İlk defa altı yıl önce gelmişti İstanbul’a... 1960 başlarında
admı ünlü yıldızlar arasında yazdıran Horst Buchholz’la
«Operation İstanbul» adlı İspanyol yapımında başrolü
oynayacaktı. Adı Türk sinemaseverleri için hiç de yabancı
değildi. Yugoslav asıllı Sylva Koscina o zamanlar şöhret
merdivenlerinde tırmanmak için çırpınan bir yıldız adayıydı.
Gençti güzeldi, diri mi diriydi. Bir kaç filim çevirmiş ve bu
Alimlerle sinemacıların dikkatini üzerinde toplamıştı.
Sylva Koscina
İstanbul'a ufak tefek, yaşlıca bir adamla beraber gelmişti. «Kim
bu adam?» diye sorulduğu zaman bir tek kelimeyle cevap veriyordu:
«Menejerim!» Ama değil yakışıklı, çirkin bile sayılacak bu
adamın Sylva'nın menejeri olmadığı ilk bakışta anlaşılıyordu.
Aralarındaki ilişki menejer yıldız ilişkisinden çok ötedeydi.
Bir karı-koca gibi hareket ediyorlar, Hilton Oteli'nde ayni daireyi
paylaşıyorlardı..
Baron
Raimondo Castillani'nın güzel gözlü Yugoslav yıldızının
menejeri olmadığını, 1962 yılında gizlice evlendiklerini, yaşlı
adamın İstanbul'da Beyoğlu'nda, Polonya sokağındaki ahşap bir
evde dünyaya geldiğini dünya basınında ilk defa SES yazmış, 7
kasım 1964 tarihini taşıyan mecmuada «Yeni bir Sophia Loren -
Carlo Ponti Örneği» başlıklı yazı, yalnız Türkiye’de
değil, dünyada da büyük yankılar uyandırmıştı..
Gerçeğin onaya
çıkması Sylva'nın da, kocasının da huzurunu kaçırmıştı.
İstanbul'dan ayrılırken güzel yıldız gazetecilere şöyle
diyordu: «İstanbul'u sevdim, ama İstanbullu gazetecileri hayır!..»
Altı yıl sonra
İstanbul'a yine geldi Sylva Koscina. Yine bir filim çevirmek
için... Tesdüfe bakın ki filmin isminde yine İstanbul’un adı
vardı. «İstanbul Macerasında İtalyan sinemasının yaşlanmayan
jönprömiyesi Rossano Brazzi ile başrolü oynuyordu. Sylva, yine
Raimondo Castillani ile birlikte gelmişti İstanbul'a.. Ama bu defa
bu ufak tefek, saçları biraz daha dökülmüş, biraz daha
şişmanlamış ve biraz daha çökmüş adamı «menejerim» diye
tanıtmadı gazetecilere. «Kocam,» dedi. «Hayatta tek sevdiğim
erkektir o! Hayatıma giren tek erkek, aşık olduğum tek erkek!»
Altı
yıl çok şey değiştirmişti Sylva'nın hayatında. Bir kere
yıldız olmuştu. Dünyanın dört bir köşesinde filim çeviriyor,
Fransa'dan sahneye çıkması için teklif alıyordu... Daha
incelmiş, daha olgunlaşmıştı.
Evet altı yıl sonra
bir kere daha geldi İstanbul'a Svlva Koscina... «İstanbul'a bir
kere daha hayran oldu ve İstanbullu gazetecilerden bir kere daha
illalah dedi!. Hani kendi açısından haksız da değildi İstanbullu
gazetecilerden yaka silkmekte.. İstanbul’a geldiğinden bugüne
kadar bir dakika olsun peşini bırakmamışlardı. Kaldığı
Tarabya Oteli'nin lobisinde ancak polisiye filimlerde görülen
sahneler cereyan etmişti. Gazetecilerle kovalamaca oynamış,
enteresan bir poz yakalayabilmek için biribirlerine giren foto
muhabirlerinin makineleri, flaşları havalarda uçmuş ve bir
hayranı yüzünden kocasıyla birlikte karakollara düşmelerine
ramak kalmıştı...
HAYRANIN
BÖYLESİ
Sylva gazetecilerle
konuşmak için Tarabya Oteli’nin lobisine inmişti. Gazetecilerle
sohbet ediyor, foto muhabirlerine poz poz resim çektiriyordu.. İşte
o sırada olanlar oldu. Ateşli bir havranı kalabalığı yardı,
Sylva'yı kucakladığı gibi havaya kaldırdı. Herkes şaşırmıştı,
donmuş kalmıştı. Sylva, «Pazza.. Pazza!..» (Deli!.) diye
bağırıyor, eşi «Polis!» diye haykırıyordu.. İlk şaşkınlık
geçince Raimondo eşine hayran olan gencin üzerine hamle etti,
karısını onun elinden kurtardı. Herkes bir kavga bekliyordu. Ama
beklenilen olmadı, Sylva araya girmiş, kocasını yatıştırmış
ve birlikte odasına çekilmişlerdi... Sinirden titreyerek,
söylenerek...
Evet,
İstanbul Sylva Kascino'ya yine yaramamıştı.. Altı yıl önce
olduğu gibi...
MİSAFİRİMİZİ
TANIYALIM
SYLVA
Koscina'yı filimlerinden güzel, güzel olduğu kadar da soğuk bir
kadın olarak tanırdım. Fakat Sylva daha uçağın merdivenlerinden
görünür, görünmez ne derece yanıldığımı anladım. Bir kere
Sylva beyazperdedeki gibi şahane bir kadın değildi. «İncecik,
düpedüz bir vücudu, dizinden yukarısı pek düzgün olmayan
bacakları, hafif çilli, açık renk bir teni vardı. Elbiselerinin
etekleri Türkiye ölçülerine göre hayli uzun, kıyafeti işe son
derece sadeydi. Fakat bu 1.75 boyundaki kadının yüzü öylesine
sevimli, hareketleri öylesine sempatik ve zarifti ki..
Sylva
Koscina ile İstanbul'a ancak geldiğinin üçüncü gününde
Tarabya Oteli'ndeki geniş dairesinde konuştum.
-
«İstanbul'a ilk gelişimde şehrinizi fazla gezmek fırsatını
bulamamıştım,» diyordu. «Hem vaktim olmadı, hem de havalar bir
acaipti.. Yağmurlu, puslu ve rüzgarlı.. Ama bu defa kararlıyım.
Eğer şimdi fırsat bulamazsam, filim bittikten sonra kalıp,
şehrinizi bir turist gibi gezeceğim, Boğaz'ın o nefis denizin
tadını çıkartacağım..»
Sylva Koscina
İtalyanca, İngilizce ve Fransızca'yı rahatlıkla konuşuyordu.
Kalın boğuk bir sesi vardı, sözlerini daima zarif jestlerle
kuvvetlendiriyordu.
- «34 yaşındayım.
Yugoslavya’nın Adriyatik kıyışında, Zara'da doğdum.
Çocukluğum refah içinde geçmedi desem yeridir. 18 yaşıma
geldiğim zaman ailemle birlikte Roma’ya göç ettik. Roma
üniversitesinde Fen bölümüne girdim. Birgün arkadaşlarımdan
biri beni İtalya’nın ünlü modaevlerinden birinin defilesine
götürdü. Ben defileyi seyrederken modaevinin sahibi beni görmüş
ve pek beğenmiş. Benden manken olmamı istedi. Verdiği ücret çok
yüksek olduğu için fazla düşünmeden teklifi kabul ettim.
Arkasından da ne olduğumu anlamadan kendimi sinemada buldum..»
Sylva
Koscina ayağa kalktı. Pencerenin önüne doğru yürüdü..
Boğaz'ın nefis manzarasını içine sindirmek istiyormuşçasına
baktı baktı, sonra sorularımızı beklediğini belli eden bir
ifadeyle gelip, karşıma oturdu..
Genç kadına nelerden
hoşlandığını, boş vakitlerini nasıl değerlendirdiğini
sordum. Sylva gösterişsiz kıyafetlerden, sessiz ve sakin ufak
kasabalardan, klasik batı müziğinden hoşlandığını anlattı.
Boş günü olmadığından dert yandı. «Nadir olan boş zamanımı
mutfakta geçiririm. Pek fırsat bulamadığımdan mıdır, nedir, ev
işi yapmaktan da çok hoşlanırım..»
Karşımda oturan dünya
sinemasının ünlü yıldızı tezatlarda dolu bir insandı. Kimi
zaman seks dergilerinde çıplak resimleri çıkıyor, filimlerinde
cömertçe soyunuyordu. Gel gelelim özel hayatı da o derece
sakindi.. Kocasından başka hiçbir erkekle ilişkisi olmadığını
söyerken bir genç kız gibi yanakları al al olmuştu.
Kendisi
hakkındaki düşüncelerimi söyledim. Güldü «Haklısınız,»
dedi.. «Bakın izah edeyim: Ben, mesleğine aşık bir kadınım.
Sinemada rejisör bana ne derse onu Tanrı’nın sözü gibi yerine
getiririm. Fotoğrafçılığı bir sanat olarak kabul ederim. Seks
dergilerine çıplak fotoğraf çektiririm. Bence çıplak bir
kadının tablosu nasıl bir sanat eseriyse, çıplak bir kadın
fotoğrafı da, eğer güzel çekilmişse onun kadar değerlidir.
Özel hayatımda ise tamamen kendi istediğim gibi yaşarım.
Teşhircilikten ve kocalarına ihanet eden kadınlardan ise nefret
ederim..»
Bir
ara Sylva’nın gözleri bulutlandı. Sonra anlatmaya başladı:
- «Her kadın gibi ben
de anne olmak için yanıp tutuşuyorum,» dedi. «Ama anne olduğum
zaman da çocuğuma ideal bir anne olmak isterim. Kötü bir anne
olmaktansa hiç çocuk sahibi olmamayı tercih ederim. Yılın on iki
ayında filim çalışmam oluyor. Bu durumda nasıl çocuk büyütürüm
ben.?»
Sylva
Koscina bugüne kadar ellinin üzerinde filim çevirmiş. Kesin
rakamını hatırlıyamıyor. Roma’da çok geniş, bahçeli bir
evde oturduğunu söyleyen genç kadın, rol arkadaşlarından en çok
Dirk Bogarde'ı seviyor.
Sylva
Koscina'ya son sorumuz Türkiye ve Türkler hakkında oldu:
-
«Galiba benim dünyada en çok tanıdığım ülke Türkiye.
Gazetecileri bir yana bırakın, sokaklarda bile rahatça
gezemiyorum. Küçücük çocuklar bile adımı söyleyerek etrafımda
koşuşup duruyorlar. Ama inanır mısınız ben sizin memleketiniz
kadar tabii güzellikleri olan, sizin insanlarınız kadar
misafirperver, cana yakın insanlar görmedim. Geçen gün bir
sokakta yürüyordum. Ansızın etrafımı büyük bir kalabalık
sardı. Kadınlar beni zorla evlerine götürüp, Türk kahvesi ikram
ettiler. Yemeğe bile alakoymak istediler.. Bu hadiseyi hayatım
boyunca unutamayacağım. Tabii bir de Tarabya Oteli’nde, ateşli
Türk hayranımın beni kolları arasına almasını..»...(diğer
haberler için aşağıdaki linke tıklayın)
Yorumlar
Yorum Gönder