Ana içeriğe atla

Barbara Parkins ve Bebekler Vadisi

Televizyon şirketinin kapılarını aşındırmaktan bıkmış usanmıştı. New York'taki şirketlerin hepsinin artist bürosunda ismi, adresi ve telefon numarası yazılıydı. Herhangi bir programda ona göre bir rol bulunduğu takdirde hemen haber verileceği söylenmişti. Fakat genç kız, evindeki teletonun hiç bir zaman televizyon şirketlerinden aranmayacağını, mektup kutusuna bu şirketlerden birinin damgasını taşıyan bir mektubun asla atılmayacağını biliyordu.
Kanadalı Barbara Parkins, New York'ta televizyon şirketlerinden bir iş koparmaya çalışırken, bir taraftan da Hollywood'un artist avcılarıyle tanışmanın yollarını arıyordu. Zira televizyonda olmazsa, sinemada şöhret yapmayı aklına koymuştu.
Barbara Parkins'in televizyon artisti olma çabası bir hayli devam etti. Her şeye rağmen genç kız kendini ümitsizliğe kaptırmak istemiyordu. Günün birinde «ansı dönecekti mutlaka. Bu arada televizyonda küçük reklam programlarında da rol almayı başarmıştı. Geçim sıkıntısı da olmadığına göre mücadeleyi bir zaman daha devam ettirebilirdi.
Derken hiç beklemediği bir anda talih kuşu başına konuverdi Barbara Parkins’in. Amerika'nın tanınmış televizyon yıldızlarından biri olan Jacrüeline Susann «Bebekler Vadisi» isimli bir roman yazmış ve bu romanın bütün dünyada satış rekorlarını kırması üzerine eserin filme çekilmesi kararlaştırılmıştı. Fski televizyon artisti, yeni romancı Jacgueline Susann, Amerika’da sinpma, tiyatro ve televizyon dünyasını gözler önüne seren eserinde bâş rolleri oynayacak artistlerin sinema ve televizyon dünyasının genç ve istikbal vaadeden şöhret adayları arasından seçilmesini istemiş ve filmde oynayacak artistlerin seçimini üzerine almıştı. Genç yazar bir gün televizyon şirketlerinden birinde Barbara Parkins ile karşılaşınca, «Bebekler Vadisi» nin unutulmaz Anne'ını Barbara'dan daha iyi hiç kimsenin canlandırmayacağına inandı. Bir iki deneme filminden sonra filimçiler de Barbara Parkins'in bu rolün üstesinden geleceğini anladılar ve rolü ona verdiler.
Böylece «Bebekler Vadisi» sinema dünyasının kulisini bütün çıplaklığıyle gözler önüne sererken, sinema dünyası da yeni bir yıldız kazanmış oldu. «Bebekler Vadisi» ni seyredenler, Barbara Parkins'in gerçek bir sanatçı olduğuna kanaat getirdiler.
Fakat Barbara Parkins'in çilesi henüz bitmemişti. Hollywood'un tatlı hayatına birdenbire kendini kaptırıveren genç yıldız, sık sık flört değiştirmeye başlamış, dedikodu sütunlarında onun isminden geçilmez olmuştu.
Bu arada tabiî filim çalışmaları da aksıyordu. Hele «Bebekler Vadisi» ndeki rol arkadaşı Sharon Tate'in feci ölümünden sonra Barbara Parkins’in huzursuzluğu daha da artmıştı. Genç yıldız, gerçekten çok sevdiği arkadaşının uğradığı feci akıbete uğramaktan korkuyordu. Nihayet selameti Hollywood'dan ayrılmakta buldu. Bir süre Avrupa' da yaşayacak, şayet bir yerden filim teklifi gelirse Avrupalı filimcilerle çalışacaktı.
Barbara Parkins, bu düşünceyle Londra'ya yerleştikten kısa bir süre sonra iyi bir teklif aldı. Alistair MacLean'in son romanı «Kuklalar» da baş rollerden birini oynayacaktı. Genç yıldız Hollanda'da çevrilen bu filmi tamamladıktan sonra Curd Jurgens ile beraber «Mefisto Vals» isimli filmi çevirdi. Şimdi ise bütün dünyada yıllardanberi merakla okunan «Peyton Place» romanının yeniden çekilen filminde baş rolü oynuyor.

Henüz evlenmeye niyetli görünmeyen Barabara Parkins, her şeye rağmen »Bebekler Vadisi» nin onu şöhrete ulaştırdığını da asla unutmuyor. Ve unutamadığı bir şey daha var. O filimde Patty Duke ile birlikte rol arkadaşlığı yaptığı, aylarca günlerinin ve gecelerinin beraber geçtiği Shaton Tate’nin feci ölümü. «Bir melek kadar iyi insandı, hayat dnluvdu. cıvıl cıvıldı Sharon. Ona nasıl kıydılar hala anlayamıyorum,» diyor...(diğer haberler için aşağıdaki linke tıklayın)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Özatay Evlendi

1964 yılını 1965'e bağlayan günlerdeyiz... İstanbul rıhtımına güzel bir Italyan gemisi yanaştı: «San Marco»... Gemiden çıkan turistler Istanbul'ın tarihi anıtlarını, tabiat güzellikleri görmek istiyorlar. Geminin merdivenlerinden iki İtalyan kızı iniyor. Tam o sırada Türk sinema dünyasının ünlü karakter oyuncusu Turgut Özatay da orada bir arkadaşını ziyarete gelmiş. Kızlardan İngilizce bileni Turgut'a, «Ayasofya'ya ne taraftan gidebiliriz?» dîye sordu. Turgut da bu iki turist kıza, «İsterseniz otomobilimle sizi oraya götürebilirim,» cevabını verdi. Biraz sonra üç kişi Ayasofya'nın 1500 yıllık kubbesi altında geziyordu. Genç kızlardan Cinzia Morigi adında olanı Fransızca biliyordu ve Urbino üniversitesinde felsefe doktorası yapıyordu. Cinzia, İtalya'ya gittikten sonra, pek beğendiği Turgut Özatay'a bir teşekkür mektubu yazdı. Turgut bu mektubu arkadaşı Vladimir Krasovsky'ye tercüme ettirdi. Mektuplaşma aylarca, hatta yıllarca devam etti. 1965 geçmi...

Nükhet Duru'nun Çıplaklığı Başına Dert Oldu

ARTIK Nükhet Duru gecede 3-4 yerde sahneye çıkan bir uvertürdür. Repertuvarına daha bir dikkat eder; saçına, giyimine, hareketlerine daha bir özen göstermeye gayret eder. Bu arada Yeşilçam'dan da film teklifleri gelmektedir. Ve yıl 1970'tir. Ayhan Işık, Bahar Erdeniz ve Yusuf Sezgin 'in başrolleri paylaşacakları bir filmin hazırlıkları yapılmakta ve bu filme bir kadın oyuncu aranmaktadır. Ve Nükhet Duru adında karar verir yapımcılar. O günleri de şöyle anlatır Duru: «Bir gün çalıştığım gazinonun kulisine bir prodüksiyon amiri geldi. 'Nükhet Hanım hikaye tam size göre, Ayhan Işık'la oynayacaksınız' dedi. «Ben 'Oynayamam, imkanı yok' dedim. Adam 'Neden?' diye sordu. «'Zaten gecede üç dört yerde sahneye çıkıyorum. Gündüzleri de uyuyorum filmi ne zaman çekeceğiz. Film çekmeye zamanım mı var?' dedim. «'Biz çekim saatlerini sizin boş saatlerinize göre ayarlarız' dedi adam. «Sonra çekimler başladı. Ben ne filmin adını b...

Meral Zeren Savaşa Böyle Girecek

14 yıldır sinema dünyasında şöhret kavgası veren Meral Zeren iki yıllık aradan sonra yeniden kamera karşısına döndü. Başrolünü oynadığı “Çiçek” filminde bile yarıçıplak sevişmeyi, öpüşmeyi kabul etmeyen yıldız ilk kez yeni şöhret politikasını ŞEY’e anlattı ve yine 14 yıldır gizlediği seksapelini ŞEY objektifine sergiledi. Ve sonunda 14 yıldır süren bir namus davası daha bitti. Ama bu dava iki kişi arasında değil bir kişinin ruhundaki iki ayrı kişiliğiyle sürdürdüğü anamus davasıydı ve bu kişi de sinemanın güzel yıldızı gazino sahnelerinin aranılan şarkıcısı Meral Zeren’di. Evet, şimdi bir hafta öncesine göre ruhen büyük değişime uğramış bir Meral Zeren var artık. İki yıllık aradan sonra tekrar Yeşilçam'a dönen ve başrolünü oynadığı “Çiçek” adlı filmde bile yarıçıplak yatağa girip sevişme sahnesine “Hayır” diyen Meral Zeren yok artık. Günün şartlarına, günün sinema anlayışına göre sanat kumarını kurallarıyla oynamayı kabul eden bir Meral Zeren var. Ve bu Meral Zeren eski Mera...

Sekse Düşkün Mine Soley Ramazanda Oruç Tuttu

Türk sinemasının en çok soyunan kadını Mine Soley , bu günlerde sahneyle, set arasında mekik dokuyordu. Bir aylık mecburi Ramazan istirahatından sonra tekrar ortaya çıkmış, kendini jet hızıyla sahneye ve film setine atmıştı. Mine Soley'i "Ölüm Emri" adlı filmin setinde bulduk. "Ölüm Emri"ni Yücel Uçanoğlu-Metin Film-Işık Toraman adına yönetiyordu. Filmin başrollerini Murat Soydan ve Esen Püsküllü oynuyordu. Ve Mine Soley'İn yanısıra oynıyan öteki oyuncular da Behçet Nacar, Ali Poyrazoğlu , Erden Alkan'dı. Son ikisi tiyatro oyuncularıydı. Mine Soley kamera karşısına çıkmak için sırasını bekliyor bu arada da makiyajını yapıyordu. Sahneyle film setleri arasında mekik dokuyan genç kadın: - ''Bir bilseniz ses alanında neler dönüyor. Bazı ses sanatçıları, sahneye geçen sinema oyuncularım nedense çekemiyorlar. Hanımefendiler bütün yeni şarkıları amborgoya almışlar,bize okutmak istemiyorlar, Eskimiş unutulmuş şarkılar da bize kalıyor. Ama ne ...

Önder Somer'in Şansı Açıldı

İstanbul'un Caddebostan, Suadiye ve Bostancı semtlerinin bu mevsimde sesiz, yalnız bir havası vardır. İnsana huzur, biraz da hüzün veren bir havadır bu... Hele hava yağmurluysa, hele yapraklar rüzgarın tesiriyle oradan oraya uçuşuyorsa... Biz de şubat ortasında, böyle bir akşam üstü, Caddebostan Plajyolu Mehtap Sokağında 33 numaralı evde oturan Önder Somer 'in evini arıyoruz. Etraf tenha. On dakikadır yürüdüğümüz halde yolda ya iki insan gördük, ya da üç... Sert lodos rüzgarı kulaklarımızı sağır edercesine uğulduyor... Kapıda bizi Önder Somer karşıladı. İki yaşındaki oğlu Öner de sırtında. Tıpkı babasına benziyor. Hani derler ya: «Hık demiş, burnundan düşmüş!» diye, öyle işte. - «Buralarda ne işin var?» dedik. «İki saattir yoldayız!» Bir süre yüzümüze bakarak güldü: - «Hele bir oturun bakalım,» dedi. «Bir yorgunluk kahvesi içelim, sonra konuşuruz.» Oturduk, kahvelerimizi içtik... Önder Somer anlatmaya başladı: - «İstanbul tarafını hiç sevmem. İnsan...