Ana içeriğe atla

Hümeyra Ayrılığın Hikayesini Anlattı

Yedi aydır Fransa'da yaşayan Hümeyra’yı, Türkiye’de bir kara haber karşıladı. Genç şarkıcı, yedi aylık bir ayrılıktan sonra evine döndüğünün ikinci günü teyzesinin kızı Belma'nın ölüm haberini aldı. Uzun yolculuğunun yorgunluğunu üzerinden atamadan apar-topar Ankara’ya uçtu. Teyzesinin kızına karşı son vazifesini yaptı, akrabalarını teselli için bir hafta orada kaldı. Hümeyra bir hafta sonra ikinci defa İstanbul'a döndü. Fakat Hümeyra'nın çevresinde bir uğursuzluktur dolaşıyordu. Bu defa da zehirlendi, hastaneye kaldırıldı. Hastaneden çıkarken doktorların Hümeyra'ya verdikleri haber, felaketler zincirine bir yenisini daha ekliyordu. Doktorlar Hümeyra’ya «gastrid» teşhisi koymuşlar; sonra da önüne sıkı bir perhiz listesi uzatmışlardı. Bu 3 olay Hümeyra'nın sinirlerini öylesine bozdu ki, yedi aydır hasret kaldığı İstanbul'a, İstanbullu dostlarına bir anda veda etti ve Alanya'ya dinlenmeye gitti...
Hümeyra'yla, Alanya'ya hareket etmeden birkaç saat önce konuştuk. Üzgündü, sinirliydi. Her zamanki vurdumduymaz tavrı, güleryüzlü hali gitmiş, yerini yapmacık bir neşe almıştı. İçindeki sıkıntıyı başkalarına hissettirmemek için çırpınan kendini için, için yiyen insanların tipik bir örneğiydi karşımızdaki Hümeyra.
Söze ilk başlayan Hümeyra oldu. Üzgün bir sesle kuzeninin ölümünden duyduğu acıyı anlattı, sonra gözleri dolu, dolu konuşmasına devam etti:
- «Belma’nın ölümünden hemen sonra, sözlerini Talibi'den aldığım bir beste yaptım. Parçanın adı 'Yalan Dünya'. Bestemi plağa sadece kendi çaldığım giteria okudum. Plağın güzel olup, olmadığına sizler karar vereceksiniz. Yalnız şu kadarını söyleyebilirim ki, bu plak benim şimdiye kadar yaptığım en hisli parçam oldu. Şarkıyı plağa okurken Belma'nın hayali hep önümdeydi...»
Hümeyra sustu. Boğazında bir şeyler düğümlenmişti. Islanan gözlerini göstermemek için başını yana çevirdi. Konuyu değiştirmek için Hümeyra'ya Paris'te yedi aydır ne yaptığını sorduk İşte Hümeyra'nın SES'e anlattıkları:
- «Paris’e, buradaki dedikodulu hayattan kurtulmak, başımı dinlemek için gitmiştim. Plak doldurmak filân diye aklımda bir fikir yoktu. Ama Philips şirketiyle Türkiye’deyken yapmış olduğum mukavele beni mikrofon başına sürükledi. Uzun uğraşmalardan sonra 'Je sais que tu sais ... II viendra celui que J’aime' adlı plağı yaptım. Bu parçalar 'Dilber' ve 'Güzelliğin On Para Etmez' adlı bestelerimdi.
«Bu plaklar için ne kadar uğraştığımı tahmin edemezsiniz. Parçaların sözlerini Fransızca’ya çevirmeye uğraşan söz yazarlarıyla iki ay kadar birlikte çalıştım. Fakat sonuç olumlu değildi. Bunun üzerine adaptasyon yolunun daha iyi olacağına karar verip, sözleri tamamiyle değiştirdik. Plağım, biliyorsunuz, Fransa'da satışa çıktı. Fakat şirket meşhur eder mi, etmez mi; bana yaptıkları vaatler beni atlatmak için mi, yoksa gerçek mİ, bilmiyorum...»
Hümeyra'nın anlattıklarına göre, Fransa'nın müzik zevki bizden pek fazla üstün değilmiş. Aslında bizim şarkıcılarımız, doğru dürüst lanse edilseler Fransa'da rahatça ekmek yiyebilirlermiş. Fakat Hümeyra'nın anlattığına göre Fransa’da da, tıpkı Türkiye'de olduğu gibi, bir şarkıcının şöhret olabilmesi için, plak şirketinin dışında, elinden tutacak, plağı radyoda çaldıracak bazı önemli kişilere ihtiyacı varmış. Hümeyra, Türk sanatçılarının henüz böyle «önemli kişilerle» ilişkisi olmadığını belirttikten sonra bize, Fransa’daki Türk sanatçıları ile ilgili şu bilgileri verdi:
- «Tülay German, Philips'le olan anlaşmasını iptal etti. Şimdi Pathe Marconi plak şirketiyle çalışıyor. Tülay eski tarzını değiştirip, yepyeni bir tarzda plak yapacağını söylüyor. Ama bu tarzının ne olduğunu henüz kesinlikle açıklamıyor.. Timur da eski tarzını tamamen bir kenara atıp, bir plak doldurdu. Bence şu anda ben dahil, yurt dışında sesini duyurmak isteyen sanatçıların en şanslısı Timur Selçuk. Moğollar ve Ajda Pekkan'a gelince. Ajda Pekkan'ın söylediklerine pek inanmaya imkân yok. Her karşılaştığımda bana başka, başka şeyler söyledi, değişik projelerden bahsetti. Moğollar bir plak doldurdular, fakat bu plaklarında şansları pek yaver gitmedi. Bundan sonra plaklarında belki daha iyi bir şeyler yapar, kendilerini lanse edecek kişileri bulurlar.»
Hümeyra Alanya'dan döndükten sonra bir süre daha Türkiye'de kalacak ve muhtemelen haziran başında tekrar Fransa'ya dönecek... Dönecek ya, ne yapacak orada, kararı ne, projeleri neler?...

- «Her şey Fransa'da satışa çıkan Fransızca sözlü plağıma bağlı,» diyor Hümeyra... «Eğer plak Fransız müzikseverlerince beğenilirse Fransa'ya yerleşir, yeni yeni plaklar doldururum. Aksi takdirde pılımı pırtımı toplayıp Türkiye'ye dönerim...»...(diğer haberler için aşağıdaki linke tıklayın)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kartal Tibet'le Bıyık Üzerine

Bıyık deyip geçmeyin hemen... Burnun hemen dibinde başlayıp üst dudağa paralel siyah bir çizgi çizen «bıyık» dediğimiz nesne cins cinstir, çeşit çeşittir. Kaytan bıyık vardır, pala bıyık vardır, badem bıyık vardır, pos bıyık vardır, douglas bıyık vardır, hatta pis bıyık bile vardır. Anlayacağınız hanımların biçim biçim, renk renk, çeşit çeşit saçları ve dahi saç modelleri varsa, biz erkeklerin de «bıyık» avantajı var. Üstelik bizimki öyle berberdi, kuafördü gibi beklemeli, masraflı değil. Bir makas, küçük bir ayna bıyığınıza istediğiniz biçimi vermek için yeter de artar bile! Şimdi, durup dururken bu bıyık meselesinden söz açışımız elbette sebepsiz değil. Biraz ilerimizde filim çevriliyor. O sahnenin çekimi biter bitmez Kartal Tibet yanımıza gelecek ve onunla «bıyıktan» bahsetmeye başlayacağız. Zihni temrin bizimkisi yani... Evet, sahne bitiyor, Kartal Tibet rejisörden izin alıp yanımıza doğru yürümeye başlıyor. Geldi... oturuyor... KARTAL TİBET VE BIYIK Kartal Tibet’te «bıy...

Fatma Girik'in Çıplaklıktaki Cömertliği

Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi sinemaya da muhtelif yollardan gelinir; gelenlerin çoğu şöhret olup bol paraya kavuşma hayalini içlerinde bir virüs olarak taşıyarak silinip kaybolurlar, bir kısmı daha ilk edimini attığında önündeki bütün kapıları ardına kadar açık bulup zahmetsizce merdivenleri tırmanır; kimi dert çeker, çile çeker ama, direnir, şansını bekar. Şans günün birinde ona gülünce her şey birden ışıldar, şan, şöhret, para, hayranlar onun olur... Fatma Girik’i hangi sınıfa sokabilirsiniz. Bize kalırsa bu klasik sınıflamanın dışındadır Yeşilçam’ın mavi gözlü, açık sözlü Fato’su... Dışındadır, çünkü o şöhret olmak için çile çekmemiştir. Evet, sinemaya figüranlıkla başlamış, «Günahkar Baba» da, «Beş Hasta Var» da figüranlık yapmıştır, ama birden başrole fırlamış ve bir daha oradan aşağıya inmemiştir. Ama ne var, biliyor musunuz? Fatma Girik 'in asıl çilesi o zaman başlamıştır. Yeşilçam'da kadın yıldız öpüşmez, soyunmaz, makyajsız kamera karşısına geçmez, İstanb...

Turgut Özatay Evlendi

1964 yılını 1965'e bağlayan günlerdeyiz... İstanbul rıhtımına güzel bir Italyan gemisi yanaştı: «San Marco»... Gemiden çıkan turistler Istanbul'ın tarihi anıtlarını, tabiat güzellikleri görmek istiyorlar. Geminin merdivenlerinden iki İtalyan kızı iniyor. Tam o sırada Türk sinema dünyasının ünlü karakter oyuncusu Turgut Özatay da orada bir arkadaşını ziyarete gelmiş. Kızlardan İngilizce bileni Turgut'a, «Ayasofya'ya ne taraftan gidebiliriz?» dîye sordu. Turgut da bu iki turist kıza, «İsterseniz otomobilimle sizi oraya götürebilirim,» cevabını verdi. Biraz sonra üç kişi Ayasofya'nın 1500 yıllık kubbesi altında geziyordu. Genç kızlardan Cinzia Morigi adında olanı Fransızca biliyordu ve Urbino üniversitesinde felsefe doktorası yapıyordu. Cinzia, İtalya'ya gittikten sonra, pek beğendiği Turgut Özatay'a bir teşekkür mektubu yazdı. Turgut bu mektubu arkadaşı Vladimir Krasovsky'ye tercüme ettirdi. Mektuplaşma aylarca, hatta yıllarca devam etti. 1965 geçmi...

Orhan Gencebay'ın Spor Tutkusu

Spor adaleyi güçlendirmekle kalmaz, aynı zamanda beynin bütün fonksiyonlarını da güçlendirir, dolayısı ile iradeyi ve mantığı sağlamlaştırır.» Orhan Gencebay birbirinden ağır halterleri kaldırır, bisiklette pedal çevirip ter atarken, bir yandan da bunları söylüyordu. Sanatçının periyodik spor çalışmasını yaptığı aletli jimnastik salonunda bir yandan resim çekiyor, bir yandan da spor üzerine söyleşiyorduk. Orhan Gencebay, pek çok sinema sanatçısında bile olmayan atletik bir yapıya ve fiziğe sahipti ve bunu sürekli spor yapmaya borçlu olduğunu söylüyordu. Sanatçı sporla çocukluk yıllarından bu yana devam edegelen ilişkisini şöyle anlattı: «Samsun'da ortaokul ve lise sıralarında 5-6 yıl aralıksız vücut estetiği ve güreş çalıştım. Kondisyonum çok iyiydi. O yıllarda biraz da Jiu-Jitsu çalıştım ama, o zamanlar Uzakdoğu sporları ülkemizde henüz çok yeni idi. Bu yüzden o yönde pek fazla gelişemedim. Her zaman çok yürür ve çok koşardım. Bu, sadece bana özge bir davranış değildi....

Hülya Avşar Dostluğu Anlattı

Nükhet kalabalık sinema salonundan çıkarken iki saattir kapalı bir yerde kalmanın sıkıntısını hissetti içinde. Ama sonra güzel bir film seyretmenin mutluluğu her şeyi aldı götürdü. Dışarıda hafiften yağmur yağıyordu. Kıştan kalan bir gün bu bahar havasını alıp götürmüş, yerini serin, yağmurlu, kapalı bir güne bırakmıştı. Caddenin kalabalığına, otomobillerin oradan oraya koşuşturmalarına baktı. İçinde milyonlarca insanı barındıran bir şehirde yaşamdan bir kesit diye düşündü. Sonra düşünceleri o insanların üzerinde yoğunlaştı... Sevgiyle baktı herbirinin yüzüne ayrı ayrı. Yaşam, insanlar, içinde bulunduğu ortam, her şey güzeldi aslında. Ama bu bir bakış açısı değil miydi? İnsan nasıl bakarsa öyle görmez miydi çevresini, öyle algılamaz mıydı çevresindeki olayları? Başını kaydırdı, gökyüzüne baktı. Serin yağmur damlaları yüzüne damladı, üşüdü, başını eğdi. Sonra bu hareketi caddenin tam ortasında yaptığını farketti. Kendi kendine güldü. Önündeki yol uzundu. Hızlanan yağmurla bi...