Ana içeriğe atla

Cüneyt Arkın'ın 1.5 Milyonluk Filmi

«Dramatik Cinemascope denemeleri Elia Kazan gibi bir elde bile neticeye pek yaklaşamadığından bu sistemin normal perdelerin yerini almaları pek beklenemez. Fakat 'Brigadoon', 'Land of Pharaohs' gibi filimlerden anlaşılacağı üzere müzikal yahut tarihi fiiimlerde, yahut öbür kostüm filimlerinde normal perdeden daha etkili olduğu söylenebilir.»
15 nisan 1956 tarihinde çıkan 'Sinema' dergisinden aldığımız yukarıdaki paragrafın çok büyük bir özelliği vardır. Bu yazıyı o yılların önde gelen sinema eleştiricilerinden Halit Refiğ kaleme almıştı. Aynı Halit Refiğ aradan 14 yıl geçtikten sonra Türk filimciliğinin «ilk renkli cinemascope» deneyi olan ve geçtiğimiz hafta çekimine başlanan «Kalbimin Sahibi» filminin rejisörüdür. Dahası da var: «Kalbimin Sahibi» tarihi bir filimdir.
DÜNYA SİNEMASINDA CİNEMASCOPE
Bilirsiniz, «Cinemascope» bir geniş perde sistemidir. Çok basit bir tarifle sistem şöyle işler: Kameraya «anamorfozcu» mercek takılır. Bu mercek geniş açıdaki resmi daraltarak çeker. Aynı filim gösterilirken bu defa da göstericiye bir anamorfozcu mercek takılır. Bu mercek daralmış görüntüyü genişleterek perdeye yansıtır. Böylece sinema perdesinin klasik boyutları değişir, sinemaseverler filmi daha geniş bir perdede seyretmeye başlarlar Cinemacope'un babası Fransız bilgini Prof. Chretien'dir. Onun 1925 yılında bulduğu «Hypergonar» (Cinemascope sisteminde kullanılan merceklerin adı) önce Autant - Lara'nın İlgisini çekmiş ve bu ünlü rejisör 1927 yılında «Construire un Feu» adlı deneysel bir filim çevirmiştir. 1953’te Century - Fox şirketinin başkanı olan Skouras, Hypergonar’ın kullanma hakkını Profesör Chretien'den satın almış, bu sistemi geliştirerek isim babası olmuş ve «Cinemascope» adını alan sistemle çevrilen ilk filim olan «The Robe» (Lata) 16.9. 1953 tarihinde gösterilmeye başlanmıştır. Hepsi de sonuçta normal perdenin boyutlarını genişleten ve «geniş perde sistemleri» adı altında toplanabilecek olan «Cinerama», «Cinemascope», «Vistavision», «Todd - AO» gibi sistemlerin içinde en çok kullanılanı «Cinemascope» olmuştur. Bunun sebebi basittir: Cinemascope bir yenilik olmasına mukabil «yeni masraflar» getirmemektedir. Filmin çekiminde yine aynı kamera kullanılmakta, görüntü yine 35 milimetrelik filme alınmaktadır. Gösterici de aynıdır. Yalnız ilave merceklere ihtiyaç gösteren cinemascope, geniş perde sistemleri içinde en ekonomik olanıdır.
CİNEMASCOPE YEŞİLÇAM'DA...
Türkiye'de çevrilen ilk cinemascope filim «Sırat Köprüsü» dür. Başrollerinde Orhan Günşiray’la Sezer Sezin’in oynadıkları filmi Lütfi Akad yönetmiş, kameramanlığını Ali Uğur yapmıştır. Tek mercek kullanılan bu filimde kameraya yapılan «ilaveler» i bir başka kameraman, İlhan Arakon imal etmiştir. (Burada «renkli cinemascope» filmin bir özelliği daha karşımıza çıkıyor: Türkiye’deki ilk cinemascope deneyinde emeği geçen İlhan Arakon, ilk renkli cinemascope filmin de kameramanlığını yapmaktadır.) 1966 yılında bu konuda bir deney daha yapılmış ve Atıf Yılmaz «Toprağın Kanı»nı cinemascope olarak çekmiştir. Kameramanlığını Gani Turanlı'nın yaptığı bu filmin başrollerinde de Fikret Hakan, Belgin Doruk, Tuncer Necmioğlu ve rejisör Fevzi Tuna oynamışlardı. Muhakkak değişecek ve seyircilerin karşısına tahminimize göre yine iki kelimeden ibaret bir yeni isimle çıkacak olan «Kalbimin Sahibi» de sırada üçüncüdür, ama renkliler arasında birincidir.
Rejisör Halit Refiğ'in çektiği ilk cinemascope renkli filimde Cüneyt Arkın, Nebahat Çehre, Puri Banai, Altan Günbay, Hümayun, Birsen Ayda, Semih Sezerli ve Oktay Aral oynuyorlar. Filim bir Türk-İran ortak yapımı.
Rejisörün Halit Refiğ oluşu ve filmin başrolünde Cüneyt Arkın’ın oynayışı ortaya bir özellik daha çıkarıyor. Cüneyt Arkın’ın ilk filmi «Gurbet Kuşları» nın (1964) rejisörü de Halit Refiğ’di. Böylece «Gurbet Kuşları», «İstanbul’un Kızları», «Kırık Hayatlar» ve «Haremde Dört Kadın» (1965) dan sonra rejisörle oyuncu, 5 yıllık bir aradan sonra tekrar aynı sette bir araya geliyorlar. Hazır konu Refiğ ile Arkın'a intikal etmişken, yakın geçmişin sisleri arkasında kalmış bir anıdan da kısaca bahsedelim:
«BİR YILDIZ DOĞUYOR»
Yıl 1963... Eskişehir’de «Şafak Bekçileri» adlı filim çekiliyor. Filmin rejisörü yine Halit Refiğ. Başrollerde de Göksel Arsoy, Leyla Sayar, Nilüfer Aydan ve Ekrem Bora var. Filmin bir sahnesi için bir askeri ambulansla, bir doktor lazım. Hava Kuvvetleri, filimcilere her bakımdan yardımcı oluyor. Askeri ambulans temin ediliyor, bu arada yedek subay birkaç doktor da beyaz gömlekleriyle hava alanına geliyor. Halit Refiğ içlerinden birini seçecek... Gelenlerden biri hemen rejisörün ilgisini çekiyor. Uzun boylu, yeşil gözlü, yakışıklı genç adamın adı Fahrettin Cüreklibatır’dır. Halit Refiğ, «Doktor beyin fiziği sinema için çok müsait... Onu bu bir planlık küçücük rolde harcamayalım, ilerde daha büyük roller için düşünelim,» diyor. Sonrası malum: Artist dergisinin açtığı yarışmada genç doktor Cüneyt Arkın adıyla birinci oluyor ve Halit Refiğ’in yönetimindeki «Gurbet Kuşları» ile sinemaya başlıyor. Sette bu anı tazelenirken, Halit Refiğ:
- «Önümüzdeki aylarda yine Eskişehir’e gidiyorum,» deyince, biri dayanamayıp espriyi patlattı:
- «İyi iyi... Orada bir yıldıza daha rastlarsınız belki!»
İLK RENKLİ CİNEMASCOPE FİLMİN MALİYETİ YAKLAŞIK OLARAK 1,5 MİLYON LİRA...
«Kalbimin Sahibi», Türkiye ölçülerine göre çok pahalı bir filim oluyor. Filmin prodüktörü Hürrem Erman, filmin yaklaşık olarak 1 200 000 liraya çıkacağım söylüyor, ama bu maliyetin 1,5 milyona ulaşması her an mümkün. Bu bir yana, filmin cinemascope oluşu ve Türk filmi oynatan sinemaların çoğunun cinemascope’a elverişli olmaması da durumu daha ilginç hale getiriyor. Yeşilçam'da tartışılan bu konuları soru haline getirip Hürrem Erman'a yönettik, «Böyle masraflı bir filim için niye Halit Refiğ'i seçtiniz?» diye ekleyip dinlemeye başladık. Hürrem Erman'ın cevabı şöyle oldu:
- «Halit beyin filimlerinin çoğunu gördüm. Kendisi en beğendiğim rejisörler arasındadır. Sonra 'Bir Türk'e Gönül Verdim' adlı ortak çalışmamızdan da memnunum. Bu filmi en iyi şekilde onun perdeye aktaracağına eminim. Gelelim sorunun ikinci kısmına. Bence prodüktör, sinemadan aldığının bir kısmını yine sinemaya vermeye mecbur olan adamdır. Türk sinemasında bir filmin tamamını yurt dışında, 1951 yılında, biz çekmiştik. Renkli deneyleri yapılmış, ancak bizim «Hıçkırık» tan sonra «renkli filim» bir yenilik olarak sinemamıza yerleşmiştir. Bugüne kadar Türkiye'de iki cinemascope deneyi yapıldı, ama bunler benim kanaatime göre pek başarılı olamadı. Şimdi ben bu işe ciddi olarak giriyorum. Cinemascope filmin sinemalarda oynama şansının zayıf olduğu bence ciddî bir mahzur değil. Milyonu aşan bir maliyette yirmi, otuz bin liranın lafı olmaz. Mecbur kalırsak, tanesi 2 700 liradan 10 mercek alır, filimle birlikte merceği de sinemaya verir, filmi oynatırız.»
Oyuncuların makyajının Titti adlı bir mütehassıs makyörün yaptığı, kıyafetlerin Devlet Operası Kültür Sarayı sanat direktörü Seza Altındağ'ın nezaretinde dikildiği, Ani Geelmuyden'in motiflerle ilgilendiği Türk filimcilerinin çektiği ilk renkli filmi için, filmin rejisörü Halit Refiğ şunları söylüyor:

- «Filim, Türk - İslam folkloruna dayanan hayalî bir hikayedir. Kıyafetler, Orta Asya Türkleriyle, İran kıyafetlerinden ve minyatürlerden stilize edildi. Cinemascope, bizim için yeni bir teknik. Kalabalık sahnelerle, hareketli sahneler de bize büyük avantaj sağlıyor, yakın resimlerle az kişili planlarda ise teknik ve estetik bazı problemler getiriyor. Bakalım, neticeyi hep birlikte göreceğiz nasıl olsa.»...(diğer haberler için aşağıdaki linke tıklayın)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kartal Tibet'le Bıyık Üzerine

Bıyık deyip geçmeyin hemen... Burnun hemen dibinde başlayıp üst dudağa paralel siyah bir çizgi çizen «bıyık» dediğimiz nesne cins cinstir, çeşit çeşittir. Kaytan bıyık vardır, pala bıyık vardır, badem bıyık vardır, pos bıyık vardır, douglas bıyık vardır, hatta pis bıyık bile vardır. Anlayacağınız hanımların biçim biçim, renk renk, çeşit çeşit saçları ve dahi saç modelleri varsa, biz erkeklerin de «bıyık» avantajı var. Üstelik bizimki öyle berberdi, kuafördü gibi beklemeli, masraflı değil. Bir makas, küçük bir ayna bıyığınıza istediğiniz biçimi vermek için yeter de artar bile! Şimdi, durup dururken bu bıyık meselesinden söz açışımız elbette sebepsiz değil. Biraz ilerimizde filim çevriliyor. O sahnenin çekimi biter bitmez Kartal Tibet yanımıza gelecek ve onunla «bıyıktan» bahsetmeye başlayacağız. Zihni temrin bizimkisi yani... Evet, sahne bitiyor, Kartal Tibet rejisörden izin alıp yanımıza doğru yürümeye başlıyor. Geldi... oturuyor... KARTAL TİBET VE BIYIK Kartal Tibet’te «bıy...

Fatma Girik'in Çıplaklıktaki Cömertliği

Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi sinemaya da muhtelif yollardan gelinir; gelenlerin çoğu şöhret olup bol paraya kavuşma hayalini içlerinde bir virüs olarak taşıyarak silinip kaybolurlar, bir kısmı daha ilk edimini attığında önündeki bütün kapıları ardına kadar açık bulup zahmetsizce merdivenleri tırmanır; kimi dert çeker, çile çeker ama, direnir, şansını bekar. Şans günün birinde ona gülünce her şey birden ışıldar, şan, şöhret, para, hayranlar onun olur... Fatma Girik’i hangi sınıfa sokabilirsiniz. Bize kalırsa bu klasik sınıflamanın dışındadır Yeşilçam’ın mavi gözlü, açık sözlü Fato’su... Dışındadır, çünkü o şöhret olmak için çile çekmemiştir. Evet, sinemaya figüranlıkla başlamış, «Günahkar Baba» da, «Beş Hasta Var» da figüranlık yapmıştır, ama birden başrole fırlamış ve bir daha oradan aşağıya inmemiştir. Ama ne var, biliyor musunuz? Fatma Girik 'in asıl çilesi o zaman başlamıştır. Yeşilçam'da kadın yıldız öpüşmez, soyunmaz, makyajsız kamera karşısına geçmez, İstanb...

Turgut Özatay Evlendi

1964 yılını 1965'e bağlayan günlerdeyiz... İstanbul rıhtımına güzel bir Italyan gemisi yanaştı: «San Marco»... Gemiden çıkan turistler Istanbul'ın tarihi anıtlarını, tabiat güzellikleri görmek istiyorlar. Geminin merdivenlerinden iki İtalyan kızı iniyor. Tam o sırada Türk sinema dünyasının ünlü karakter oyuncusu Turgut Özatay da orada bir arkadaşını ziyarete gelmiş. Kızlardan İngilizce bileni Turgut'a, «Ayasofya'ya ne taraftan gidebiliriz?» dîye sordu. Turgut da bu iki turist kıza, «İsterseniz otomobilimle sizi oraya götürebilirim,» cevabını verdi. Biraz sonra üç kişi Ayasofya'nın 1500 yıllık kubbesi altında geziyordu. Genç kızlardan Cinzia Morigi adında olanı Fransızca biliyordu ve Urbino üniversitesinde felsefe doktorası yapıyordu. Cinzia, İtalya'ya gittikten sonra, pek beğendiği Turgut Özatay'a bir teşekkür mektubu yazdı. Turgut bu mektubu arkadaşı Vladimir Krasovsky'ye tercüme ettirdi. Mektuplaşma aylarca, hatta yıllarca devam etti. 1965 geçmi...

Orhan Gencebay'ın Spor Tutkusu

Spor adaleyi güçlendirmekle kalmaz, aynı zamanda beynin bütün fonksiyonlarını da güçlendirir, dolayısı ile iradeyi ve mantığı sağlamlaştırır.» Orhan Gencebay birbirinden ağır halterleri kaldırır, bisiklette pedal çevirip ter atarken, bir yandan da bunları söylüyordu. Sanatçının periyodik spor çalışmasını yaptığı aletli jimnastik salonunda bir yandan resim çekiyor, bir yandan da spor üzerine söyleşiyorduk. Orhan Gencebay, pek çok sinema sanatçısında bile olmayan atletik bir yapıya ve fiziğe sahipti ve bunu sürekli spor yapmaya borçlu olduğunu söylüyordu. Sanatçı sporla çocukluk yıllarından bu yana devam edegelen ilişkisini şöyle anlattı: «Samsun'da ortaokul ve lise sıralarında 5-6 yıl aralıksız vücut estetiği ve güreş çalıştım. Kondisyonum çok iyiydi. O yıllarda biraz da Jiu-Jitsu çalıştım ama, o zamanlar Uzakdoğu sporları ülkemizde henüz çok yeni idi. Bu yüzden o yönde pek fazla gelişemedim. Her zaman çok yürür ve çok koşardım. Bu, sadece bana özge bir davranış değildi....

Hülya Avşar Dostluğu Anlattı

Nükhet kalabalık sinema salonundan çıkarken iki saattir kapalı bir yerde kalmanın sıkıntısını hissetti içinde. Ama sonra güzel bir film seyretmenin mutluluğu her şeyi aldı götürdü. Dışarıda hafiften yağmur yağıyordu. Kıştan kalan bir gün bu bahar havasını alıp götürmüş, yerini serin, yağmurlu, kapalı bir güne bırakmıştı. Caddenin kalabalığına, otomobillerin oradan oraya koşuşturmalarına baktı. İçinde milyonlarca insanı barındıran bir şehirde yaşamdan bir kesit diye düşündü. Sonra düşünceleri o insanların üzerinde yoğunlaştı... Sevgiyle baktı herbirinin yüzüne ayrı ayrı. Yaşam, insanlar, içinde bulunduğu ortam, her şey güzeldi aslında. Ama bu bir bakış açısı değil miydi? İnsan nasıl bakarsa öyle görmez miydi çevresini, öyle algılamaz mıydı çevresindeki olayları? Başını kaydırdı, gökyüzüne baktı. Serin yağmur damlaları yüzüne damladı, üşüdü, başını eğdi. Sonra bu hareketi caddenin tam ortasında yaptığını farketti. Kendi kendine güldü. Önündeki yol uzundu. Hızlanan yağmurla bi...