Ana içeriğe atla

Alfred Hitchcock'u 38 Yıl Sakladılar


Korku filmlerinin büyük ustası Alfred Hitchcock'un 1945 yılında yaptığı belgesel bir film, 38 yıl sonra İngiliz Savaş Müzesi arşivlerinden çıkartılarak İngiliz televizyonunun dördüncü kanalında gösterildi.
İkinci Dünya Savaşı'nda Naziler'in toplama kamplarında giriştikleri insanlık dışı katliam ve işkencelerin anlatıldığı film, 38 yıl kaldığı tozlu raflar arasından alınarak geçtiğimiz aralık ayında İngiliz kamuoyuna gösterilirken, aynı günlerde TRT Genel Müdürü Macit Akman, İstiklal Savaşı'mızdan bir kesiti yansıtan belgesel nitelikteki «YORGUN SAVAŞÇI» filmini yaktığını kılı kıpırdamadan açıklıyordu! Biz şimdi yapıldığı yıllarda çek sert bulunan ve gösterilmesi uygun görülmeyen ama, yakılmayan(!) bu filmin öyküsünü anlatmaya çalışalım.
Geçtiğimiz yıl doğum yeri Londra'da anısına düzenlenen korku filmleri haftasında Alfred Hitchcock'un bazı filmler! gösterildi. Tanıtma broşüründe bunlardan birinin gerçek bir dehşet filmi, yani bir belgesel olduğu, ancak yapıldığı 1945 yılından beri hiç gösterilmediği ve yine gösterilemeyeceği yazıyordu.
Siyah-beyaz ve sessiz olarak çekilen bu film, fırınları, üst üste yığılı ölüleri, toplu mezarların başında gördüklerinin dehşetiyle şaşkın, sağa sola bakınan müttefik askerleriyle gerçek bir dehşet filmiydi. Hitchcock'un bu filmi yapmak için herhangi bir fikre ihtiyacı yoktu. Gerekli materyal İngiliz, Amerikan ve Sovyet ordularının Almanya'yı işgalinden hemen sonra bunların kameramanları tarafından Auschwitz, Majdanek, Bergen - Belsen, Buchenwald ve Dachau toplama kamplarında filme alınarak elde edilmişti.
1945 yılında davet üzerine Hollywood'dan kalkarak İngiltere'ye gelen ünlü rejisör, 12 000 metreyi bulan bu filmlerden, insanlık tarihinin en dehşet uyandırıcı belgeselini yaptı. Fakat film gösterilmedi. Ve iki dünya savaşından arta kalan materyalin sergilendiği Londra Emperyal Savaş Müzesi'nin arşivlerine kaldırıldı. Altı bobin halinde arşivdeki yerini alan belgesel, insanların yakıldığı fırınları, açlıktan bir deri bir kemik kalmış, gözleri dışarıya uğramış Yahudiler'i, yakılanların gözlüklerinin tepeleme yığıldığı görüntüleri içeren bobin hariç, birkaç yıl öncesine kadar unutulmaya terk edildi. Alınan bu bobin, aynı yıllarda başka yapımlarda kullanıldı ve arşiv kaydına göre de geri verilmedi.
Hitchcock'un karakteristik montaj özelliğini taşıyan film, 1940 yılında Adolf Hitler'in yanında diğer Nazi yöneticileri de olduğu halde Berlin'de muazzam bir kalabalığa hitabıyla başlıyordu. Bu görüntülerin üzerine, geçmeyle, savaşın son günlerinde İngiliz kamyonlarının oluşturduğu bir konvoyun Bergen - Belsen Toplama Kampı'na girişi ve dikenli tellerin ardında avurtları çökmüş, gözleri dışarıya uğramış küçük çocukların askerlere el sallayışları biniyordu. Sonra bir kesme ile kamera 1945 yılı başından itibaren onbinlerce insanın kapatıldığı ve 50 000'in açlık, susuzluk ve tifüsten öldüğü tahta kulübeleri gösteriyordu. Kulübelerin içinde ise öleli bir hayli zaman geçtiği cesetlerin çürümeye başlamasından belli olan, kerku, dehşet ve çaresizlikle birbirlerine kenetlenmiş tepeleme yığılı insan cesetlerini gösteriyordu kamera... Hitchcock, bu görüngüye yine kesmelerle ve yakın çekimlerle güzel olduğu belli olan, ancak yüzünün yarısı, gözleri fareler tarafından yenmiş bir kadın görüntüsü eklem’şti. Resim, geçmeyle hayatta kalmayı başarabilmiş, ama insanlıktan çıkmış bir başka mahkumun sürünen yürüyüşü ile yer değiştiriyordu. Anlatıma çok az yer verilen belgesel için, «Seyredende Nazi rejiminin dehşetini gösteren öbür filmlere göre çaresizlik ve acımadan çok, öfke ve nefret uyandırıyor. Bu öfke binlerce cesedin toplu mezara atılışı sırasında hazır bulunan Bergen - Belsen Belediye Reisi ile, parti ileri gelenlerinin gülerek tokalaştığı sahnede daha da çoğalıyor» diye yazıyor «Times» dergisi...
İngiliz askerlerinin kamptaki toplu mezarları açışı sırasında kamp yetkilisi subayların, yüzlerinin bile buruşmadığı görüntülerden sonra Hitchcock, kurtulabilmiş bir grup küçük çocuğun zorla ve acıyla yemek yiyişlerini ağır çekimle görüntüye getiriyordu. Kurtulma sevinci içinde yıkanan bir başka grup kadının görüntüsü bunların üstüne binerken, bir kadın dakikalarca saçını tarıyordu kırık bir ayna parçasının önünde...
BELGESEL YAPMA FİKRİ
Almanlar'ın toplama kamplarında işledikleri cinayetleri anlatacak bir belgesel film yapma fikri, Hitchcock'un arkadaşı olar; Sidney Lewis Bernstein'ındır. Tanıtma bakanlığı film bölümü şefi olan Bernstein, savaştan hemen sonra Bergen - Belsen Toplama Kampı’na giderek buradaki vahşeti görünce ve diğer kamplardaki benzeri faciaları duyunca müttefiklere İngiliz - Amerikan ortak yapımı belgesel bir film yapmayı teklif etti. Bernstein, Almanlar'ın kendi adlarına işlenen adaletsizlik ve cinayetleri unutmamaları ve ders almaları için böyle bir filmin yapılması gerekliliğini savundu. Almanca ve İngilizce olarak hazırlanacak bu film dünyanın- dört bir tarafına dağıtılmalıydı... Filmin gerçekleştirildiğini ama, geçen yıla kadar arşive kaldırıldığını yazımızın başında belirtmiştik. Niçin gösterilmedi, şimdi bunu anlatalım:
1956 yılında Granada TV Şirketi'ni kuran ve Lord unvanını da alan Bernstein hakkında bir biyografi hazırlayan «Times» dergisinin yazarlarından Caroline Moorehead, geçen ay p'yasaya çıkan bu biyografi üzerinde çalışırken böyle bir belgesel yapıldığını tesbit etmişti. Araştırmaların derinleştiren Moorehead'e göre; Bernstein bu tür bir belgesel yapmaya karar verip, müttefiklerin de onayını alınca çeşitli dokümanlar toplamaya başladı. Ancak parça parça gelen bu filmlerin bazılarını seyreden amirleri «görüntülerin şok edici, inanılmaz ve maneviyat kırıcı» olduğunu söyleyerek, «belgeselin ters tepki yaratmasından endişe ettiklerini» belirttiler... Filmlerde inanılması o kadar güç görüntüler vardı ki, bir insanın bunları yapabileceğini insan aklı almıyordu! Bu yüzden kamuoyu bu sahnelerin uydurma olduğu ve sırf Alman düşmanlığı yaratmak, için mizansen olarak, hazırlandığını sanabilirdi!
Bernstein, yılmadan çalışmaya devam etti. Almanya'ya ekipler göndererek, kamplardan kurtulan mahkumlar, SS ve İngiliz subayları ile röportajlar yaptırdı. Aynı zamanda da Hollywood'da bulunan gençlik arkadaşı Hitchcock'a bir mektup yazarak yardım istedi. Hitchcock, savaşı İngiltere'de geçirmemenin vicdan azabı içinde, bu isteği hiçbir ücret almadan kabul etti, Uçaktan korktuğu için bir gemiye binerek 1945 Haziran'ında Londra'ya geldi. O yoldayken, film, İngiliz belgesel filmleri yönetmeni Stewart Mc Alister tarafından kaba kurgusu yapılarak toparlanmıştı. Öyle ki Hitchcock doğrudan doğruya montaja başladı. Bir ay süren yoğun ve montajcı Dail Waughan'a göre «öldürücü» bir çalışmadan sonra film, jeneriği ve çekilecek bir harita dışında tamamlanmıştı. Ancak o sırada İngiliz ve Amerikalılar'ın Almanya hakkındaki düşünce ve tavırları da değişmişti.
Filmdeki feci görüntülerin yanı sıra «Almanlar bunca insanı fiziki ve ahlaki yönden aşağılayıcı düşüncelerini değiştirmedikçe, kendileri için istikbal olmayacaktır» gibilerinden yorumlar da müttefikleri düşünceye sevketmişti. Önlerindeki soğuk savaşın bilincinde olan batılı galiplere politik çıkarlarını düşünmek, tarihi gerçeği açıklamaktan daha önemli geliyordu.
Müttefik kuvvetler tiyatro sorumlusu Davidson Taylor, Bernstein'ı ziyaret ederek, «Almanlar'da Nazi rejiminin vahşetinden arınma duygusunun belirdiğini» gözlediklerini, bu nedenle filmin yapımının durdurulmasını rica etti. İngiliz hükümeti yetkililerinin da filmin Almanlar üzerindeki etkisi hususunda endişeli oldukları görülüyordu. Nihayet filmin olduğu gibi arşive kaldırılmasına karar verildi. Taa ki geçen yıl İngiliz dördüncü kanalı televizyonu «Channel 4» tarafından ele geçirilip yayınlanana kadar...
O yıllarda bu fimden oldukça hafif birkaç dakikalık. görüntüler sinemalarda «Dünya Havadisleri»nde gösterildi.

Hitchcock usta ise, 1945 yılının temmuzunda Amerika'ya giden bir gemiye binerek Holywood'a döndü...(diğer haberler için aşağıdaki linke tıklayın)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Özatay Evlendi

1964 yılını 1965'e bağlayan günlerdeyiz... İstanbul rıhtımına güzel bir Italyan gemisi yanaştı: «San Marco»... Gemiden çıkan turistler Istanbul'ın tarihi anıtlarını, tabiat güzellikleri görmek istiyorlar. Geminin merdivenlerinden iki İtalyan kızı iniyor. Tam o sırada Türk sinema dünyasının ünlü karakter oyuncusu Turgut Özatay da orada bir arkadaşını ziyarete gelmiş. Kızlardan İngilizce bileni Turgut'a, «Ayasofya'ya ne taraftan gidebiliriz?» dîye sordu. Turgut da bu iki turist kıza, «İsterseniz otomobilimle sizi oraya götürebilirim,» cevabını verdi. Biraz sonra üç kişi Ayasofya'nın 1500 yıllık kubbesi altında geziyordu. Genç kızlardan Cinzia Morigi adında olanı Fransızca biliyordu ve Urbino üniversitesinde felsefe doktorası yapıyordu. Cinzia, İtalya'ya gittikten sonra, pek beğendiği Turgut Özatay'a bir teşekkür mektubu yazdı. Turgut bu mektubu arkadaşı Vladimir Krasovsky'ye tercüme ettirdi. Mektuplaşma aylarca, hatta yıllarca devam etti. 1965 geçmi...

Ceyhan Cem'den Büyük İddia

Selçuk Ural'la beraberliğimiz 1966 Aralık ayında başladı. Daha önce de arkadaştık ama, sadece gezip tozuyorduk. Ne o bana, ne ben ona karışırdık. Bir gün bana Bütün erkek arkadaşlarla ilgini keseceksin. Filmleri bırakacaksın... Gazetecilere, artistlere selam vermiyeceksin dedi. Beni apayrı bir insan yapmak istiyordu. "Bunu zaman gösterir" diye teklifini kabul ettim. Bir arkadaşın evinde kalıyorduk. O Batı Kulüp'te çalışıyordu. Maddi vaziyetimiz iyi değildi. Arabasını satması o sıraya rastlar. Sonradan benim yüzümden sattığını söylemiştir ki, bu doğru değildir. Borcunu ödiyemediği ve şıklığa fazla düşkün olduğu için satmıştır. Bir süre sonra çalışmağa Ankara'ya gitti. Para yollıyacağını söylediği halde sözünü tutmadı... Kavgalarımız bir türlü bitmedi. Günün birinde bana evlenme teklif etti. "Birbirimizi tanımıyoruz... Daha ileride" dedim. Kurtuluş’ta bir ev tuttuk.Bütün istediklerimi almağa başladı. Israrla benden çocuk istiyordu."Gözü, duda...

Nükhet Duru'nun Çıplaklığı Başına Dert Oldu

ARTIK Nükhet Duru gecede 3-4 yerde sahneye çıkan bir uvertürdür. Repertuvarına daha bir dikkat eder; saçına, giyimine, hareketlerine daha bir özen göstermeye gayret eder. Bu arada Yeşilçam'dan da film teklifleri gelmektedir. Ve yıl 1970'tir. Ayhan Işık, Bahar Erdeniz ve Yusuf Sezgin 'in başrolleri paylaşacakları bir filmin hazırlıkları yapılmakta ve bu filme bir kadın oyuncu aranmaktadır. Ve Nükhet Duru adında karar verir yapımcılar. O günleri de şöyle anlatır Duru: «Bir gün çalıştığım gazinonun kulisine bir prodüksiyon amiri geldi. 'Nükhet Hanım hikaye tam size göre, Ayhan Işık'la oynayacaksınız' dedi. «Ben 'Oynayamam, imkanı yok' dedim. Adam 'Neden?' diye sordu. «'Zaten gecede üç dört yerde sahneye çıkıyorum. Gündüzleri de uyuyorum filmi ne zaman çekeceğiz. Film çekmeye zamanım mı var?' dedim. «'Biz çekim saatlerini sizin boş saatlerinize göre ayarlarız' dedi adam. «Sonra çekimler başladı. Ben ne filmin adını b...

Meral Zeren Savaşa Böyle Girecek

14 yıldır sinema dünyasında şöhret kavgası veren Meral Zeren iki yıllık aradan sonra yeniden kamera karşısına döndü. Başrolünü oynadığı “Çiçek” filminde bile yarıçıplak sevişmeyi, öpüşmeyi kabul etmeyen yıldız ilk kez yeni şöhret politikasını ŞEY’e anlattı ve yine 14 yıldır gizlediği seksapelini ŞEY objektifine sergiledi. Ve sonunda 14 yıldır süren bir namus davası daha bitti. Ama bu dava iki kişi arasında değil bir kişinin ruhundaki iki ayrı kişiliğiyle sürdürdüğü anamus davasıydı ve bu kişi de sinemanın güzel yıldızı gazino sahnelerinin aranılan şarkıcısı Meral Zeren’di. Evet, şimdi bir hafta öncesine göre ruhen büyük değişime uğramış bir Meral Zeren var artık. İki yıllık aradan sonra tekrar Yeşilçam'a dönen ve başrolünü oynadığı “Çiçek” adlı filmde bile yarıçıplak yatağa girip sevişme sahnesine “Hayır” diyen Meral Zeren yok artık. Günün şartlarına, günün sinema anlayışına göre sanat kumarını kurallarıyla oynamayı kabul eden bir Meral Zeren var. Ve bu Meral Zeren eski Mera...

Sekse Düşkün Mine Soley Ramazanda Oruç Tuttu

Türk sinemasının en çok soyunan kadını Mine Soley , bu günlerde sahneyle, set arasında mekik dokuyordu. Bir aylık mecburi Ramazan istirahatından sonra tekrar ortaya çıkmış, kendini jet hızıyla sahneye ve film setine atmıştı. Mine Soley'i "Ölüm Emri" adlı filmin setinde bulduk. "Ölüm Emri"ni Yücel Uçanoğlu-Metin Film-Işık Toraman adına yönetiyordu. Filmin başrollerini Murat Soydan ve Esen Püsküllü oynuyordu. Ve Mine Soley'İn yanısıra oynıyan öteki oyuncular da Behçet Nacar, Ali Poyrazoğlu , Erden Alkan'dı. Son ikisi tiyatro oyuncularıydı. Mine Soley kamera karşısına çıkmak için sırasını bekliyor bu arada da makiyajını yapıyordu. Sahneyle film setleri arasında mekik dokuyan genç kadın: - ''Bir bilseniz ses alanında neler dönüyor. Bazı ses sanatçıları, sahneye geçen sinema oyuncularım nedense çekemiyorlar. Hanımefendiler bütün yeni şarkıları amborgoya almışlar,bize okutmak istemiyorlar, Eskimiş unutulmuş şarkılar da bize kalıyor. Ama ne ...