Ana içeriğe atla

Behiye Aksoy Nihayet "Evet" Dedi

Taksim'de, meydana bakan büyük apartmanlardan birinin beşinci katindayız. Gerçekten zevkle döşenmiş evinde Behiye Aksoy cevap veriyor:
- «Sesimi kaybetmem biraz mübalağalı bir haber... O gün sahneye çıktım, tam şarkıya başlayacağım, bir de baktım ki sesim gayet kısık çıkıyor. Hemen dinleyicilerimden özür dileyip sahneden çekildim. Önce Prof. Emin Burat'a, sonra da Prof. Muzaffer Öktem'e muayene oldum. Her iki hoca da 9 seneden beri sahnede olduğumu ve hiç dinlenmediğimi duyunca teşhisi koydular...»
O günlerde hafif bir grip geçirmekte olan Behiye Aksoy'un bu hastalığına bir de 9 yılın yorgunluğu eklenince ortaya basit bir «ses kısıklığı» vakası çıkmış. Behiye Aksoy'a bir müddet konuşmamak ve şarkı söylememek suretiyle sesini dinlendirmesi ve vitamin kürü yapması tavsiye edilmiş.
- «Bunlara rağmen kendi kendime 'Bir de Avrupa'daki doktorlara muayene olayım' dedim. Zürich'te daha önce Frank Sinatra ve Maria Callas gibi meşhurların seslerini tedavi eden Prof. Rudie'ye müracaat ettim. Dünyaca meşhur bu profesör de bana Türkiye'deki meslektaşlarının tavsiyelerini hemen hemen kelimesi kelimesine tekrarladı.»
İlacı «hiç konuşmamak» olan bir hastalığa yakalanmak kadınlar için daha zor olsa gerek, ama Behiye Aksoy bu zorluğun üstesinden gelmeyi bilmiş. Bugün sesi, eskisinden farksız, pürüzsüz, pırıl pırıl...
- «Hastalığın faydalısı olur mu? Demeyin. Bence, bu hastalık faydalı oldu. 9 yıldan beri dinlenememiştim. Hem onun acısını çıkardım, hem de ta oralara kadar gitmişken birkaç elbise daha aldım.»
Behiye Aksoy’un konuşurken laf arasına sıkıştırıverdiği «birkaç elbise alıverdim» sözü ona tam 20.000 liraya patlamış. Resim çektirmek için 'o' elbiselerden birini giymek üzere gittiği zaman gözümüz sehpanın üzerindeki notalara ilişti. Bir, iki yeni şarkının notasını kaldırınca altta bir defter gördük. Defterde adı, soyadı: Behiye Aksoy.
Okulu: Taksim Belediye.
Sınıfı: Solist yazılıydı.
Resimler çekildi, tekrar oturduk. Bu defa konumuz sinema.
- «Bu yıla kadar pek çok filim teklifi aldım, ama korkudan kabul edemiyordum.»
- «Niye korkuyordunuz? Sizce sinema oyunculuğunun ne gibi tehlikeleri vardı?»
- «Ne bileyim ben. Yapamam zannediyordum. Son teklif kıramayacağım bir yerden geldi. Bunca yıllık terzim Mualla Hanım yapımcılığa başlamış. 'Onu, bunu bilmem Behiye'ciğim. Bu işi sen, en az kendinden evvelkiler kadar başarırsın' dedi.»
Anlaşılan bu yıla kadar Behiye Aksoy da yapılan her teklifi reddederken uzun uzun düşünmüş. Bu 'uzun düşüncelerin' hazırladığı ortamda en yeni filim teklifi kıramayacağı bir yerden gelince o da biraz çekimser, biraz istekli 'peki' demiş. Prensipte anlaşmışlar. Filmi, senaryosunu da yazacak olan rejisör Metin Erksan yönetecekmiş. Mualla Hanım çıktığı Avrupa seyahatinden döner dönmez filmin çekimine başlanacakmış.

Bu kadar 'mış' arasında bugünden belli olan bir şey var. Bugün sahnelerin bir numaralı kadın solisti Behiye Aksoy da meslektaşlarının açtığı yola giriyor, o da perde - sahne trafiğine katılıyor...(diğer haberler için aşağıdaki linke tıklayın)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kartal Tibet'le Bıyık Üzerine

Bıyık deyip geçmeyin hemen... Burnun hemen dibinde başlayıp üst dudağa paralel siyah bir çizgi çizen «bıyık» dediğimiz nesne cins cinstir, çeşit çeşittir. Kaytan bıyık vardır, pala bıyık vardır, badem bıyık vardır, pos bıyık vardır, douglas bıyık vardır, hatta pis bıyık bile vardır. Anlayacağınız hanımların biçim biçim, renk renk, çeşit çeşit saçları ve dahi saç modelleri varsa, biz erkeklerin de «bıyık» avantajı var. Üstelik bizimki öyle berberdi, kuafördü gibi beklemeli, masraflı değil. Bir makas, küçük bir ayna bıyığınıza istediğiniz biçimi vermek için yeter de artar bile! Şimdi, durup dururken bu bıyık meselesinden söz açışımız elbette sebepsiz değil. Biraz ilerimizde filim çevriliyor. O sahnenin çekimi biter bitmez Kartal Tibet yanımıza gelecek ve onunla «bıyıktan» bahsetmeye başlayacağız. Zihni temrin bizimkisi yani... Evet, sahne bitiyor, Kartal Tibet rejisörden izin alıp yanımıza doğru yürümeye başlıyor. Geldi... oturuyor... KARTAL TİBET VE BIYIK Kartal Tibet’te «bıy...

Turgut Özatay Evlendi

1964 yılını 1965'e bağlayan günlerdeyiz... İstanbul rıhtımına güzel bir Italyan gemisi yanaştı: «San Marco»... Gemiden çıkan turistler Istanbul'ın tarihi anıtlarını, tabiat güzellikleri görmek istiyorlar. Geminin merdivenlerinden iki İtalyan kızı iniyor. Tam o sırada Türk sinema dünyasının ünlü karakter oyuncusu Turgut Özatay da orada bir arkadaşını ziyarete gelmiş. Kızlardan İngilizce bileni Turgut'a, «Ayasofya'ya ne taraftan gidebiliriz?» dîye sordu. Turgut da bu iki turist kıza, «İsterseniz otomobilimle sizi oraya götürebilirim,» cevabını verdi. Biraz sonra üç kişi Ayasofya'nın 1500 yıllık kubbesi altında geziyordu. Genç kızlardan Cinzia Morigi adında olanı Fransızca biliyordu ve Urbino üniversitesinde felsefe doktorası yapıyordu. Cinzia, İtalya'ya gittikten sonra, pek beğendiği Turgut Özatay'a bir teşekkür mektubu yazdı. Turgut bu mektubu arkadaşı Vladimir Krasovsky'ye tercüme ettirdi. Mektuplaşma aylarca, hatta yıllarca devam etti. 1965 geçmi...

Fatma Girik'in Çıplaklıktaki Cömertliği

Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi sinemaya da muhtelif yollardan gelinir; gelenlerin çoğu şöhret olup bol paraya kavuşma hayalini içlerinde bir virüs olarak taşıyarak silinip kaybolurlar, bir kısmı daha ilk edimini attığında önündeki bütün kapıları ardına kadar açık bulup zahmetsizce merdivenleri tırmanır; kimi dert çeker, çile çeker ama, direnir, şansını bekar. Şans günün birinde ona gülünce her şey birden ışıldar, şan, şöhret, para, hayranlar onun olur... Fatma Girik’i hangi sınıfa sokabilirsiniz. Bize kalırsa bu klasik sınıflamanın dışındadır Yeşilçam’ın mavi gözlü, açık sözlü Fato’su... Dışındadır, çünkü o şöhret olmak için çile çekmemiştir. Evet, sinemaya figüranlıkla başlamış, «Günahkar Baba» da, «Beş Hasta Var» da figüranlık yapmıştır, ama birden başrole fırlamış ve bir daha oradan aşağıya inmemiştir. Ama ne var, biliyor musunuz? Fatma Girik 'in asıl çilesi o zaman başlamıştır. Yeşilçam'da kadın yıldız öpüşmez, soyunmaz, makyajsız kamera karşısına geçmez, İstanb...

Orhan Gencebay'ın Spor Tutkusu

Spor adaleyi güçlendirmekle kalmaz, aynı zamanda beynin bütün fonksiyonlarını da güçlendirir, dolayısı ile iradeyi ve mantığı sağlamlaştırır.» Orhan Gencebay birbirinden ağır halterleri kaldırır, bisiklette pedal çevirip ter atarken, bir yandan da bunları söylüyordu. Sanatçının periyodik spor çalışmasını yaptığı aletli jimnastik salonunda bir yandan resim çekiyor, bir yandan da spor üzerine söyleşiyorduk. Orhan Gencebay, pek çok sinema sanatçısında bile olmayan atletik bir yapıya ve fiziğe sahipti ve bunu sürekli spor yapmaya borçlu olduğunu söylüyordu. Sanatçı sporla çocukluk yıllarından bu yana devam edegelen ilişkisini şöyle anlattı: «Samsun'da ortaokul ve lise sıralarında 5-6 yıl aralıksız vücut estetiği ve güreş çalıştım. Kondisyonum çok iyiydi. O yıllarda biraz da Jiu-Jitsu çalıştım ama, o zamanlar Uzakdoğu sporları ülkemizde henüz çok yeni idi. Bu yüzden o yönde pek fazla gelişemedim. Her zaman çok yürür ve çok koşardım. Bu, sadece bana özge bir davranış değildi....

Ajda Pekkan Konuşuyor

Kimisine göre Eurovision yenilgisinin getirdiği bunalımdan kimisine göre aşk ilişkilerindeki çıkmazdan büyük bir bunalıma itilmişti. Kimseyle görüşmek istemiyor, giderek kilo veriyor, gülmeyen yüzü, kuşkulu bakışlarıyla çok zaman bilinçsiz ve yanlış davranışlarda bulunuyordu. Bu sıkıntılı dönemini atiatamayacağım anlayınca her şeyi bırakıp kaçmak istedi. Günün birinde uçağa atladığı gibi Türkiye'den uçup gitti... Bazıları Londra'da olduğunu söylüyordu Ajda'nın... Ama kesin olarak kimsenin bildiği bir şey yoktu. Bir hafta Paris'te görülüyor, sonra Cenevre'de veya Zürih'de olduğundan söz ediliyordu. Beili ki, sıkıntısı, problemleri ülkesini terketmekle geçmemişti. Yerinde duramıyor, bir şeyler arıyor, aradığını bulamıyordu... İşte o günlerde ansızın bir akşam saatinde SES'e telefon etmişti Ajda... «Unutmak ve unutturmak istiyorum. Bıktım, usandım... En az altı ay gelmeyeceğim Türkiye'ye... Müziği seviyorum. 17 yıllık çocuğum benim. Kuşkusuz müzikten...