Ana içeriğe atla

John Lennon ve Eşinin Sıradışı Hayatı

- «Birbirimizi, o kadar çok seviyoruz ki, birimiz neredeyse ötekimiz de orada oluyoruz. Aylar var ki birbirimizden 100 metreden fazla ayrılmadık, ikimiz bir bütünüz. Ne o bensiz yapıyor, ne de ben onsuz.»
Beatle'lardan John Lennon söylüyor bunları... Müzik dünyasında ihtilaller yapan, yepyeni çığırlar açan John Lennon! Tanınmış müzisyen yalnız müzik alanında yenilikler yapmak için değil, bütün dünyayı birden değiştirmek için çalışıyor! Bu çalışmasında da kendisine en yakın destek olarak karısı Yoko Ono’yu buluyor. Bir bütün olarak hürriyet ve serbestlik savaşında yan yana, adım adım beraber yürüyorlar. Müzikte hürriyet, sanatta hürriyet, toplum düzeninde hürriyet, hatta cinsiyette bile hürriyet!...
Bunlardan aylarca önce ikisinin el ele, anadan doğma resim çektirmeleri ve bu resimlerin gazete ve dergilerde yayınlanmaları yalnız İngiltere'de değil, bütün Avrupa ve Amerika ülkelerinde ilgiyle karşılandı, tepki gördü ve pek çok kimsenin bir kere daha onlardan bahsetmelerine yol açtı.
Aslında karı - koca birbirinden tamamen ayrı yaradılışta iki insan... İkisinin karşılaşıp tanışmaları bir resim sergisinde olmuş. O sıralarda Yoko Ono memleketi Japonya'dan ayrılmış, Londra’ya gelerek başıboş bir hayat sürmeye başlamıştı. Ressamdı, kendi tarzında garip resimler yapıyor, bunları sergiliyordu. En hoşlanmadığı şeylerin başında da Beatle'ların o kendine öz müziği geliyordu.
Bir gün John Lennon arkadaşlarından birinin ısrarıyle bir resim sergisini gezmek zorunda kaldı. Nedense resimden, hele modern resimden hiç anlamaz, hiç hoşlanmazdı. Üstelik o gün bir hayli de içmişti. Tabloların arasında bir tanesi vardı ki, Lennon’un hemen dikkatini çekti. Bu, bomboş bir tual üzerinde bir delik resmiydi. Adı da: «Duvardaki Delik»... Lennon tabloyla ilgilendi, hatta tablonun sahibi genç Japon ressamıyle de...
Böylece ikisi arasında önce sıkı bir arkadaşlık, sonra da müthiş bir aşk doğdu. Bir gün gizlice bir uçağa atlayıp Cebelitarık'a uçtular, orada gizlice evlenip yirmi dört saat sonra Londra’ya evlenmiş olarak döndüler!
Herkesin nefesini kesecek bir olaydı bu!... Lennon hem büyük bir şöhret, hem de muazzam bir servetin sahibiydi. Beatle'ların bütün dünyada milyonlarca hayranı vardı. Her gittikleri yerde krallar gibi karşılanıyorlardı. Üstelik servetleri de öyle harcamakla bitecek cinsten değildi. Bütün bunlara güvenerek, 1965’te Beatles grubuna verilmiş olan Büyük Britanya İmparatorluğu'nun en büyük nişanını, «Vietnam ve Biafra'daki tutumu tasvip etmiyoruz,» gerekçesiyle İngiltere Kraliçesine geri göndermek cesaretini kendilerinde buldular.
O sıralarda Ringo Starr'ın ilk filmi olan «The Magic Christian» ın galası yapılacaktı ve Prenses Margaret de şeref davetlisiydi. Ne var ki John Lennon’un galaya, elinde «İngiltere, Hanratty’yi öldürdü!» yazılı bir pankartla gelmesi bazı olaylara sebep oldu.
Olay şuydu: 1962 yılında James Hanratty adlı biri, bir adli yanlışlığın kurbanı olmuş ve haksız yere ölüme mahkum edilmişti. John Lennon’un ifade etmek istediği şey, bu gibi yanlışlıkların önüne geçmek için ölüm cezalarının kaldırılması gerektiğiydi... John Lennon bunu belki, sırf şöhretini biraz daha artırmak için yapıyordu, ama bu hareketinin olumlu sonuçlarını görmekte gecikmedi. Geçenlerde lordların bir kısmı, Lennon'un düşüncelerine hak verdiklerini gösterircesine, memleketlerinde ölüm cezalarının kaldırılması lehinde oy kullandılar.
Bütün bunlar, John Lennon'un bugün için ne derece kuvvetli olduğunu göstermesi bakımından ilgi çekicidir. Kısacası Lennon'la eşi Yoko Ono kendilerince toplumun hatalı gördükleri taraflarını düzeltmek için her fırsattan faydalanıyorlar.

Bütün bunlar bir sonuca varacak mı, varmayacak mı? Şimdilik burası bilinmiyor. Yalnız bilinen bir şey varsa, o da bütün bu davranışların John Lennon’la eşi Yoko Ono’nun şöhretine, daha fazlasını, dolayısıyle servetine de yenilerini ilave edilmesine yardım etmektedir...(diğer haberler için aşağıdaki linke tıklayın)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kartal Tibet'le Bıyık Üzerine

Bıyık deyip geçmeyin hemen... Burnun hemen dibinde başlayıp üst dudağa paralel siyah bir çizgi çizen «bıyık» dediğimiz nesne cins cinstir, çeşit çeşittir. Kaytan bıyık vardır, pala bıyık vardır, badem bıyık vardır, pos bıyık vardır, douglas bıyık vardır, hatta pis bıyık bile vardır. Anlayacağınız hanımların biçim biçim, renk renk, çeşit çeşit saçları ve dahi saç modelleri varsa, biz erkeklerin de «bıyık» avantajı var. Üstelik bizimki öyle berberdi, kuafördü gibi beklemeli, masraflı değil. Bir makas, küçük bir ayna bıyığınıza istediğiniz biçimi vermek için yeter de artar bile! Şimdi, durup dururken bu bıyık meselesinden söz açışımız elbette sebepsiz değil. Biraz ilerimizde filim çevriliyor. O sahnenin çekimi biter bitmez Kartal Tibet yanımıza gelecek ve onunla «bıyıktan» bahsetmeye başlayacağız. Zihni temrin bizimkisi yani... Evet, sahne bitiyor, Kartal Tibet rejisörden izin alıp yanımıza doğru yürümeye başlıyor. Geldi... oturuyor... KARTAL TİBET VE BIYIK Kartal Tibet’te «bıy...

Fatma Girik'in Çıplaklıktaki Cömertliği

Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi sinemaya da muhtelif yollardan gelinir; gelenlerin çoğu şöhret olup bol paraya kavuşma hayalini içlerinde bir virüs olarak taşıyarak silinip kaybolurlar, bir kısmı daha ilk edimini attığında önündeki bütün kapıları ardına kadar açık bulup zahmetsizce merdivenleri tırmanır; kimi dert çeker, çile çeker ama, direnir, şansını bekar. Şans günün birinde ona gülünce her şey birden ışıldar, şan, şöhret, para, hayranlar onun olur... Fatma Girik’i hangi sınıfa sokabilirsiniz. Bize kalırsa bu klasik sınıflamanın dışındadır Yeşilçam’ın mavi gözlü, açık sözlü Fato’su... Dışındadır, çünkü o şöhret olmak için çile çekmemiştir. Evet, sinemaya figüranlıkla başlamış, «Günahkar Baba» da, «Beş Hasta Var» da figüranlık yapmıştır, ama birden başrole fırlamış ve bir daha oradan aşağıya inmemiştir. Ama ne var, biliyor musunuz? Fatma Girik 'in asıl çilesi o zaman başlamıştır. Yeşilçam'da kadın yıldız öpüşmez, soyunmaz, makyajsız kamera karşısına geçmez, İstanb...

Turgut Özatay Evlendi

1964 yılını 1965'e bağlayan günlerdeyiz... İstanbul rıhtımına güzel bir Italyan gemisi yanaştı: «San Marco»... Gemiden çıkan turistler Istanbul'ın tarihi anıtlarını, tabiat güzellikleri görmek istiyorlar. Geminin merdivenlerinden iki İtalyan kızı iniyor. Tam o sırada Türk sinema dünyasının ünlü karakter oyuncusu Turgut Özatay da orada bir arkadaşını ziyarete gelmiş. Kızlardan İngilizce bileni Turgut'a, «Ayasofya'ya ne taraftan gidebiliriz?» dîye sordu. Turgut da bu iki turist kıza, «İsterseniz otomobilimle sizi oraya götürebilirim,» cevabını verdi. Biraz sonra üç kişi Ayasofya'nın 1500 yıllık kubbesi altında geziyordu. Genç kızlardan Cinzia Morigi adında olanı Fransızca biliyordu ve Urbino üniversitesinde felsefe doktorası yapıyordu. Cinzia, İtalya'ya gittikten sonra, pek beğendiği Turgut Özatay'a bir teşekkür mektubu yazdı. Turgut bu mektubu arkadaşı Vladimir Krasovsky'ye tercüme ettirdi. Mektuplaşma aylarca, hatta yıllarca devam etti. 1965 geçmi...

Orhan Gencebay'ın Spor Tutkusu

Spor adaleyi güçlendirmekle kalmaz, aynı zamanda beynin bütün fonksiyonlarını da güçlendirir, dolayısı ile iradeyi ve mantığı sağlamlaştırır.» Orhan Gencebay birbirinden ağır halterleri kaldırır, bisiklette pedal çevirip ter atarken, bir yandan da bunları söylüyordu. Sanatçının periyodik spor çalışmasını yaptığı aletli jimnastik salonunda bir yandan resim çekiyor, bir yandan da spor üzerine söyleşiyorduk. Orhan Gencebay, pek çok sinema sanatçısında bile olmayan atletik bir yapıya ve fiziğe sahipti ve bunu sürekli spor yapmaya borçlu olduğunu söylüyordu. Sanatçı sporla çocukluk yıllarından bu yana devam edegelen ilişkisini şöyle anlattı: «Samsun'da ortaokul ve lise sıralarında 5-6 yıl aralıksız vücut estetiği ve güreş çalıştım. Kondisyonum çok iyiydi. O yıllarda biraz da Jiu-Jitsu çalıştım ama, o zamanlar Uzakdoğu sporları ülkemizde henüz çok yeni idi. Bu yüzden o yönde pek fazla gelişemedim. Her zaman çok yürür ve çok koşardım. Bu, sadece bana özge bir davranış değildi....

Hülya Avşar Dostluğu Anlattı

Nükhet kalabalık sinema salonundan çıkarken iki saattir kapalı bir yerde kalmanın sıkıntısını hissetti içinde. Ama sonra güzel bir film seyretmenin mutluluğu her şeyi aldı götürdü. Dışarıda hafiften yağmur yağıyordu. Kıştan kalan bir gün bu bahar havasını alıp götürmüş, yerini serin, yağmurlu, kapalı bir güne bırakmıştı. Caddenin kalabalığına, otomobillerin oradan oraya koşuşturmalarına baktı. İçinde milyonlarca insanı barındıran bir şehirde yaşamdan bir kesit diye düşündü. Sonra düşünceleri o insanların üzerinde yoğunlaştı... Sevgiyle baktı herbirinin yüzüne ayrı ayrı. Yaşam, insanlar, içinde bulunduğu ortam, her şey güzeldi aslında. Ama bu bir bakış açısı değil miydi? İnsan nasıl bakarsa öyle görmez miydi çevresini, öyle algılamaz mıydı çevresindeki olayları? Başını kaydırdı, gökyüzüne baktı. Serin yağmur damlaları yüzüne damladı, üşüdü, başını eğdi. Sonra bu hareketi caddenin tam ortasında yaptığını farketti. Kendi kendine güldü. Önündeki yol uzundu. Hızlanan yağmurla bi...