Ana içeriğe atla

Erol Büyükburç ve 1000 Kişilik Korosu

«SES Liselerarası Müzik Kervanı»nın üçüncü konserinde binden fazla Atatürk Kız Lisesi öğrencisi şarkılarda Erol Büyükburç’a eşlik ettiler. Konserden sonra dinleyiciler Erol’u çılgınca alkışlarken o da birlikte prova yapmamalarına rağmen konserin başından sonuna kadar en küçük bir hata bile yapmayan «korosunu» alkışlıyordu...
Yağmurun İstanbullulara sık sık yüzünü gösterdiği, kışın kaçırdığı treni, baharın yaklaştığı günlerde yakalama telaşındaki mart ayazının insanın içini dondurduğu bir cumartesi günü Atatürk Kız Lisesi’nde, tansiyonların iyice yükseldiği bir anda zamanı durdurup deseydik ki:
«Ses Liselerarası Müzik Kervanı’nın üçüncü etabına nasıl zor geldik bir bilseniz? Ne zorluklar geçirdik, sizler dışarda sabırsızlanırken biz içerde neler, neler çektik?»
Evet, bunları deseydik kimse inanmazdı o an bize. Her şey öylesine güzel, öylesine parlaktı ki... Salonu dolduran bini aşkın genç kız, damarlarında akan coşkun kanı dışarıya vurmuşlardı sanki. Sahnede yılların ağırlığını, ustalığını arkasına almış bir genç şarkıcı da onların bu hızlı temposuna ayak uydurmuş, böylece ortaya dille tarif edilmez, kaleme gelmez bir muhteşem tablo çıkmıştı. Biz bunları deseydik alacağımız cevap en azından, «Sus» olurdu..
SAKINAN GÖZE BATAN ÇÖP
Türkçe’de, «Sakınan göze çöp batar,» diye bir söz vardır. Bu söz Erol Büyükburç’un Atatürk Kız Lisesi’nde verdiği konserde bir defa daha doğrulandı. Oysa işin başında herkes umutluydu. Kimse en küçük bir aksiliğin çıkacağını bile ümit etmiyordu? Nasıl etsin. Herkes işine dört elle sarılmış, konser günü bir aksiliğin çıkmaması için akla gelebilecek her türlü tedbir alınmıştı. «Sezar’ın hakkı Sezar’a» verilecek olursa bu konuda hepimizden çok Erol Büyükburç’un çalıştığını, onun yorulduğunu söylemek de bir borç olur. Ne yapmıştı Erol? Ne yapmamıştı ki? Orkestra elemanlarının SES’ten birini gördükleri zaman, «Allah aşkına söyleyin, nedir bu SES’in konseri? Erol bizi hergün çalıştım çalıştıra öldürüyor!» diye şikayet edecekleri kadar sıkı bir çalışma temposuna girmişti. Saner Film'e, filme başlamadan, «Ben cumartesi günü SES'in konserine gidiyorum. Cuma ve cumartesi benden iş beklemeyin,» demişti. Konserden iki gün önce dolduracağı plağı, «Sesim yorulmasın,» diye iptal etmişti. Ama bunca titizliğe rağmen hiç hesapta olmayan bir aksilik konser günü Erol’un soyunma odasında sinirden tir-tir titremesine yol açtı; konser ilân edilen saatten yarım saat geç başladı.
BÜYÜKBURÇ HER SABAH PLAKLA UYANIR...
Bir gün önceden her şey konuşulmuştu. Saat tam 11.00’de Bebek Belediye Gazinosu’ndaydık. Erol, bizden önce oraya iki elemanını yollamış; aletleri, elbiseleri hazırlatmıştı. Kapının önüne getirilen eşyalar arabalara kondu ve kamyonet Atatürk Kız Lisesi’ne doğru yola çıktı. Aletler oraya giderken iki kişilik bir SES ekibi de Etiler’e yollandı ve Erol Büyükburç’un evine gitti.
Saatler 12,15’i gösteriyordu. Erol henüz uyuyordu. Ablası odasına girdi ve başucundaki pikabı çalıştırdı. Biraz sonra Jose Feliciano’nun sesi Erol’un odasından taşıp salonu doldururken Erol’da yatağında doğruluyor ve gözlerini uğuşturarak, «Hoş geldiniz, her şey tamam de ğil mi?» diyordu. Başucunda, buharı üstünde bir tas su vardı. Bizim bir pikaba, bir suya baktığımızı görünce izah etti: «Her sabah ünlü bir şarkıcının sesiyle uyanırım ben. Bugün kısmetinize Feliciano düştü... Sıcak suya gelince sesim açılsın diye her gece odamda ilaçlı su kaynatırım ben...»
Erol’un meyve suyunu içip tıraşını olması ve giyinip yanımıza gelmesi bir çeyrek saat sürdü.. O sırada kapı da kısa fasılalarla çalınmaya ve her çalmışın akabinde bir orkestra üyesi gruba dahil olmaya başladı. Nihayet Saat 13.30’da hep birlikte dışarıya çıkıldı, 3 arabaya taksim olunup Atatürk Kız Lisesi’ne hareket edildi...
SALONUN HALİ
«SES Liselerarası Müzik Kervanı» Erol Büyükburç’un evinden hareket etmeden çok önce konserin yapılacağı salon leba lep dolmuştu. Rengarenk elbiseler giymiş öğrenciler kâh birbirleriyle şakalaşıyor, kâh hep bir ağızdan okullarının marşını söylüyor, kâh tezahürat yapıyorlardı. Hemen sahnenin önünden geriye doğru baktığımız zaman mahşeri bir kalabalığın gerisinde iki sütun görüyorduk. Bu iki sütunun yan taraflarında iki merdiven uzanıyordu. Merdiven dediysek onun basamaklarını falan gördük sanmayın. Sadece trabzanlar bize orada bir merdiven bulunduğu hissini verdi. Basamaklar genç kızlardan görünmez olmuştu..
Akrebin 14.00’te durduğu sırada ilk 30 dakika içinde hareket eden yelkovanın her ileriye hareketinde salonun heyecanı yükseliyor, konser saati yaklaşınca tansiyon son haddini buluyordu. Kalabalık nihayet 14.25’de patladı. Salonu dolduran binlerce genç kız hep bir ağızdan «Erol—Erol» diye tezahürata başladı.
EROL SİNİP İÇİNDE...
Aynı dakikalarda kulakları sağır eden tezahüratın geldiği soyunma odasında Erol Büyükburç sinir içindeydi. Nasıl olmasın? Günlerden beri, «Aman bir aksilik çıkmasın,» diye titizlenmiş ama sonunda korktuğu başına gelmişti. Yervant çoktan gelmiş, ses düzenini kurmuştu. Bütün enstrümanlar, orkestra üyeleri ve Erol’un kendisi hazırdı, ama maalesef Erol Büyükburç’un ceketleri ortada yoktu. Herkes dört bir tarafa dağılmıştı. Erol’un sekreteriyle hizmetçisi o kadar şaşırmışlardı ki makyaj çantalarında bile ceket arıyorlardı! Erol’un ağabeyi Rıfat Büyükburç telefon başında sağa sola emirler veriyordu. Böylece dakikalar ilerliyor ve geçen her dakikanın biraz daha sabırsız hale getirdiği dinleyicilerin tezahüratı arttıkça artıyordu. Önceleri, «İmkanı yok. Ben bu kadar seyircinin karşısına ceketsiz çıkamam. Büyük saygısızlık olur» diyen Erol’da uzayıp giden dakikalarda düşünmüş ve sonunda kararını vermişti. Konsere gömlekle çıkacak, ceket gelince giyip devam edecekti...
CEKETSİZ BAŞLAYAN KONSER
Genç şarkıcı iki saat süren konserine son yaptığı bestelerinden «Solmayan Aşk»la girdi. Kırkbeş dakika geç başlayan konserin heyecanını üzerlerinden atamayan kızların çığlık ve alkışları birbirine karışırken Erol Büyükburç onlara sevgisini şarkının şu sözleriyle dile getiriyordu:
«Sevmişim gül kokan şu kızı, Gecemin aşk yakan yıldızı»
MENDİL, EŞARP İHTİLÂLİ!
Konserin ikinci şarkısı yine Erol Büyükburç’un «Ağlarım» adlı bestesiydi. Bu şarkıda salonun havası birden değişiverdi. Şarkının, «Şu gördüğünüz rengârenk çiçek, Sevdalı bülbül, arı, kelebek» mısralarında salonun her tarafında bir «mendil - eşarp ihtilâli» başladı! Allı, morlu, sarılı, yeşilli yüzlerce eşarp havada sallanmaya başladı. Yer yer şemsiyeler açıldı. Gerideki sütunun ortasında ayakta duran ve göğüslerine yazdıkları iri harflerle Erol Büyükburç’a «HOŞGELDİN» diyen genç kızlar da müziğin ritmiyle sallanmaya başladılar. Sütunların arasındaki sallanma biraz sonra sandalyelerde oturanlara sirayet etti ve avizeler sallanmaya başladı.
«Ağlarım»! Erol’un iki yeni bestesi, «Sevmek Günah mı?» ve «Sana Muhtacım» izledi. «Yalnızlık Yarası» ve «Kırık Kalp» ile konser devam etti. «Take My Heart» da; yaptıkları tezahüratla, alkışlarıyla tuttukları tempolarla deşarj olamayan dinleyiciler «dinleyici» vasfından sıyrılıp bir anda «koro» haline geliverdiler. En azından bin kişilik muhteşem bir koro... Yer yüzünde ilk defa bir müzisyen bin kişilik «kızlar korosu»nun eşliğinde şarkı söyledi.
«Take My Heart» adlı şarkıda Erol kalbini koparıp bin kıza defalarca atıyor, o anda bin kalp birden yerinden kopup, sahneye fırlıyordu.
CEKETLER GELİNCE
Bu arada yolu beklenen ceketler de gelmiş, Erol iki - üç şarkıda bir rengârenk ceketlerle kendisini coşkunca alkışlayan genç kızların karsısına çıkmaya başlamıştı.
Günün papüler şarkıları Yaşar Kaynak (Bateri), Erkan Deler (Bas gitar), Cenk Taşkan (sola gitar), Michel (org) ve Taner Okay (sax, trombon), eşliğinde Erol Büyükburç’un ağzından dökülüyor, öğrenciler Erol’a korkunç tezahürat yapıyorlardı. Salon, «Ya ya ya, şa şa şa, Erol Erol çok yaşa» nidaları, çığlıklarıyla adeta inliyordu..
KORO, SOLİSTİ BEKLEMİYOR
Erol Büyükburç «Kölen olayım»! söyleyeceğini anos edip ceket değiştirmek için içeriye geçmişti. Orkestra parçaya başladı. Orkestrayla birlikte artık iyiden iyiye kendinden geçen «Koro» da şarkıya başladı:
«O güzel gözlerine Yandım ben yine Karasevdaya düşüp..»
Erol sahneye geldiğinde şarkıyı burasında yakaladı işte. Bir an durakladı, şaşırdı ve sonra o da şarkıya oradan devam etti:
«...Yandım ben yine...»
Bu şarkı bittiği zaman çok enteresan bir şey daha oldu. Dinleyiciler Büyükburç’u alkışlarken, o da onları alkışlıyordu. Sonra konserin heyecanı daha da arttı. Erol sık sık sahneden aşağıya inip sıralar, iskemleler arasında dolaştı, mikrofonun kordonunun izin verdiği yere kadar gitti. «Ezra Mezzanotte», «Bir Başka Sevgiliyi Sevemen» ve «Ağlama Değmez Hayat» şarkıları bu atmosfer içinde hep böyle söylendi. Bin - bir kişi, mendillerin, eşarpların ve şemsiyelerin bambaşka bir hareket ve canlılık getirdiği hava içinde coştular, bağırdılar ve müşterek bir müzik ziyafetinde hem yemeği pişiren, hem de yiyen insanlar oldular...
Erol Büyükburç, Atatürk Kız Lisesi’ndeki konsere, sekreterini ve oda hizmetçisini de getirmişti. Kuliste en çok yorulanlardan biri de sekreter hanım oldu. Patronunun hayranı olan öğrencilere durdurak bilmeden resim dağıttı.
  • Büyükburç, konsere gelmeden önce bütün ev halkıyla teker teker vedalaştı, öpüştü. Annesi artık hayatta olmadığı için ablasının hayır duasını aldı.
  • Atatürk Kız Lisesi öğrencieri cuma günü son dersten sonra kara tahtalarını Erol’u göklere çıkaran cümlelerle ve onun popüler şarkılarının isimleriyle doldurmuşlardı.
  • Büyükburç repertuvarına İngilizce, Fransızca ve İspanyolca şarkılar da almıştı. Böylece yılların sanatçısı her dilden, her janr şarkıyı başarıyla söyleyebileceğini bir defa daha ispatladı.
  • Konser sırasında bir ara piyanonun üzerine sıçramıştı Büyükburç. Bu hareketi yaparken, öğrenciler sevdikleri şarkıcıyı çılgınca alkışlıyorlar, öğretmenler de «Acaba piyanoya bir şey oldu mu?» diye renkten renge giriyorardı. Hazır söz açılmışken söyleyelim: Erol Büyükburç’un üzerine sıçradığı piyanonun maddi ve manevi değeri çok büyüktü.
  • Konser sırasında en büyük heyecanı okulun Müdiresi Sayın Melâhat Ulusoy yaşadı. Okulun bütün sorumluluğu ondaydı ve öğrencileri de coşkun tezahüratla salonu zangır zangır sallıyordu.
  • Ceketlerinin gazinoda unutulması, şöhretli şarkıcıyı pek sinirlendirmişti. Sinirini yatıştırmak için hayatının nadir sigaralarından birini de o gün soyunma odası olarak kulanılan sınıfta içti. Sigarasını tüttürürken şöyle diyordu Büyükburç: «Okul sıralarında sınıfta sigara içmeyi ne kadar özlerdik.»
  • Büyükburç konserinde «İçtim, içtim, içtim / Ben Kendimden Geçtim» şarkısını okurken, bir öğrenci de dalmış, duvardaki içki aleyhindeki pankartlara bakıyordu.
  • Şöhretli şarkıcının o gün konserden sonra saat 17.00’de çalıştığı gazinoda olması lazımdı. Çamlıca Kız Lisesi’nin ananevi çayında sahneye çıkacaktı. Fakat Atatürk Kız Lisesi öğrencileri onu bir türlü bırakmıyorlardı. Bu yüzden Büyükburç, Çamlıca Kız Lisesi’nin çayında sahneye bir saat gecikmeyle çıkabildi.

KONSERDEN ARTA KALANLAR — O cumartesi günü Atatürk Kız Lisesi’nin salonu bir «renk cenneti» görünüşündeydi. Erol Büyükburç her iki - üç şarkıda bir ceket değiştiriyor, hayranlarının karşısına gözalıcı renkli bir ceketle çıkıyor, öğrenciler, ellerindeki rengârenk eşarpları, mendilleri hatta şemsiyeleri sallayarak ona şarkılarında eşlik ediyorlardı. Büyükburç’un arada bir seyircilerin arasına girmesi, bu eşarp, mendil ve şemsiyelerin daha hızlı, daha ritmik sallanmasına yol açıyordu. Herkes «Yaşa Büyükburç!», «Yaşa Erol!» diye durmadan bağırarak, çılgınca sevgi gösterisi yapıyordu...(diğer haberler için aşağıdaki linke tıklayın)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kartal Tibet'le Bıyık Üzerine

Bıyık deyip geçmeyin hemen... Burnun hemen dibinde başlayıp üst dudağa paralel siyah bir çizgi çizen «bıyık» dediğimiz nesne cins cinstir, çeşit çeşittir. Kaytan bıyık vardır, pala bıyık vardır, badem bıyık vardır, pos bıyık vardır, douglas bıyık vardır, hatta pis bıyık bile vardır. Anlayacağınız hanımların biçim biçim, renk renk, çeşit çeşit saçları ve dahi saç modelleri varsa, biz erkeklerin de «bıyık» avantajı var. Üstelik bizimki öyle berberdi, kuafördü gibi beklemeli, masraflı değil. Bir makas, küçük bir ayna bıyığınıza istediğiniz biçimi vermek için yeter de artar bile! Şimdi, durup dururken bu bıyık meselesinden söz açışımız elbette sebepsiz değil. Biraz ilerimizde filim çevriliyor. O sahnenin çekimi biter bitmez Kartal Tibet yanımıza gelecek ve onunla «bıyıktan» bahsetmeye başlayacağız. Zihni temrin bizimkisi yani... Evet, sahne bitiyor, Kartal Tibet rejisörden izin alıp yanımıza doğru yürümeye başlıyor. Geldi... oturuyor... KARTAL TİBET VE BIYIK Kartal Tibet’te «bıy...

Fatma Girik'in Çıplaklıktaki Cömertliği

Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi sinemaya da muhtelif yollardan gelinir; gelenlerin çoğu şöhret olup bol paraya kavuşma hayalini içlerinde bir virüs olarak taşıyarak silinip kaybolurlar, bir kısmı daha ilk edimini attığında önündeki bütün kapıları ardına kadar açık bulup zahmetsizce merdivenleri tırmanır; kimi dert çeker, çile çeker ama, direnir, şansını bekar. Şans günün birinde ona gülünce her şey birden ışıldar, şan, şöhret, para, hayranlar onun olur... Fatma Girik’i hangi sınıfa sokabilirsiniz. Bize kalırsa bu klasik sınıflamanın dışındadır Yeşilçam’ın mavi gözlü, açık sözlü Fato’su... Dışındadır, çünkü o şöhret olmak için çile çekmemiştir. Evet, sinemaya figüranlıkla başlamış, «Günahkar Baba» da, «Beş Hasta Var» da figüranlık yapmıştır, ama birden başrole fırlamış ve bir daha oradan aşağıya inmemiştir. Ama ne var, biliyor musunuz? Fatma Girik 'in asıl çilesi o zaman başlamıştır. Yeşilçam'da kadın yıldız öpüşmez, soyunmaz, makyajsız kamera karşısına geçmez, İstanb...

Turgut Özatay Evlendi

1964 yılını 1965'e bağlayan günlerdeyiz... İstanbul rıhtımına güzel bir Italyan gemisi yanaştı: «San Marco»... Gemiden çıkan turistler Istanbul'ın tarihi anıtlarını, tabiat güzellikleri görmek istiyorlar. Geminin merdivenlerinden iki İtalyan kızı iniyor. Tam o sırada Türk sinema dünyasının ünlü karakter oyuncusu Turgut Özatay da orada bir arkadaşını ziyarete gelmiş. Kızlardan İngilizce bileni Turgut'a, «Ayasofya'ya ne taraftan gidebiliriz?» dîye sordu. Turgut da bu iki turist kıza, «İsterseniz otomobilimle sizi oraya götürebilirim,» cevabını verdi. Biraz sonra üç kişi Ayasofya'nın 1500 yıllık kubbesi altında geziyordu. Genç kızlardan Cinzia Morigi adında olanı Fransızca biliyordu ve Urbino üniversitesinde felsefe doktorası yapıyordu. Cinzia, İtalya'ya gittikten sonra, pek beğendiği Turgut Özatay'a bir teşekkür mektubu yazdı. Turgut bu mektubu arkadaşı Vladimir Krasovsky'ye tercüme ettirdi. Mektuplaşma aylarca, hatta yıllarca devam etti. 1965 geçmi...

Orhan Gencebay'ın Spor Tutkusu

Spor adaleyi güçlendirmekle kalmaz, aynı zamanda beynin bütün fonksiyonlarını da güçlendirir, dolayısı ile iradeyi ve mantığı sağlamlaştırır.» Orhan Gencebay birbirinden ağır halterleri kaldırır, bisiklette pedal çevirip ter atarken, bir yandan da bunları söylüyordu. Sanatçının periyodik spor çalışmasını yaptığı aletli jimnastik salonunda bir yandan resim çekiyor, bir yandan da spor üzerine söyleşiyorduk. Orhan Gencebay, pek çok sinema sanatçısında bile olmayan atletik bir yapıya ve fiziğe sahipti ve bunu sürekli spor yapmaya borçlu olduğunu söylüyordu. Sanatçı sporla çocukluk yıllarından bu yana devam edegelen ilişkisini şöyle anlattı: «Samsun'da ortaokul ve lise sıralarında 5-6 yıl aralıksız vücut estetiği ve güreş çalıştım. Kondisyonum çok iyiydi. O yıllarda biraz da Jiu-Jitsu çalıştım ama, o zamanlar Uzakdoğu sporları ülkemizde henüz çok yeni idi. Bu yüzden o yönde pek fazla gelişemedim. Her zaman çok yürür ve çok koşardım. Bu, sadece bana özge bir davranış değildi....

Hülya Avşar Dostluğu Anlattı

Nükhet kalabalık sinema salonundan çıkarken iki saattir kapalı bir yerde kalmanın sıkıntısını hissetti içinde. Ama sonra güzel bir film seyretmenin mutluluğu her şeyi aldı götürdü. Dışarıda hafiften yağmur yağıyordu. Kıştan kalan bir gün bu bahar havasını alıp götürmüş, yerini serin, yağmurlu, kapalı bir güne bırakmıştı. Caddenin kalabalığına, otomobillerin oradan oraya koşuşturmalarına baktı. İçinde milyonlarca insanı barındıran bir şehirde yaşamdan bir kesit diye düşündü. Sonra düşünceleri o insanların üzerinde yoğunlaştı... Sevgiyle baktı herbirinin yüzüne ayrı ayrı. Yaşam, insanlar, içinde bulunduğu ortam, her şey güzeldi aslında. Ama bu bir bakış açısı değil miydi? İnsan nasıl bakarsa öyle görmez miydi çevresini, öyle algılamaz mıydı çevresindeki olayları? Başını kaydırdı, gökyüzüne baktı. Serin yağmur damlaları yüzüne damladı, üşüdü, başını eğdi. Sonra bu hareketi caddenin tam ortasında yaptığını farketti. Kendi kendine güldü. Önündeki yol uzundu. Hızlanan yağmurla bi...