Ana içeriğe atla

Julie Andrews'in Kocası Kızını İstiyor

Küçük Emma Kate, o gün kısacık hayatının en mutlu saatlerini yaşadı. Sabahleyin erkenden dadısı onu uyandırmış, annesiyle beraber kahvaltı etmesi için yemek salonuna indirmişti... Küçük kız, kocaman yemek masasında annesiyle karşılıklı süt içerken tatlı tatlı gülümsüyor, bir yandan da küçücük aklıyla anesini üzmemesi gerektiğini, aksi halde bir daha büyük sofraya alınmayacağını düşünüyordu...
Kahvaltıdan sonra Emma, annesi ünlü yıldız Julie Andrews ile beraber otomobile bindi. Ana - kız, stüdyonun yolunu tuttular... Emma, filim çevirmek ne demektir, kamera nasıl çalışır, artistler kameranın karşısında ne yaparlar, bunlardan habersizdi. Pek de merak etmiyordu. Onun için önemli olan husus evden çok sevdiği annesiyle beraber çıkmış olması ve o güne kadar hiç görmediği bir yere gideceğini bilmesiydi. Buna bir de dadısının onu öğle uykusuna yatıramayacağı meselesi eklenince küçük Emma'nın neşesi bir kat daha artmıştı.
Küçük kızı Emma Kate'i çok seven Julie Andrews de onun neşeli halini gördükçe için için seviniyordu. Andrews, Londra'dan, Amerika'ya gelirken maziyi silip herşeye yeniden başlamayı kararlaştırmış ve öyle de yapmıştı. Ünlü yıldızın mazisinden kalan tek hatıra kızıydı. Eşlerinden ayrılan birçok yıldızlar gibi çocuğunu Londra'da kocasının yanında bırakmayı aklından bile geçirmemişti. Julie Andrews, kızını kendi annesiyle bile bırakmak istememiş: «Ben nereye gidersem kızım da oraya gelecek. Onu yanımdan ayırmak istemiyorum. Yavrumun anne sevgisinden mahrum yaşamasını istemem...» demişti.
Yıldızın fotoğrafçılık yaparak hayatını kazanan kocası Tony Walton da başlangıçta kızı Emma'yla ilgilenmemiş, onun annesiyle Amerika'ya gitmesini de önemsememişti.
Londra'nın sanatkarlar muhitinde derbeder bir hayat süren genç adam, kızının böyle bir yerde yetişmesinin doğru olmayacağını düşünmüştü... Hem Julie ile de arasında henüz her şeyin bitmediğine inanıyordu... Bir süre sonra eşiyle barışacak ve üçü beraber Londra'da mutlu bir hayat süreceklerdi... Tony Walton, düşüncelerinde yanıldığını ise birkaç ay sonra eşinin rejisör Blake Edwards ile gezdiğini öğrendiği zaman anlayacaktı...
Julie Andrevvs önceleri hayatında ikinci bir erkeğin bulunduğuna dair çıkan haberleri yalanlamıştı. Fakat aradan zaman geçince genç kadın gerçeği itiraf etmek zorunda kaldı. Ve işte o günden sonra da Tony Walton, kızı Emma Kate'i yanına almak için teşebbüse geçti. Genç adam, hemen Londra'da resmî makamlara baş vurdu: «Çocuğumun İngiltere' de kibar bir İngiliz kızı olarak yetişmesini istiyorum. Onun Amerika'da annesiyle beraber kalması mahzurludur. Üstelik karımdan henüz resmen boşanmadığımıza göre, onun başka bir erkekle dolaşması da zina sayılır... Çocuğumun zina yapan bir kadının yanında yaşaması kötü sonuçlar doğurabilir...»
Julie Andrev/s, kocasının Emma'yı almak için teşebbüse geçtiğini öğrendiği zaman kelimenin tam manasıyle küplere bindi. «Kızımı kimse alamaz. Ondan ayrılamam,» diye beyanat üstüne beyanat verdi. Bu arada avukatına da baş vurmayı ihmal etmedi. Ama, avukattan umduğu cevabı alamadı... Tony Walton bir baba olarak çocuğunu isteyebilirdi. Julie Andrev/s'nün yabancı bir ülkeye yerleşmiş olması da durumu kötüleştiriyordu. Hele yıldızın rejisör sevgilisiyle açıkça dolaşması hiç doğru değildi. Bir süre için kendine çeki düzen vermeliydi.

Julie Andrews bu haberi aldıktan sonra Tony Walton'un biricik kızını İngiltere'ye kaçırmasından da korkmaya başladı. Bir evhamdır bastı. Genç kadın Emma'yı bir dakika gözünün önünden ayırsa babasının kızını kaçırtacağını zannediyor, bu yüzden de rahatı huzuru kaçıyordu. işte stüdyoya giderken kızını da bunun için yanma almaya başladı. Yıldız ayrıca, Tony Waiton'dan resmen ayrılıp Emma Kate'in velayeti meselesini de kesin bir şekilde halletmedikçe, hiç bir erkekle umumi yerlerde görünmemeyi kararlaştırdı. Genç kadın: «Gerekirse, küçük kızım uğruna bir süre evimden dışarı çıkmamayı bile göze alırım» diyor. Fakat çok sevdiği çocuğu uğruna eşi Tony Walton'la barışıp Londra'ya dönmeyi de aklından geçirmiyor...(diğer haberler için aşağıdaki linke tıklayın)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kartal Tibet'le Bıyık Üzerine

Bıyık deyip geçmeyin hemen... Burnun hemen dibinde başlayıp üst dudağa paralel siyah bir çizgi çizen «bıyık» dediğimiz nesne cins cinstir, çeşit çeşittir. Kaytan bıyık vardır, pala bıyık vardır, badem bıyık vardır, pos bıyık vardır, douglas bıyık vardır, hatta pis bıyık bile vardır. Anlayacağınız hanımların biçim biçim, renk renk, çeşit çeşit saçları ve dahi saç modelleri varsa, biz erkeklerin de «bıyık» avantajı var. Üstelik bizimki öyle berberdi, kuafördü gibi beklemeli, masraflı değil. Bir makas, küçük bir ayna bıyığınıza istediğiniz biçimi vermek için yeter de artar bile! Şimdi, durup dururken bu bıyık meselesinden söz açışımız elbette sebepsiz değil. Biraz ilerimizde filim çevriliyor. O sahnenin çekimi biter bitmez Kartal Tibet yanımıza gelecek ve onunla «bıyıktan» bahsetmeye başlayacağız. Zihni temrin bizimkisi yani... Evet, sahne bitiyor, Kartal Tibet rejisörden izin alıp yanımıza doğru yürümeye başlıyor. Geldi... oturuyor... KARTAL TİBET VE BIYIK Kartal Tibet’te «bıy...

Fatma Girik'in Çıplaklıktaki Cömertliği

Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi sinemaya da muhtelif yollardan gelinir; gelenlerin çoğu şöhret olup bol paraya kavuşma hayalini içlerinde bir virüs olarak taşıyarak silinip kaybolurlar, bir kısmı daha ilk edimini attığında önündeki bütün kapıları ardına kadar açık bulup zahmetsizce merdivenleri tırmanır; kimi dert çeker, çile çeker ama, direnir, şansını bekar. Şans günün birinde ona gülünce her şey birden ışıldar, şan, şöhret, para, hayranlar onun olur... Fatma Girik’i hangi sınıfa sokabilirsiniz. Bize kalırsa bu klasik sınıflamanın dışındadır Yeşilçam’ın mavi gözlü, açık sözlü Fato’su... Dışındadır, çünkü o şöhret olmak için çile çekmemiştir. Evet, sinemaya figüranlıkla başlamış, «Günahkar Baba» da, «Beş Hasta Var» da figüranlık yapmıştır, ama birden başrole fırlamış ve bir daha oradan aşağıya inmemiştir. Ama ne var, biliyor musunuz? Fatma Girik 'in asıl çilesi o zaman başlamıştır. Yeşilçam'da kadın yıldız öpüşmez, soyunmaz, makyajsız kamera karşısına geçmez, İstanb...

Turgut Özatay Evlendi

1964 yılını 1965'e bağlayan günlerdeyiz... İstanbul rıhtımına güzel bir Italyan gemisi yanaştı: «San Marco»... Gemiden çıkan turistler Istanbul'ın tarihi anıtlarını, tabiat güzellikleri görmek istiyorlar. Geminin merdivenlerinden iki İtalyan kızı iniyor. Tam o sırada Türk sinema dünyasının ünlü karakter oyuncusu Turgut Özatay da orada bir arkadaşını ziyarete gelmiş. Kızlardan İngilizce bileni Turgut'a, «Ayasofya'ya ne taraftan gidebiliriz?» dîye sordu. Turgut da bu iki turist kıza, «İsterseniz otomobilimle sizi oraya götürebilirim,» cevabını verdi. Biraz sonra üç kişi Ayasofya'nın 1500 yıllık kubbesi altında geziyordu. Genç kızlardan Cinzia Morigi adında olanı Fransızca biliyordu ve Urbino üniversitesinde felsefe doktorası yapıyordu. Cinzia, İtalya'ya gittikten sonra, pek beğendiği Turgut Özatay'a bir teşekkür mektubu yazdı. Turgut bu mektubu arkadaşı Vladimir Krasovsky'ye tercüme ettirdi. Mektuplaşma aylarca, hatta yıllarca devam etti. 1965 geçmi...

Orhan Gencebay'ın Spor Tutkusu

Spor adaleyi güçlendirmekle kalmaz, aynı zamanda beynin bütün fonksiyonlarını da güçlendirir, dolayısı ile iradeyi ve mantığı sağlamlaştırır.» Orhan Gencebay birbirinden ağır halterleri kaldırır, bisiklette pedal çevirip ter atarken, bir yandan da bunları söylüyordu. Sanatçının periyodik spor çalışmasını yaptığı aletli jimnastik salonunda bir yandan resim çekiyor, bir yandan da spor üzerine söyleşiyorduk. Orhan Gencebay, pek çok sinema sanatçısında bile olmayan atletik bir yapıya ve fiziğe sahipti ve bunu sürekli spor yapmaya borçlu olduğunu söylüyordu. Sanatçı sporla çocukluk yıllarından bu yana devam edegelen ilişkisini şöyle anlattı: «Samsun'da ortaokul ve lise sıralarında 5-6 yıl aralıksız vücut estetiği ve güreş çalıştım. Kondisyonum çok iyiydi. O yıllarda biraz da Jiu-Jitsu çalıştım ama, o zamanlar Uzakdoğu sporları ülkemizde henüz çok yeni idi. Bu yüzden o yönde pek fazla gelişemedim. Her zaman çok yürür ve çok koşardım. Bu, sadece bana özge bir davranış değildi....

Hülya Avşar Dostluğu Anlattı

Nükhet kalabalık sinema salonundan çıkarken iki saattir kapalı bir yerde kalmanın sıkıntısını hissetti içinde. Ama sonra güzel bir film seyretmenin mutluluğu her şeyi aldı götürdü. Dışarıda hafiften yağmur yağıyordu. Kıştan kalan bir gün bu bahar havasını alıp götürmüş, yerini serin, yağmurlu, kapalı bir güne bırakmıştı. Caddenin kalabalığına, otomobillerin oradan oraya koşuşturmalarına baktı. İçinde milyonlarca insanı barındıran bir şehirde yaşamdan bir kesit diye düşündü. Sonra düşünceleri o insanların üzerinde yoğunlaştı... Sevgiyle baktı herbirinin yüzüne ayrı ayrı. Yaşam, insanlar, içinde bulunduğu ortam, her şey güzeldi aslında. Ama bu bir bakış açısı değil miydi? İnsan nasıl bakarsa öyle görmez miydi çevresini, öyle algılamaz mıydı çevresindeki olayları? Başını kaydırdı, gökyüzüne baktı. Serin yağmur damlaları yüzüne damladı, üşüdü, başını eğdi. Sonra bu hareketi caddenin tam ortasında yaptığını farketti. Kendi kendine güldü. Önündeki yol uzundu. Hızlanan yağmurla bi...