Ana içeriğe atla

Zeynep Aksu Hemşirelik Yapıyor

Herkesin işi dışında bir şeye merakı olur ya, Zeynep Aksu’nun merakı da hemşirelik. Ne zaman konu açılsa Zeynep Aksu başta hemşireleri, sonra da doktorları metheder. Hatta onun bu huyunu bilenler arada bir şaka yollu takılırlar, Neyzen Tevfik'in «Midemi tıp tepti benim!» mısraıyle başlayan şiirini ortaya getirip, doktorlar ve tıp üzerine düzülmüş fıkralarla Zeynep Aksu’yu kızdırmaya çalışırlar. Siz işte o zaman görün Zeynep Aksu'yu. Huyu icabı sesini fazla yükseltemez, karşısındakini kırmaktan çekinir, ama yine de «meslekdaşlarım» müdafaa eder:
- «Öyle demeyin» der. «Allah muhtaç etmesin, ama hiçbirini de başımızdan eksik etmesin. Ameliyathaneye giren bir operatörü düşünün. İnsanı kesiyor, biçiyor ve zavallıcığı ıstırabından kurtarmaya çalışıyor. Bir doktorun verdiği ilaçlar gece uykularını bile yitirmiş hastayı hayata iade ediyor, hemşirelerin şefkati acı içinde kıvranan insanların yarasına merhem oluyor.»
Şimdi, «Peki her şeyi anladık ama Zeynep Aksu neden doktorların, hemşirelerin fahri avukatlığını yapıyor.» diyeceksiniz. Efendim, meselenin aslı şu: Zeynep Aksu aslında bir «fahri hemşire..» Haftanın belirli günlerini, tabii eğer çevrilecek filmi yoksa, genellikle hastanede geçiriyor. Çoğu defa sırtına hemşire elbisesini , giyip onlara yardım ediyor, hastalara moral veriyor. Geçenlerde ona biz de refakat ettik. Zeynep
Aksu ile birlikte Zeynep Kamil Hastanesine gittik. Burası Zeynep için diğer hastanelerden epey farklı. Nasıl olmasın? 1949 yılının 1 kasımında dünyaya burada açmış gözlerini. Onun doğduğu bina şimdi okuldaki genç hemşirelerin yatakhanesi olarak kullanılıyor.
Hastanede Zeynep Aksu’yu büyük bir ilgiyle karşıladılar. Her zamanki sözleri bir daha tekrarladılar. «Günübirliğine de olsa, sizin, bizim hastanede hemşire oluşunuz hastalarımızın morali üzerinde olumlu etki yaratıyor,» dediler.
Sonra... Sonra ayda üç, beş defa tekrarlanan, bizim için çok enteresan olan bir çalışma başladı Zeynep Aksu için. Hemen beyazlara bürünüp işe koyuldu. Küçük hastalara masallar söyledi, doğum yapmış genç annelerin morallerini takviye etti, onlara sinema anılarını anlattı, diğer hemşirelerle birlikte «erken doğum odasına» girdi, hastalara ilaçlarını taşıdı ve böylece akşamı etti. Sonra üstündeki hemşire elbiselerini, beyaz gömleğini, kepimi çıkarıp meslektaşlarıyla (!) tek tek vedalaştı ve arkasında büyük bir sempati halesi bırakarak evine doğru yola çıktı.
Arabada sanki sabahtan akşama kadar çalışan o değilmiş gibi sakindi. Bunu kendisine söyleyince güldü:

- «Gerçekten öyle» dedi... «Hastalarla ilgilenmek, onların acısının dinmesine yardımcı olabilmek beni ne kadar mutlu ediyor bilemezsiniz.. İnanın yorulmuyorum, dinlemiyorum...»...(diğer haberler için aşağıdaki linke tıklayın)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kartal Tibet'le Bıyık Üzerine

Bıyık deyip geçmeyin hemen... Burnun hemen dibinde başlayıp üst dudağa paralel siyah bir çizgi çizen «bıyık» dediğimiz nesne cins cinstir, çeşit çeşittir. Kaytan bıyık vardır, pala bıyık vardır, badem bıyık vardır, pos bıyık vardır, douglas bıyık vardır, hatta pis bıyık bile vardır. Anlayacağınız hanımların biçim biçim, renk renk, çeşit çeşit saçları ve dahi saç modelleri varsa, biz erkeklerin de «bıyık» avantajı var. Üstelik bizimki öyle berberdi, kuafördü gibi beklemeli, masraflı değil. Bir makas, küçük bir ayna bıyığınıza istediğiniz biçimi vermek için yeter de artar bile! Şimdi, durup dururken bu bıyık meselesinden söz açışımız elbette sebepsiz değil. Biraz ilerimizde filim çevriliyor. O sahnenin çekimi biter bitmez Kartal Tibet yanımıza gelecek ve onunla «bıyıktan» bahsetmeye başlayacağız. Zihni temrin bizimkisi yani... Evet, sahne bitiyor, Kartal Tibet rejisörden izin alıp yanımıza doğru yürümeye başlıyor. Geldi... oturuyor... KARTAL TİBET VE BIYIK Kartal Tibet’te «bıy...

Fatma Girik'in Çıplaklıktaki Cömertliği

Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi sinemaya da muhtelif yollardan gelinir; gelenlerin çoğu şöhret olup bol paraya kavuşma hayalini içlerinde bir virüs olarak taşıyarak silinip kaybolurlar, bir kısmı daha ilk edimini attığında önündeki bütün kapıları ardına kadar açık bulup zahmetsizce merdivenleri tırmanır; kimi dert çeker, çile çeker ama, direnir, şansını bekar. Şans günün birinde ona gülünce her şey birden ışıldar, şan, şöhret, para, hayranlar onun olur... Fatma Girik’i hangi sınıfa sokabilirsiniz. Bize kalırsa bu klasik sınıflamanın dışındadır Yeşilçam’ın mavi gözlü, açık sözlü Fato’su... Dışındadır, çünkü o şöhret olmak için çile çekmemiştir. Evet, sinemaya figüranlıkla başlamış, «Günahkar Baba» da, «Beş Hasta Var» da figüranlık yapmıştır, ama birden başrole fırlamış ve bir daha oradan aşağıya inmemiştir. Ama ne var, biliyor musunuz? Fatma Girik 'in asıl çilesi o zaman başlamıştır. Yeşilçam'da kadın yıldız öpüşmez, soyunmaz, makyajsız kamera karşısına geçmez, İstanb...

Turgut Özatay Evlendi

1964 yılını 1965'e bağlayan günlerdeyiz... İstanbul rıhtımına güzel bir Italyan gemisi yanaştı: «San Marco»... Gemiden çıkan turistler Istanbul'ın tarihi anıtlarını, tabiat güzellikleri görmek istiyorlar. Geminin merdivenlerinden iki İtalyan kızı iniyor. Tam o sırada Türk sinema dünyasının ünlü karakter oyuncusu Turgut Özatay da orada bir arkadaşını ziyarete gelmiş. Kızlardan İngilizce bileni Turgut'a, «Ayasofya'ya ne taraftan gidebiliriz?» dîye sordu. Turgut da bu iki turist kıza, «İsterseniz otomobilimle sizi oraya götürebilirim,» cevabını verdi. Biraz sonra üç kişi Ayasofya'nın 1500 yıllık kubbesi altında geziyordu. Genç kızlardan Cinzia Morigi adında olanı Fransızca biliyordu ve Urbino üniversitesinde felsefe doktorası yapıyordu. Cinzia, İtalya'ya gittikten sonra, pek beğendiği Turgut Özatay'a bir teşekkür mektubu yazdı. Turgut bu mektubu arkadaşı Vladimir Krasovsky'ye tercüme ettirdi. Mektuplaşma aylarca, hatta yıllarca devam etti. 1965 geçmi...

Orhan Gencebay'ın Spor Tutkusu

Spor adaleyi güçlendirmekle kalmaz, aynı zamanda beynin bütün fonksiyonlarını da güçlendirir, dolayısı ile iradeyi ve mantığı sağlamlaştırır.» Orhan Gencebay birbirinden ağır halterleri kaldırır, bisiklette pedal çevirip ter atarken, bir yandan da bunları söylüyordu. Sanatçının periyodik spor çalışmasını yaptığı aletli jimnastik salonunda bir yandan resim çekiyor, bir yandan da spor üzerine söyleşiyorduk. Orhan Gencebay, pek çok sinema sanatçısında bile olmayan atletik bir yapıya ve fiziğe sahipti ve bunu sürekli spor yapmaya borçlu olduğunu söylüyordu. Sanatçı sporla çocukluk yıllarından bu yana devam edegelen ilişkisini şöyle anlattı: «Samsun'da ortaokul ve lise sıralarında 5-6 yıl aralıksız vücut estetiği ve güreş çalıştım. Kondisyonum çok iyiydi. O yıllarda biraz da Jiu-Jitsu çalıştım ama, o zamanlar Uzakdoğu sporları ülkemizde henüz çok yeni idi. Bu yüzden o yönde pek fazla gelişemedim. Her zaman çok yürür ve çok koşardım. Bu, sadece bana özge bir davranış değildi....

Hülya Avşar Dostluğu Anlattı

Nükhet kalabalık sinema salonundan çıkarken iki saattir kapalı bir yerde kalmanın sıkıntısını hissetti içinde. Ama sonra güzel bir film seyretmenin mutluluğu her şeyi aldı götürdü. Dışarıda hafiften yağmur yağıyordu. Kıştan kalan bir gün bu bahar havasını alıp götürmüş, yerini serin, yağmurlu, kapalı bir güne bırakmıştı. Caddenin kalabalığına, otomobillerin oradan oraya koşuşturmalarına baktı. İçinde milyonlarca insanı barındıran bir şehirde yaşamdan bir kesit diye düşündü. Sonra düşünceleri o insanların üzerinde yoğunlaştı... Sevgiyle baktı herbirinin yüzüne ayrı ayrı. Yaşam, insanlar, içinde bulunduğu ortam, her şey güzeldi aslında. Ama bu bir bakış açısı değil miydi? İnsan nasıl bakarsa öyle görmez miydi çevresini, öyle algılamaz mıydı çevresindeki olayları? Başını kaydırdı, gökyüzüne baktı. Serin yağmur damlaları yüzüne damladı, üşüdü, başını eğdi. Sonra bu hareketi caddenin tam ortasında yaptığını farketti. Kendi kendine güldü. Önündeki yol uzundu. Hızlanan yağmurla bi...