Ana içeriğe atla

Münir Özkul Alkolü Yendi

Beyoğlu'nda, Işık Toraman’ın yazıhanesinde ve onun odasındayız. Münir Özkul kelimenin tam anlamıyla iki arada, bir derede kalmış. Birazdan içeri gidip prodüktör Enver Özer’le iki filimlik mukavele imzalayacak, oradan Arzu Film’e gidip bir başka mukaveleye imzasını basacak, kendisini orada bekleyen, resmen ayrıldığı fakat beraber oturdukları Suna Selen'i alıp doğru filim setine koşacak. Zamanımız sınırlı mı sınırlı, soracaklarımız çek mu çok... İşe klasik sorudan başlıyoruz. Münir Özkul 1925 yılında İstanbul'da doğmuş, İstanbul Erkek Lisesi'ni bitirmiş. Edebiyat Fakültesi’nde üçüncü sınıfa kadar okumuş. Hayriye (1951), Sait Ferdi (1955), Güner (1966) adlı üç çocuğu var. İlk evliliğini 1949'da yapmış. 1960'ta boşanıp, tiyatro sanatçısı Suna Selen'le evlenmiş. Geçtiğimiz haftalarda bir gizli celsede boşanmışlar. Ama hala beraber oturuyorlar.
Aslında Münir Özkul’Ia sinema ve alkolden konuşacağız, ama arada bir de tiyatro var. Münir Özkul 15 yaşında Bakırköy Halkevine girmiş, sonra Ses Tiyatrosu’nda profesyonel olmuş (1949), Küçük Sahne'de, Şehir Tiyatrosu'nda, Devlet Tiyatrosu’nda ve nihayet kendi adına kurduğu toplulukla Bulvar Tiyatrosu'nda, geçtiğimiz sezon da LCC ve kısa bir süre İstanbul Tiyatrosu'nda oynamış. Peki, bundan sonra? Bu konuda şöyle diyor Münir Özkul:
- «Tiyatro herhalde uzun bir süre yok benim içini»
SIKILGAN VE MAHÇUP AKTÖR
Siz, Münir Özkul’un ender rastlanacak derecede kibar ve efendi, o ölçüde de mahfçup ve sıkılgan olduğunu bilir misiniz? Öyledir Münir Özkul. Kalabalıkta rahat hareket edemez, sosyal ilişkilerinde daima kendi geri planda kalır, sıkılganlığı hareketlerine damgasını basar. Ses Tiyatrosu'nda ilk defa profesyonel oluşunun enteresan hikayesini anlatmak zamanıdır şimdi. Münir Özkul’u çağırmışlar. Bir «Ermeni»yi oynıyacak, şive taklidi yapacak. Rejisör, «Yapabilir misin?» demiş. Özkul bunu, «Yaparım,» diye cevaplamış.
- «Peki, hadi yap öyleyse.»
- «Utanırım, şimdi yapamam! Ama halk karşısında yaparım.»
«Peki» demişler ve Özkul sözünü tutmuş. Provada utandığını halk karşısında hiç eksiksiz yapıvermiş. O söylemiyor ya, herhalde rejisörün de şaşkınlıktan küçük diline bir şeyler olmuştur.
Münir Özkul gerçekten büyük bir kabiliyet, gerçekten iyi oyuncu. Tiyatroda kısa sürede büyük şöhret olmuş. Kendinizi onun yerine koyup durumunuzu düşünün. Alabildiğine sıkılgan bir tabiatınız var ve sokakta insanlar sizi gördüler mi adınızı söylüyorlar, sizi kâh kaş, göz işaretleriyle, kah elleriyle birbirlerine gösteriyorlar. Daha bir içine kapanık adam olmuş Münir Özkul. İçkiyle dostluğu da işte o sıralarda başlamış, kapanıklıktan kurtulmak, daha rahat hareket etmek, kendini bulmak için alkolün cesaret verici cömertliğinden yardım ummuş. Sonra... Sonrası zor günler, kötü günler, akın kaybolup dünyanın karaya kesildiği günler. Münir Özkul'un dost bilip sarıldığı içki onda önce bir alışkanlık yapmış, sonra birden gözünde dünyadaki her şey silinmiş. Bir alkol bir de Münir Özkul kalmış. «Meyhaneler etrafında dört duvar» Münir Özkul'un. «orta yerde» de çaresizliği O İçkiye vurdukça alkol ona vurmuş ve günlerden bir gün Münir Özkul kendini Dr. Süleyman Velioğlu’nun karsısında bulmuş.
- «Şikayetiniz?»
- «Galiba çıldırıyorum doktor, çıldırıyorum.»
Kısa bir muayene ve teşhis!
- «Hayır dostum çıldırıyorsun. Zaten su anda çılgınsın!»
Ve takvimlerin miladî 1966 yılını gösterdiği günlerde Münir Özkul savaşların en zoruna girişmiş. Kavgası kendiyle. Karşısında alkol, alışkanlığı, sıkılganlığı. Yanında da sadece iradesi. Ve bu meydan muharebesi «irade» nin zaferiyle sonuçlanmış. Münir Özkul için o zor günler, kötü günler sadece arada bir hatırlanan ve «Allah bir daha göstermesin» diyerek geçiştirilen acı anılardır sadece.
MÜNİR ÖZKUL'UN SİNEMA SERÜVENİ
Münir Özkul kamera karşısına ilk defa 1951 yılında «Üçüncü Selim'in Gözoesi» adlı filimde geçmiş. «Kalbimin Sarkışı» ve «Tuş» ta başrol oynamış, sonra yıllarca sinema hep «ek iş» olarak kalmış Özkul'da. tiyatro daima birinci plandaymış. Ama hayatının ikinci döneminde —ve özellikle son bir buçuk yıldır— tiyatroyu tamamen bırakıp sinemaya geçmiş. Şu anda Yeşil- çam iki kişiye gözünü dikmiş durumda. Bunlardan biri Münir Özkul, diğeri de Yıldırım Gençer. Başta da dedim, Münir Özkul inanılmaz derecede sıkılgan (bu bakımdan kendi hakkında çok zor konuşuyor). Aynı ölçüde tevazu sahibi.
- «Siz çıkış yapıyorsunuz. Önümüzdeki günlerde başrol teklifleri alacaksınız. Perşembenin gelişi gibi belli bu. Ne düşünüyorsunuz bu konuda?» diyorum. Hayretler içinde kalıyor.
- «Ben hiç kendimi oynayamıyorum ki perdede,» diyor. «Hep değişik değişik şeyler oynatıyorlar. Nasıl tip çizerim, nasıl yıldız olurum.»
Asıl böyle olunur yıldız ya, neyse. «Çizdiğiniz bir politika var mı?» diye üsteliyorum. «Yoo,» diyor. «Dediğiniz olursa, eşe dosta sorarım.»

İyi insan Münir Özkul. Darılmasın, gücenmesin. Kalbi çokça iyilikle dolu, biraz da saflık var kalbinin kulakçıklarında. Yeşilçam'da «eş-dost» dediği bolca bulunur sanıyor. Ama ne var biliyor musunuz? Bu perşembenin gelişinin çarşambadan belli oluşu gibi bir şeydir. Çok yakında, şu önümüzdeki iki-üç ay içinde Yeşilçam'ın «yıldızlar» kervanına Münir Özkul ismi de mutlaka katılacaktır. Gönül, iyi insan, iyi oyuncu Özkul'un hakkı olan yere geldikten sonra orada kalmasını, hiç inmemesini istiyor, ama bu biraz zor. Bunca politikanın kol gezdiği bir ortamda ve bunca politikadan uzak bir adam — istediği kadar büyük sanatçı olsun — ne kadar dayanabilir ki...(diğer haberler için aşağıdaki linke tıklayın)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kartal Tibet'le Bıyık Üzerine

Bıyık deyip geçmeyin hemen... Burnun hemen dibinde başlayıp üst dudağa paralel siyah bir çizgi çizen «bıyık» dediğimiz nesne cins cinstir, çeşit çeşittir. Kaytan bıyık vardır, pala bıyık vardır, badem bıyık vardır, pos bıyık vardır, douglas bıyık vardır, hatta pis bıyık bile vardır. Anlayacağınız hanımların biçim biçim, renk renk, çeşit çeşit saçları ve dahi saç modelleri varsa, biz erkeklerin de «bıyık» avantajı var. Üstelik bizimki öyle berberdi, kuafördü gibi beklemeli, masraflı değil. Bir makas, küçük bir ayna bıyığınıza istediğiniz biçimi vermek için yeter de artar bile! Şimdi, durup dururken bu bıyık meselesinden söz açışımız elbette sebepsiz değil. Biraz ilerimizde filim çevriliyor. O sahnenin çekimi biter bitmez Kartal Tibet yanımıza gelecek ve onunla «bıyıktan» bahsetmeye başlayacağız. Zihni temrin bizimkisi yani... Evet, sahne bitiyor, Kartal Tibet rejisörden izin alıp yanımıza doğru yürümeye başlıyor. Geldi... oturuyor... KARTAL TİBET VE BIYIK Kartal Tibet’te «bıy...

Fatma Girik'in Çıplaklıktaki Cömertliği

Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi sinemaya da muhtelif yollardan gelinir; gelenlerin çoğu şöhret olup bol paraya kavuşma hayalini içlerinde bir virüs olarak taşıyarak silinip kaybolurlar, bir kısmı daha ilk edimini attığında önündeki bütün kapıları ardına kadar açık bulup zahmetsizce merdivenleri tırmanır; kimi dert çeker, çile çeker ama, direnir, şansını bekar. Şans günün birinde ona gülünce her şey birden ışıldar, şan, şöhret, para, hayranlar onun olur... Fatma Girik’i hangi sınıfa sokabilirsiniz. Bize kalırsa bu klasik sınıflamanın dışındadır Yeşilçam’ın mavi gözlü, açık sözlü Fato’su... Dışındadır, çünkü o şöhret olmak için çile çekmemiştir. Evet, sinemaya figüranlıkla başlamış, «Günahkar Baba» da, «Beş Hasta Var» da figüranlık yapmıştır, ama birden başrole fırlamış ve bir daha oradan aşağıya inmemiştir. Ama ne var, biliyor musunuz? Fatma Girik 'in asıl çilesi o zaman başlamıştır. Yeşilçam'da kadın yıldız öpüşmez, soyunmaz, makyajsız kamera karşısına geçmez, İstanb...

Turgut Özatay Evlendi

1964 yılını 1965'e bağlayan günlerdeyiz... İstanbul rıhtımına güzel bir Italyan gemisi yanaştı: «San Marco»... Gemiden çıkan turistler Istanbul'ın tarihi anıtlarını, tabiat güzellikleri görmek istiyorlar. Geminin merdivenlerinden iki İtalyan kızı iniyor. Tam o sırada Türk sinema dünyasının ünlü karakter oyuncusu Turgut Özatay da orada bir arkadaşını ziyarete gelmiş. Kızlardan İngilizce bileni Turgut'a, «Ayasofya'ya ne taraftan gidebiliriz?» dîye sordu. Turgut da bu iki turist kıza, «İsterseniz otomobilimle sizi oraya götürebilirim,» cevabını verdi. Biraz sonra üç kişi Ayasofya'nın 1500 yıllık kubbesi altında geziyordu. Genç kızlardan Cinzia Morigi adında olanı Fransızca biliyordu ve Urbino üniversitesinde felsefe doktorası yapıyordu. Cinzia, İtalya'ya gittikten sonra, pek beğendiği Turgut Özatay'a bir teşekkür mektubu yazdı. Turgut bu mektubu arkadaşı Vladimir Krasovsky'ye tercüme ettirdi. Mektuplaşma aylarca, hatta yıllarca devam etti. 1965 geçmi...

Orhan Gencebay'ın Spor Tutkusu

Spor adaleyi güçlendirmekle kalmaz, aynı zamanda beynin bütün fonksiyonlarını da güçlendirir, dolayısı ile iradeyi ve mantığı sağlamlaştırır.» Orhan Gencebay birbirinden ağır halterleri kaldırır, bisiklette pedal çevirip ter atarken, bir yandan da bunları söylüyordu. Sanatçının periyodik spor çalışmasını yaptığı aletli jimnastik salonunda bir yandan resim çekiyor, bir yandan da spor üzerine söyleşiyorduk. Orhan Gencebay, pek çok sinema sanatçısında bile olmayan atletik bir yapıya ve fiziğe sahipti ve bunu sürekli spor yapmaya borçlu olduğunu söylüyordu. Sanatçı sporla çocukluk yıllarından bu yana devam edegelen ilişkisini şöyle anlattı: «Samsun'da ortaokul ve lise sıralarında 5-6 yıl aralıksız vücut estetiği ve güreş çalıştım. Kondisyonum çok iyiydi. O yıllarda biraz da Jiu-Jitsu çalıştım ama, o zamanlar Uzakdoğu sporları ülkemizde henüz çok yeni idi. Bu yüzden o yönde pek fazla gelişemedim. Her zaman çok yürür ve çok koşardım. Bu, sadece bana özge bir davranış değildi....

Hülya Avşar Dostluğu Anlattı

Nükhet kalabalık sinema salonundan çıkarken iki saattir kapalı bir yerde kalmanın sıkıntısını hissetti içinde. Ama sonra güzel bir film seyretmenin mutluluğu her şeyi aldı götürdü. Dışarıda hafiften yağmur yağıyordu. Kıştan kalan bir gün bu bahar havasını alıp götürmüş, yerini serin, yağmurlu, kapalı bir güne bırakmıştı. Caddenin kalabalığına, otomobillerin oradan oraya koşuşturmalarına baktı. İçinde milyonlarca insanı barındıran bir şehirde yaşamdan bir kesit diye düşündü. Sonra düşünceleri o insanların üzerinde yoğunlaştı... Sevgiyle baktı herbirinin yüzüne ayrı ayrı. Yaşam, insanlar, içinde bulunduğu ortam, her şey güzeldi aslında. Ama bu bir bakış açısı değil miydi? İnsan nasıl bakarsa öyle görmez miydi çevresini, öyle algılamaz mıydı çevresindeki olayları? Başını kaydırdı, gökyüzüne baktı. Serin yağmur damlaları yüzüne damladı, üşüdü, başını eğdi. Sonra bu hareketi caddenin tam ortasında yaptığını farketti. Kendi kendine güldü. Önündeki yol uzundu. Hızlanan yağmurla bi...