Yirmi
sene öncesi, İstanbul'un yağmurlu ve rutubetli bir kış günü...
Taksim'i Tepebaşı'na bağlayan, sağlı-sollu ahşap, köhne,
karanlık evlerin sarmaladığı Tarlabaşı Caddesi'nin Ömer Hayyam
Sokağı ile kesiştiği köşe başında, birkaç serseri, elleri
ceplerinde titreyerek konuşuyorlar:
«Çok
soğuk...»
«Bu
gece, bütün sabahçı kahveleri ağzına kadar dolar...»
«Akşama
don yaparsa, yarın garanti kar var...»
«Keşke
okuyup büyük adam olaydık... O zaman her şey farklı olurdu...»
Fırtınayla
birlikte yüzlerini ustra gibi kesen yağmur taneleri, «farklı
olurdu» sözcüklerini alıp götürüyor... Onların ayaküstü,
titreşerek konuştukları köşe başından birkaç ev aşağıda,
izbe bir evin tek odasında da bir genç adam soğuktan donan
ellerini oğuştururken, aynı sözcüklerle mırıldanıyor:
«Tıp Fakültesini
bitirdiğim zaman her şey farklı olacak... Bu sıkıntılar
bitecek. Bitecek bir gün...»
Önündeki
kırık dökük teneke sobası buz gibi... Odun almak için sokağa
çıkıyor... Üstündeki pardesünün astarı sarkıyor... Pantolon
cebinde sıkışıp kalan parasını son kuruşuna kadar çıkartıp,
oduncunun önüne koyuyor... Karşılığında bir torba dolusu odun
alıyor...
İstanbul yoksul,
kimsesiz insanların titreşeceği soğuk bir geceye hazırlanırken,
hayat kadınlarının patlayan kahkahalarıyla süslenen sokakta,
elinde bir torba odunla gülüşenlere aldırmadan izbe odasına zor
atıyor kendisini... Bu genç adam, binbir güçlükle, canını
dişine takarak tıp fakültesinden diplomasını söke söke alan
Fahrettin Cüreklibatur'dan başkası değildir... Yıllar sonra
gurbetin çilesine göğüs gererek anasına, babasına müjdeyi
verecek olan bu genç adam, daha sonra da Yeşilçam'ın gözbebeği
olacak ve beyazperdede Cüneyt Arkın adını alacaktır...
«Tarlabaşı'ndaki
tek odam Çiçek Pasajı'na çok yakındı. Akşamları yağmura
çamura aldırmaz, pasajda soluğu alırdım. Pasaj çok güzel bir
malzeme oldu benim için. Şimdi bile filmlerimin konularını o
günlerden çıkarıyorum.»
-
Sinemaya geçişin nasıl oldu?
«Eskişehir'de
bir film çekiliyordu. Göksel Arsoy'la Leyla Sayar oynuyorlardı.
Halit Refiğ'in yönettiği bu filmin adı; 'Şafak Bekçileri' idi.
Halit Refiğ ile Eskişehir'de bir kitapçıda tanıştık... Yanında
Leyla Sayar da vardı. Leyla Hanım bana, 'Neden doktor oldunuz? Siz
tam artist olacak insansınız' dedi. Gülüştük...
«Sonra
İstanbul'a geldim... Doktordum ama kadrom çıkmıyordu bir türlü.
Diplomam vardı ama parasızdım. Yine Ömer Hayyam'daki o tek odalı
eve sığındım. Yine Çiçek Pasajı'na takılıyordum... Doğru
dürüst yemek yok, gezme yok... Üstte yok, başta yok. Delikanlılık
günleri ve hep yokluk... Birçok dostlar edindim. Yazarlar,
şairler... Edebiyattan, güzel sanattan hoşlananlar. Sırtımda
teğmenlikten kalma bir trençkot... Ayakkabılarımın altı
delik... Sadece cebimde bir diploma... Dolaşıp duruyorum.
«Derken
bir gün Halit Ağabey'le (Halit Refiğ) karşılaştım. O da
'Gurbet Kuşları'nı hazırlıyormuş. Oturduk pasajda, o kendi
dertlerini ben kendi dertlerimi anlattım... Derken yüzüme
dikkatlice baktı: 'Fahrettin, gel benim şu filmde oyna...
Senaryodaki tip tıpkı sen. Kendini oynayacaksın... Yalnızlığını
oynayacaksın' dedi.
«Ve
girdik sinemaya... Rol arkadaşlarım da Filiz Akın, Özden Çelik,
Tanju Gürsu, Pervin Par, Gülbin Eray. İyi bir film oldu. Filmin
son çekim günü Halit Refiğ bana: 'Senin yüzünü kullandık ama,
sen vücudunu da iyi kullanıyorsun. Bir oyuncu için bu çok büyük
bir avantaj’ dedi. Tanju'yu dövme sahnem ileride avantür
oyunculuğumun başlangıcı oldu...»
Film
biter... Bu arada evlenmiştir Cüneyt Arkın... Eşi de kendi gibi
genç bir doktordur... Eşiyle birlikte, eşinin Suadiye'deki
akrabalarının yanında kalmaya başlarlar. Bu arada ikinci filmine
başlar. Para yerine bono vermişlerdir. Cebinde bir bono ve 35 kuruş
bozuk para ile Beyoğlu'nun ara sokaklarında kalakalır. Suadiye
neresi, Beyoğlu neresi... Taksim’den Karaköy'e yürür. Bir
vapurla Kadıköy'e geçer ve bu kez de Kadıköy'den Suadiye'ye
kadar yürür.
Evdekiler
merak içinde beklerken genç doktor ve genç sinema oyuncusu
yağmurun, çamurun içinde eve girer. Teğmenlikten kalma
trençkotundan yağmur sulan akmaktadır.
Kimsenin
yüzüne bakamaz. «Ne oldu Fahrettin sana böyle?» diyen eşine
sarılır ve başlar hüngür hüngür ağlamaya...
Acaba
ne olmuştur genç Fahrettin'e:
«Talebelikte
de hep yoksulluk çektim. Ayda 75 lirayla geçinmek zorundaydım. O
zamanlar sarı tramvaylar 3 kuruş, kırmızı tramvaylar da 10
kuruştu. Saatlerce ben hep sarı tramvayı beklerdim.
«Tarlabaşı
sokaklarındaki yalnızlığım... Son sınıfta öğrenciyim. Para
karşılığı ağır hastaların başında bekliyordum. Çileli
günlerdi o günler. İlaç verirdim, iğne vururdum. Altını
temizletirdim. Sonra evlilik... Ve sonra filmler ve bir türlü
gerçekleşmeyen kadrosuzluk, cebimdeki doktorluk diplomam...»
İkinci
filmi, üçüncü ve dördüncü filmler takip eder. Artık biraz
peşin biraz bono Yeşilçam'da tanınmaya başlamıştır Cüneyt
Arkın:
«Hiçbir
şeyin farkında değildim. O zamanlar romantik filmler modaydı.
Çekimler hep yakın plandı. Saçlarımı berberde taratıp
kameranın karşısına geçiyordum. Hep suratımı, gözlerimi,
saçlarımı çekiyorlardı, rahatsızlık duyuyordum. Oysa ben
fiziğimi, gücümü de göstermek istiyordum, o da olmuyordu bir
türlü.. Ve adımız çıktı 'romantik jön'e...»
Ve
bir gün aniden gerçekleşir düşleri Arkın'ın. Filiz Akın'la
oynadığı, «Göklerdeki Sevgili» çok büyük iş yapar. Filmde
hem aşk vardır, hem de avantür... Seyirci filmi de beğenir,
atraksiyon yapan Cüneyt Arkın'ı da... «Karaoğlan» filmi için
çağırırlar bu kez Arkın'ı. Yönetmen Suat Yalaz suratına bakar
bakar ve, «Nereden buldunuz bu Alain Delon ile Marcello Mastroni
kırması adamı? Ben bu adamla nasıl film çekerim?» der. Daha bir
bilinçlenmiştir Arkın. Her gün sirke gidip çalışır... Tüm
çalışması geleceği içindir.
Ve
bir gün yönetmen Duygu Sağıroğlu tarihi bir filmde,
Rumelihisarı'nda bir kuleden diğer kuleye tel gerer: «Teli iyice
gerdiler, üstünde yürüdüm. Sonra teli ateşe verdiler, yaktılar
yine yürüdüm. Herkes arkamdan bu çocuk deli diye konuşuyordu.
Gerçekten deliydim. Evet sinema delisiydim ben. Olacak iş miydi
bu?»
Yıllar
sonra bir kez daha delirecek hale gelir Arkın:
«Arabeskçiler...
Ve arabesk filmler yüzünden delirecek hale geldim. Adam eften
püften konulu bir filmde bir uzun hava çekiyor, benim 10 filmde
kazandığımı bir filmde sinemadan alıp gidiyordu... Ya ben?
Sinemadan kazandığımı yjne kendi adıma film yaparak sinemada
harcıyordum. Bu çok koyuyordu bana. Fakat arabeskçilerin saltanatı
da pek fazla sürmedi Yeşilçam'da...»...(diğer haberler için
aşağıdaki linke tıklayın)
Yorumlar
Yorum Gönder