karavan» adlı filimde oynayacağım.»
«GİDERAYAK
TÜRK SİNEMASI»
Fikret
Hakan hudutta başını geri çevirip Türk sinemasına, Yeşilçam'a
bakıyor, sonra şunları söylüyor:
-
«Türk sinemasında bir 1950 kuşağı vardır. Ben bu kuşaktanım
işte. Hepimiz sinemayı içindeyken öğrendik. Ama bir zaman geldi,
ustalarla aynı filimde çalışamaz olduk. Ortada bir yanlış
teşhis vardı. Bazıları, 'Biz iyi filim yapacaksak hemen Fikret'i
çağırıyoruz, o niye bizi çağırmıyor,' diyorlardı. Oysa ben o
güce hiçbir zaman erişemedim. 'Yıldız sistemi' içinde Ayhan
Işık yıldız oldu, Cüneyt Arkın oldu, Türkan Şoray oldu, ben
olamadım. Daima ortalarda dolaştım. Yani şart empoze edemedim
yapımcılara. Ama çağırıldığım her iyi işe koştum. Sonra şu
da var: Bir ara ustaların filmi iş yapmaz olmuştu. Hep birlikte.
Bu durum benim de meslek hayatıma tesir etti. Sonra kendimi
kurtarmak için başka yollar denedim ve suçlu ben oldum.»
Fikret
Hakan kendisiyle Türkiye'yi terketmeden yaptığımız son
röportajı, meslekdaşları hakkında konuşarak noktalıyor.
«Sinema yıldızlarımız hakkında ne düşünüyorsunuz?»
sorumuza verdiği cevap şu:
- «En güç durumda
olan Yılmaz Güney. Askerden sonra onu büyük bir tehlike bekliyor.
Tek kalıbın adamı «Yıldız» Yılmaz Güney'le, her rolü
oynamak isteyen «güçlü oyuncu, iyiniyetli sinemacı» Yılmaz
kavga edecekler gibi geliyor bana... Kavgayı ikinci taraf kazamrsa
sonuçtan Türk sineması karlı çıkar. Yılmaz'dan geri kalan
yazık olmuş bir Sadri Alışık, balıkken sudan çıkmış bir
Öztürk Serengil, kendini tamamlamamış bir Ekrem Bora. Kimse
kusura kalmasın ama bence hepsi, hepsi o kadar işte..»...(diğer
haberler için aşağıdaki linke tıklayın)
Yorumlar
Yorum Gönder