Ana içeriğe atla

Anjelik'ten Bir Dosta Mektuplar

Bir toplantıda France - Soir ganin dedikodu yazarlarından Carmen Tessier ile tanışmıştım. Tanınmış yazar o gün bana Türkiye hakkında bir sürü soru sormuş ve anlattıklarım onu son derece şaşırtmıştı. Bakışlarında Türkiye hakkında duyduklarına inanmamış gibi bir hava vardı.
Geçenlerde Carmen Tessier ile tekrar karşılaşınca kadıncağız benimle sanki kırk yıllık dost gibi konuşmaya başladı:
- «Bakın» dedi. «Sizinle ilk konuştuğumuz gün Türkiye hakkındaki sözlerinize pek inanmamıştım. Fakat bir dostumdan aldığım mektupları okuduktan sonra yanlış düşündüğüm için sizi görüp özür dilemek istedim. Anlattıklarınızla, dostumun mektuplarında yazdıkları aynıydı. Ve inanır mısınız İstanbul’dan gelen bu mektuplardan sonra Türkiye'yi bayağı merak etmeye başladım. İlk fırsatta Türkiye'ye gidip, duyduklarımı yerinde görmek İstiyorum.»
Carmen Tessier böyle dedikten sonra, çantasından kalınca bir zarf çıkarttı, bana uzattı. Bu, adı geçen mektuplardı ve sinemanın ünlü Anjelik'i Michele Mercier tarafından kaleme alınmıştı. Genç kadın, «Paralı Askerler» filmini çevirmek için yaz ayları boyunca Türkiye'de kalmış, gördüklerini ve duyduklarını bir yakın dostu olan Carmen Tessier'ye yazmıştı.
Mektupları şöyle bir gözden geçireyim dedim. Michele Mercier, Paris'teki arkadaşına gönderdiği ilk mektubunda şöyle diyordu:
«Sevgili Carmen,
«İki günden beri Türkiye'deyim. Daha doğrusu öyle sanıyorum. Zira uçaktan iner inmez beni bir otomobile bindirdiler. Doğruca Hilton Oteli'ne geldik. İki gündür de oteldeki odamdan dışarı çıkmadım. Bu durumda Türkiye'nin, hele İstanbul’un nasıl bir yer olduğunu anlamama imkân olmadı. Yalnız odamın balkonunda oturup güzel manzarayı seyretmek pek hoşuma gitti. Avrupa ile Asya'yı ayıran İstanbul Boğazı’nın gece manzarası beni büyüledi. Kocamı kandırabilirsem, filim çalışmaları bittikten sonra burada biraz daha kalıp, İstanbul’u gezmek, yakından tanımak istiyorum.»
Michele Mercier, ikinci mektubunda otel odasındaki bekleme devresinin sona ermesine pek sevindiğini belirtiyor, şunları yazıyordu:
«Sevgili Dostum,
«Nihayet İstanbul'u gündüz gire görmek fırsatını buldum. Beni burada hiç kimse tanımaz zannediyordum, ama meğer ne kadar yanılmışım. Oteldeki kapıcılardan tut da, sokak satıcılarına kadar beni herkes tanıyor. Ama Michele Mercier olarak değil Anjelik olarak... Hatta bir, iki gazeteci bana Anjelik filimlerinin dışında başka filim çevirip çevirmediğimi bile sordu. Tabii ilk anda çok içerledim bu soruya. Ama Türkler o kadar sevimli ve cana yakın insanlar ki, onların hatalarına bile kızmak İnsanın içinden gelmiyor.
«İstanbul erkeklerinin bakışlarını hiç beğenmedim dersem inan ki yalan söylemiyorum. Yanlarından geçen kadınları mutlaka şöyle bir tepeden tırnağa süzüyorlar. Dillerinden bir şey anlamıyorum, ama galiba orada bir de kadınlara laf atıyorlar. Yalnız bu arada şunu da belirteyim: Türk erkeklerinin cazibesine hayran kaldım.
«Türk kadınlarına gelince... Son derece uysal ve zarif mahluklar. Tanıdığım kadarıyle İstanbul'daki kadınların çoğu okumuş, uyanık, genellikle genç kızlar yabancı dil biliyorlar. Yalnız erkeğin fazla tahakkümünden şikayetçi oldukları her hallerinden açıkça anlaşılıyor.
«Türk yemeklerine bayıldım. Allah, Türk kadınlarına sabır versin. O güzelim yemekleri yiyip de şişmanlamamaya İmkan var mı? Sofrada o içi pirinç dolu biberleri, tatlıları, dönen eti, pilavı, şişmanlamak korkusuyla yiyememek herhalde işkencelerin en büyüğü...»

Michele Mercier, Carmen Tessier’ye gönderdiği mektuplardan birinde de Türkier’in eski kıyafetlerini pek beğendiğini ve tuvalet niyetine giymek için işlemeli, uzun bir elbise satın aldığını yazmıştı. İzmir'i, Kuşadası'nı, Göreme’yi anlata anlata bitiremeyen, Efes harabelerine hayran kalan genç yıldızın, Türkiye'de en fazla şaştığı şeylerden biri, lokantalarda ıstakozun pek ucuza satılmasıydı. Mektuplardaki ifadesine bakılırsa, Michele Mercier, Türkiye'de doyasıya ıstakoz yemiş anlaşılan...(diğer haberler için aşağıdaki linke tıklayın)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kartal Tibet'le Bıyık Üzerine

Bıyık deyip geçmeyin hemen... Burnun hemen dibinde başlayıp üst dudağa paralel siyah bir çizgi çizen «bıyık» dediğimiz nesne cins cinstir, çeşit çeşittir. Kaytan bıyık vardır, pala bıyık vardır, badem bıyık vardır, pos bıyık vardır, douglas bıyık vardır, hatta pis bıyık bile vardır. Anlayacağınız hanımların biçim biçim, renk renk, çeşit çeşit saçları ve dahi saç modelleri varsa, biz erkeklerin de «bıyık» avantajı var. Üstelik bizimki öyle berberdi, kuafördü gibi beklemeli, masraflı değil. Bir makas, küçük bir ayna bıyığınıza istediğiniz biçimi vermek için yeter de artar bile! Şimdi, durup dururken bu bıyık meselesinden söz açışımız elbette sebepsiz değil. Biraz ilerimizde filim çevriliyor. O sahnenin çekimi biter bitmez Kartal Tibet yanımıza gelecek ve onunla «bıyıktan» bahsetmeye başlayacağız. Zihni temrin bizimkisi yani... Evet, sahne bitiyor, Kartal Tibet rejisörden izin alıp yanımıza doğru yürümeye başlıyor. Geldi... oturuyor... KARTAL TİBET VE BIYIK Kartal Tibet’te «bıy...

Fatma Girik'in Çıplaklıktaki Cömertliği

Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi sinemaya da muhtelif yollardan gelinir; gelenlerin çoğu şöhret olup bol paraya kavuşma hayalini içlerinde bir virüs olarak taşıyarak silinip kaybolurlar, bir kısmı daha ilk edimini attığında önündeki bütün kapıları ardına kadar açık bulup zahmetsizce merdivenleri tırmanır; kimi dert çeker, çile çeker ama, direnir, şansını bekar. Şans günün birinde ona gülünce her şey birden ışıldar, şan, şöhret, para, hayranlar onun olur... Fatma Girik’i hangi sınıfa sokabilirsiniz. Bize kalırsa bu klasik sınıflamanın dışındadır Yeşilçam’ın mavi gözlü, açık sözlü Fato’su... Dışındadır, çünkü o şöhret olmak için çile çekmemiştir. Evet, sinemaya figüranlıkla başlamış, «Günahkar Baba» da, «Beş Hasta Var» da figüranlık yapmıştır, ama birden başrole fırlamış ve bir daha oradan aşağıya inmemiştir. Ama ne var, biliyor musunuz? Fatma Girik 'in asıl çilesi o zaman başlamıştır. Yeşilçam'da kadın yıldız öpüşmez, soyunmaz, makyajsız kamera karşısına geçmez, İstanb...

Turgut Özatay Evlendi

1964 yılını 1965'e bağlayan günlerdeyiz... İstanbul rıhtımına güzel bir Italyan gemisi yanaştı: «San Marco»... Gemiden çıkan turistler Istanbul'ın tarihi anıtlarını, tabiat güzellikleri görmek istiyorlar. Geminin merdivenlerinden iki İtalyan kızı iniyor. Tam o sırada Türk sinema dünyasının ünlü karakter oyuncusu Turgut Özatay da orada bir arkadaşını ziyarete gelmiş. Kızlardan İngilizce bileni Turgut'a, «Ayasofya'ya ne taraftan gidebiliriz?» dîye sordu. Turgut da bu iki turist kıza, «İsterseniz otomobilimle sizi oraya götürebilirim,» cevabını verdi. Biraz sonra üç kişi Ayasofya'nın 1500 yıllık kubbesi altında geziyordu. Genç kızlardan Cinzia Morigi adında olanı Fransızca biliyordu ve Urbino üniversitesinde felsefe doktorası yapıyordu. Cinzia, İtalya'ya gittikten sonra, pek beğendiği Turgut Özatay'a bir teşekkür mektubu yazdı. Turgut bu mektubu arkadaşı Vladimir Krasovsky'ye tercüme ettirdi. Mektuplaşma aylarca, hatta yıllarca devam etti. 1965 geçmi...

Orhan Gencebay'ın Spor Tutkusu

Spor adaleyi güçlendirmekle kalmaz, aynı zamanda beynin bütün fonksiyonlarını da güçlendirir, dolayısı ile iradeyi ve mantığı sağlamlaştırır.» Orhan Gencebay birbirinden ağır halterleri kaldırır, bisiklette pedal çevirip ter atarken, bir yandan da bunları söylüyordu. Sanatçının periyodik spor çalışmasını yaptığı aletli jimnastik salonunda bir yandan resim çekiyor, bir yandan da spor üzerine söyleşiyorduk. Orhan Gencebay, pek çok sinema sanatçısında bile olmayan atletik bir yapıya ve fiziğe sahipti ve bunu sürekli spor yapmaya borçlu olduğunu söylüyordu. Sanatçı sporla çocukluk yıllarından bu yana devam edegelen ilişkisini şöyle anlattı: «Samsun'da ortaokul ve lise sıralarında 5-6 yıl aralıksız vücut estetiği ve güreş çalıştım. Kondisyonum çok iyiydi. O yıllarda biraz da Jiu-Jitsu çalıştım ama, o zamanlar Uzakdoğu sporları ülkemizde henüz çok yeni idi. Bu yüzden o yönde pek fazla gelişemedim. Her zaman çok yürür ve çok koşardım. Bu, sadece bana özge bir davranış değildi....

Hülya Avşar Dostluğu Anlattı

Nükhet kalabalık sinema salonundan çıkarken iki saattir kapalı bir yerde kalmanın sıkıntısını hissetti içinde. Ama sonra güzel bir film seyretmenin mutluluğu her şeyi aldı götürdü. Dışarıda hafiften yağmur yağıyordu. Kıştan kalan bir gün bu bahar havasını alıp götürmüş, yerini serin, yağmurlu, kapalı bir güne bırakmıştı. Caddenin kalabalığına, otomobillerin oradan oraya koşuşturmalarına baktı. İçinde milyonlarca insanı barındıran bir şehirde yaşamdan bir kesit diye düşündü. Sonra düşünceleri o insanların üzerinde yoğunlaştı... Sevgiyle baktı herbirinin yüzüne ayrı ayrı. Yaşam, insanlar, içinde bulunduğu ortam, her şey güzeldi aslında. Ama bu bir bakış açısı değil miydi? İnsan nasıl bakarsa öyle görmez miydi çevresini, öyle algılamaz mıydı çevresindeki olayları? Başını kaydırdı, gökyüzüne baktı. Serin yağmur damlaları yüzüne damladı, üşüdü, başını eğdi. Sonra bu hareketi caddenin tam ortasında yaptığını farketti. Kendi kendine güldü. Önündeki yol uzundu. Hızlanan yağmurla bi...