Ana içeriğe atla

Mine Mutlu'nun Yıldızı Kayıyor

Yazı vardır bir çırpıda yazılır, daktilonun başına oturmakla kalkmak bir olur. Yazı vardır insanı çekmez. iter Tuşlar biribiriyle yarışmak için beyninden işaret bekleyen parmakların altında ağırlaştıkça ağırlaşır, insanın canı tuşlara vurmak, bembeyaz kağıdın üzerine a'ları, b’Ieri, c'leri sıralamak isteme; Ama yazacaksınız, yazmalısınız, göreviniz bu sizin..
İşte yine madeni harfler bir saat dakikliği ile vurmuyor merdanedeki kağıda.. Nasıl vursun, bu tuşlar bir yaldızın en kritik günlerini yaşadığın: duyuracak hayranlanna; isminin başma yıldız sıfatını alan bir artistin yavaş yavaş kaymakta olduğunu bildirecek okuyanlara.. Bembeyaz kağıdın üzerinde alfebenin harfleri sıralanmıyor. Ama sıralanması lazım. Yazmalıyım. Görevim bu benim...
BİR EMİNE ÖZATMACA VARDIR
Galiba bu Türk sinemasına has bir kuraldır. Düne kadar çevresindekilerden başka hiç kimsenin tanımadığı bir insan artist olduktan, hele hele yıldız olduktan sonra, eski günlere pek dönmek istemez. Mine Mutlu da bu kuralı bozmayanlardan... Bildiğimiz asıl adının Emine, soyadının Özatmaca olduğudur. 1948 yılının karlı bir kasım gecesi İstanbul'da doğmuştur..
Ailesi oldukça fakirdir Emine Özatmaca'nın. Ama yaşı icabı fakirlik kelimesini bilmediği için mesuttur. Mahallede, arnavut kaldırımlarda şen çığlıklar atarak dolaşır...
Yıl 1952... Emine Özatmaca annesi ve babası ile Isparta'ya gitmiştir. Hayatın ilk darbesini burada yer 4 yaşındaki küçük Emine. Babası evi tertetmıştir. Kahrolur... Günlerce ağlar... Sokağa adımını atamaz... Sonra unutur her şeyi, yavaş yavaş kendini bulur ve günler akıp gider... ilkokula gider, bitirir, ortaya devam eder. Orta da biter. Büyümüştür Emine, serpilmiş, güzelleşmiştir. Çocukluktan genç kızlığa giden köprünün üzerinde emin adımlarla yürümektedir. Isparta, Şehit Ali Kalmaz Lisesi'nin en güzel öğrencilerindendir..
Fakat birden olanlar olur. Lisenin ikinci yılında öğrenimi terkeder Emine Uzatmaca. Niçin? Bilinmez... Artık o bir genç kızdır. Isparta'nın delikanlılarının bir numaralı gelin adayıdır...
MİNE MUTLU DOĞUYOR
Yıllar sonra Emine Özatmaca'yı İstanbul'da görürürüz. isminin başındaki «E» yi atmış, soyadını «Mutlu» olarak değiştirmiş, kendine mutlu bir son hazırlamak için Perde Mecmuası'nın açtığı sinema yarışmasına girmiştir. Takvimler 1966 yılını göstermektedir ve bu yıl sinema sanatçıları ansiklopedilerine «Mine Mutlu'nun sinema artistliğine başladığı yıl» olarak geçecektir...
Yarışmada birinciliği kazanır Mine Mutlu. Dünyalar onundur.. Sinema artisti olmuştur. Şimdi iş beyazperdede hünerini göstermeye kalmıştır.
İlk defa «Ben Bir Kanun Kaçağıyım» filmiyle kameraya merhaba der... Rolü ufaktır, fakat günün birinde büyüyeceğini düşünerek ümitsizliğe kapılmaz. Filimler filimleri kovalar.. Fakat hep ikinci üçüncü sınıf filimlerde rol almaktadır. Bir türlü atağa kalkamamakta, adını yıldız isimler arasında yazdıramamaktadır. Yavaş yavaş ümitsizliğe kapılır. Sonra ümitsizlik yerini bocalamaya terkeder. Hapisaneden yeni tahliye olmuş mahkûmlar gibi hangi kapıyı çalsa, kapı yüzüne kapanmakta, yaşadığı hareketli, hareketli olduğu kadar dedikodulu ve skandalh hayat yüzünden de etrafındaki çember gittikçe daralmaktadır. Fakat insaflı davranıp o günlerin Mine Mutlu'sunu fazla suçlamamak gerekir. Zira o günlerde Mine Mutlu parasız ve yalnızdır. Varmak istediği hedefe erişememenin moral çöküntüsü içinde, bulunduğu ortam, girdiği yarışda her şeyden önce para, kuvvet ve moral istemektedir.
MİNE'NİN KORUYUCU MELEĞİ!
İşte sinemadan ümidini kesip de tüm Yeşilçam alemine karşı koyu bir kine büründüğü sırada Mine Mutlu'nun karşısına bir kurtarıcı melek çıkar! Bu kurtarıcı melek Kervan Film'in işletme müdürü rahmetli İbrahim Gözaydın'dır. Bir artistin yükselmesi için yapılacak şeylerin hepsini bilir. Parası vardır, kuvvetlidir, zekidir...
İbrahim Gözaydın Mine Mutlu adının niçin afişlerin en üzerine yazılmadığını şıp diye keşfeder.. Kabahat Mine Mutlu'da değil, bumundadır. Burnu kaim, yayık ve hafif gaga şeklindedir Mine'nin. Bu da ağzının görünüşünü bir acaipleştirmekte, Mine'yi çirkin göstermektedir.
İbrahim Gözaydın'ın fark ettiği kusur hemen o hafta düzeltilir. Mine Mutlu bıçak altma yatar. Hayret ki ne hayret!.. Ne de değişmiştir Mine Mutlu.. Burnu, ağzı bir başka güzelleşmiş, yüzüne bambaşka bir hava gelmiştir. Artık Yeşilçam'ın aranan kadınıdır Mine.. Prodüktörler peşinde koşmakta, adı günbegün afişlerin üst sıralarına doğru süratle yol almaktadır. Fiyatı artmıştır, şöhreti artmıştır, geleceğe güvenle bakmakta, her gittiği yerde etrafı hayran çemberleri ile kuşatılmaktadır. İyi bir menejeri, hamisi vardır ve bu hami, kanatlarım Mine Mutlu' nun üzerine germiş, onu kısa zamanda Yeşilçam'ın aranan kadını, Türk sinemasının beşinci, hatta bir ara dördüncü kadını durumuna getirmiştir.
DÜŞÜŞ BAŞLIYOR
İnsanlar şu «şöhret hummasına» tutulmasalar ne olur sanki?.. En tehlikeli mikroptan daha tehlikeli, yıllanmış şaraptan daha baş dön dürücu olan bu hastalığın virisünü kendi elleriyle içlerine almasalar olmaz mı? Olmuyor ki herhalde, zirveye çıkmış, ya da çıkmak üzere olan çok artistin kanma giriyor...
Mine Mutlu da kendini bu hastalığın pençesinden kurtaramayanlardandır. Şöhret humması başım döndürmüş, damarlarındaki kanı daha hızlı döndürmeye başlamıştır. Bir şeyler yapmalıdır. Yapar.. İlk darbeyi İbrahim Gözaydın'a, kendisini yoktan var eden insana vurur.. Onu en tehlikeli yerinden, kalbinden yaralar. Prodüktör - rejisör Eerker İnanoğlu ile flörte başlar...
Yaşlıdır İbrahim Gözaydın, hayli yaşlı.. Kalbi, bu ihanete dayanamaz ve güneşli bir kış günü duruverir.. Cebinde birkaç yüz lira para, Mine'nin resmi ve içi dolu bir tabancadan başka bir şey yoktur. Rivayet edilir ki o gece İbrahim Gözaydın'ın kalbi bu acıya dayanabilseydi Mine'yi vuracak, sonra da kendini öldürecekti...
İnsanlar bir kere hata yapmaya görsün- Arkası gelir. Çorap söküğü gibi. Bu Mine Mutlu'da da böyle olur.. Önce Berker İnanoğlu'na yar olmaz, Antalyalı milyonerlerden, evli ve iki çocuk babası Cengiz Konuk'a gönlünü kaptırır. Sonra onun yerini Engin Çağlar alır.. Başbaşa tenha köşelerde gezip Tozmalar, düğün yapılmadan Avrupa'da yaşanan balayı.. Ve sonra başkaları..
Şöhret grafiği yaşadığı hızlı hayatla ters orantılı olarak düşmektedir Mine'nin. Artık Yeşilçam'ın aranan kadım değil, skandaller kadınıdır, maceraların kadınıdır. Gülgün Ok'un eski eşi rejisör Semih Evin'le kısa süren flört ve tekrar Cengiz Konuk'a dönüş. «Cengiz'le evleneceğim,» demekte her yerde bu evlilik türküsünü söylemektedir. Ama nasıl evlenecektir? Cengiz Konuk karısından resmen ayrılmamıştır ki...
3 TEHLİKELİ ADIM
Takvimler 1970 yılının temmuz sonunu, ağustos başını göstermektedir. Mine Mutlu sinema hayatının sonu olabilecek 3 tehlikeli adım daha atar. Ve işte bu 3 tehlikeli adım da bizi bu yazıyı yazmaya zorlar.. Yeşilçam ordusundan bir yıldız daha eksilmesin diye, Mine kendisine yazık etmesin diye zorlar.. Mine Mutlu bir sinema artisti için en tehlikeli oyunu İzmir'de oynamış, bir aşk macerası uğruna Cengiz Batuhan'ın kameramanlığım ve prodüktörlüğünü yaptığı, başrolü Tamer Yiğit'in oynadığı filmi hiçbir sebep göstermeksizin yanda bırakmış, setten kaçmış, filmin prodüktörünü yüzbinlerce lira zarara sokmuştur.
İki üç gün geçmez Mine iki tehlikeli adımı birden atar. Bir çok artistin sonu olan hatayı o da işlemiş, bir filim şirketi kurmaya, yani patroniçe olmaya karar vermiştir. Ve sahneye çıkmayı, şarkıcı olmayı düşünmektedir.. Önünde İzmir'den gelen bir mukavele vardır. Kısa zamanda çok para kazanmak hırsı onu da kuvvetli pençesine almıştır. Ve Mine Mutlu, perdede rol yapmakla, seyircinin karşısına çıkmanın ayni şeyler olmadığmı düşünmeden, kendini iyice tartmadan, kulaklarını paranın o tarif edilmez tatlı şıkırtısıyla doldurup İzmir’den gelen teklife, «Evet,» der. Sinemadaki şansını, burun ameliyatı ile düzelten şansını kendi ayağı ile çelmeler. Evet Mine Mutlu 3 tehlikeli adım atmıştır. Bu üç tehlikeli adım onun sinemadaki şöhretine 3 darbe daha indirmiş, bizi de, onu ikaz etmek için daktilonun başına itmiştir.

Yoktan var olmuş bir yıldız, iğne değdirilmiş bir balon gibi gözlerinizin önünde sönüp gittiğini, pırıl pırıl parlayan Yeşilçam semalarından meçhullere kaydığını görmek ne kadar acı.. Ama ondan da acısı var!. O yıldızın, o sönmekte olan yıldızın, yazdığınız yazılardan, kahrola ola sıraladığınız cümlelerden ders almayabileceğim düşünmek...(diğer haberler için aşağıdaki linke tıklayın)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kartal Tibet'le Bıyık Üzerine

Bıyık deyip geçmeyin hemen... Burnun hemen dibinde başlayıp üst dudağa paralel siyah bir çizgi çizen «bıyık» dediğimiz nesne cins cinstir, çeşit çeşittir. Kaytan bıyık vardır, pala bıyık vardır, badem bıyık vardır, pos bıyık vardır, douglas bıyık vardır, hatta pis bıyık bile vardır. Anlayacağınız hanımların biçim biçim, renk renk, çeşit çeşit saçları ve dahi saç modelleri varsa, biz erkeklerin de «bıyık» avantajı var. Üstelik bizimki öyle berberdi, kuafördü gibi beklemeli, masraflı değil. Bir makas, küçük bir ayna bıyığınıza istediğiniz biçimi vermek için yeter de artar bile! Şimdi, durup dururken bu bıyık meselesinden söz açışımız elbette sebepsiz değil. Biraz ilerimizde filim çevriliyor. O sahnenin çekimi biter bitmez Kartal Tibet yanımıza gelecek ve onunla «bıyıktan» bahsetmeye başlayacağız. Zihni temrin bizimkisi yani... Evet, sahne bitiyor, Kartal Tibet rejisörden izin alıp yanımıza doğru yürümeye başlıyor. Geldi... oturuyor... KARTAL TİBET VE BIYIK Kartal Tibet’te «bıy...

Fatma Girik'in Çıplaklıktaki Cömertliği

Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi sinemaya da muhtelif yollardan gelinir; gelenlerin çoğu şöhret olup bol paraya kavuşma hayalini içlerinde bir virüs olarak taşıyarak silinip kaybolurlar, bir kısmı daha ilk edimini attığında önündeki bütün kapıları ardına kadar açık bulup zahmetsizce merdivenleri tırmanır; kimi dert çeker, çile çeker ama, direnir, şansını bekar. Şans günün birinde ona gülünce her şey birden ışıldar, şan, şöhret, para, hayranlar onun olur... Fatma Girik’i hangi sınıfa sokabilirsiniz. Bize kalırsa bu klasik sınıflamanın dışındadır Yeşilçam’ın mavi gözlü, açık sözlü Fato’su... Dışındadır, çünkü o şöhret olmak için çile çekmemiştir. Evet, sinemaya figüranlıkla başlamış, «Günahkar Baba» da, «Beş Hasta Var» da figüranlık yapmıştır, ama birden başrole fırlamış ve bir daha oradan aşağıya inmemiştir. Ama ne var, biliyor musunuz? Fatma Girik 'in asıl çilesi o zaman başlamıştır. Yeşilçam'da kadın yıldız öpüşmez, soyunmaz, makyajsız kamera karşısına geçmez, İstanb...

Turgut Özatay Evlendi

1964 yılını 1965'e bağlayan günlerdeyiz... İstanbul rıhtımına güzel bir Italyan gemisi yanaştı: «San Marco»... Gemiden çıkan turistler Istanbul'ın tarihi anıtlarını, tabiat güzellikleri görmek istiyorlar. Geminin merdivenlerinden iki İtalyan kızı iniyor. Tam o sırada Türk sinema dünyasının ünlü karakter oyuncusu Turgut Özatay da orada bir arkadaşını ziyarete gelmiş. Kızlardan İngilizce bileni Turgut'a, «Ayasofya'ya ne taraftan gidebiliriz?» dîye sordu. Turgut da bu iki turist kıza, «İsterseniz otomobilimle sizi oraya götürebilirim,» cevabını verdi. Biraz sonra üç kişi Ayasofya'nın 1500 yıllık kubbesi altında geziyordu. Genç kızlardan Cinzia Morigi adında olanı Fransızca biliyordu ve Urbino üniversitesinde felsefe doktorası yapıyordu. Cinzia, İtalya'ya gittikten sonra, pek beğendiği Turgut Özatay'a bir teşekkür mektubu yazdı. Turgut bu mektubu arkadaşı Vladimir Krasovsky'ye tercüme ettirdi. Mektuplaşma aylarca, hatta yıllarca devam etti. 1965 geçmi...

Orhan Gencebay'ın Spor Tutkusu

Spor adaleyi güçlendirmekle kalmaz, aynı zamanda beynin bütün fonksiyonlarını da güçlendirir, dolayısı ile iradeyi ve mantığı sağlamlaştırır.» Orhan Gencebay birbirinden ağır halterleri kaldırır, bisiklette pedal çevirip ter atarken, bir yandan da bunları söylüyordu. Sanatçının periyodik spor çalışmasını yaptığı aletli jimnastik salonunda bir yandan resim çekiyor, bir yandan da spor üzerine söyleşiyorduk. Orhan Gencebay, pek çok sinema sanatçısında bile olmayan atletik bir yapıya ve fiziğe sahipti ve bunu sürekli spor yapmaya borçlu olduğunu söylüyordu. Sanatçı sporla çocukluk yıllarından bu yana devam edegelen ilişkisini şöyle anlattı: «Samsun'da ortaokul ve lise sıralarında 5-6 yıl aralıksız vücut estetiği ve güreş çalıştım. Kondisyonum çok iyiydi. O yıllarda biraz da Jiu-Jitsu çalıştım ama, o zamanlar Uzakdoğu sporları ülkemizde henüz çok yeni idi. Bu yüzden o yönde pek fazla gelişemedim. Her zaman çok yürür ve çok koşardım. Bu, sadece bana özge bir davranış değildi....

Hülya Avşar Dostluğu Anlattı

Nükhet kalabalık sinema salonundan çıkarken iki saattir kapalı bir yerde kalmanın sıkıntısını hissetti içinde. Ama sonra güzel bir film seyretmenin mutluluğu her şeyi aldı götürdü. Dışarıda hafiften yağmur yağıyordu. Kıştan kalan bir gün bu bahar havasını alıp götürmüş, yerini serin, yağmurlu, kapalı bir güne bırakmıştı. Caddenin kalabalığına, otomobillerin oradan oraya koşuşturmalarına baktı. İçinde milyonlarca insanı barındıran bir şehirde yaşamdan bir kesit diye düşündü. Sonra düşünceleri o insanların üzerinde yoğunlaştı... Sevgiyle baktı herbirinin yüzüne ayrı ayrı. Yaşam, insanlar, içinde bulunduğu ortam, her şey güzeldi aslında. Ama bu bir bakış açısı değil miydi? İnsan nasıl bakarsa öyle görmez miydi çevresini, öyle algılamaz mıydı çevresindeki olayları? Başını kaydırdı, gökyüzüne baktı. Serin yağmur damlaları yüzüne damladı, üşüdü, başını eğdi. Sonra bu hareketi caddenin tam ortasında yaptığını farketti. Kendi kendine güldü. Önündeki yol uzundu. Hızlanan yağmurla bi...