Ana içeriğe atla

Hülya Koçyiğit'in İlk Günleri

Hülya Koçyiğit... Bugün Yeşilçam’da adı en çok konuşulan, «Birinci mi, yoksa ikinci mi?» diye sinemadaki yeri konusunda münakaşalar yapılan yıldız.. 1962 yılından 1971 yılına uzanan bir mücadele köprüsü ve bu köprünün başlangıcında o günlerin incecik, çıtı pıtı, meçhul kızı; bugünün bir filimden 60 bin lira alan şöhretli kadını Hülya Koçyiğit...
Gözleri dalıyor ve yıllar öncesine gidiyor. Eski günler, sinemadaki ilk günler, acı, ıstırap, heyecan dolu günler... Eski günlerden bahsedince Hülya Koçyiğit de tıpkı Fatma Girik, Cüneyt Arkın gibi kah coşuyor, kah durgunlaşıyor. Galiba bizim anlayamadığımız müşterek bir tarafı var bu eski günlerin.
YILLAR ÖNCESİNDE BİR GEZİNTİ
Hülya Koçyiğit, ağır ağır anlatmaya başlıyor hikayesini... Sinemadaki ilk günlerden değil de, biraz daha gerilerden gelerek...
- «Çocukluğum sinema artisti olmak hayalleriyle geçti hep. Daha 10, 11 yaşlarındayken boy aynasının karşısına geçer, saatlerce kendimi seyrederdim. Yüzümü, bacaklarımı, göğüslerimi, belimi... Çeşitli saç modelleri yapar, yanaklarıma annemin pudrasını, dudaklarıma onun rujunu sürerdim. Fakat nedense artist olamayacağıma dair bir his vardı içimde. Kısa boylu, zayıf, çelimsiz bir kızdım zira. O günlerin büyük kurt gibi içimi kemirirdi.
«Günlerden bir gün annem hastalandı. «Çocuk Hırsızları» filminde oynayan kardeşim Nilüfer Koçyiğit'i sete ben götürüp getirmeye başladım. Sette bir gün öğle yemeği yerken rejisör Metin Erksan, 'Seni SUSUZ YAZ filminde oynatmayı düşünüyorum. Nasıl başarabilir misin? Kendine güvenin var mı?' diye sordu. Dünyalar benim olmuştu sanki. Günlerce hep bu filmi düşündüm. Metin Erksan’ın dediği gibi acaba bu filimle hemen zirveye çıkıp şöhret olabilecek miydim? Gazeteler, mecmualar Türkan Şoray, Fatma Girik gibi benim de kocaman röportajlarımı yayınlayacaklar mıydı?
«Metin Erksan, bu konuşmamızdan bir hafta sonra bizim eve geldi. Anneme, 'Hülya’yı SES Mecmuası’nın yarışmasına sokun. Kaderi değişebilir. Üstelik dereceye gireceğini tahmin ediyorum,' dedi. Bu sözler içimde yeniden heyecan ve endişe bulutlarının dolaşmasına sebep oldu. Ya SES Mecmuası’nın «Sinema Artisti Yarışmasında dereceye giremezsem, ya Metin Erksan da bunun üzerine beni filimde oynatmaktan vaz geçerse diye...
«O günlerde bazı arkadaşlarım benim SES Mecmuası’nın yarışmasına gireceğimi, 'SUSUZ YAZ'da oynayacağımı duymuşlar. Hiç unutmam, bu arkadaşlarımdan birisi karşıma dikildi: 'Hülya sen artist olamazsın. Olsan bile filimcilerin İyi kızsın. Temiz kalplisin!' dedi. Bu sözler moralimi bozdu ama, beni kamçıladı da... Hem artist olacaktım, hem de herkesin ismimden takdirle, saygıyla bahsettiği bir yere gelecektim. Yarışmaya girdim, birinciliği kıl payı Ajda Pekkan'a kaptırıp ikinci oldum... Ve Susuz Yaz filminde oynadım...
SUSUZ YAZ filmine başladığım gün kameranın karşısında ilk planım çekilirken heyecandan ölecektim. Şakır şakır terliyor, boğazıma bir şeylerin tıkandığını hissediyordum. Kalbim sanki göğsümden dışarı fırlayacakmış gibi çarpıyordu. Durumumun farkına varan Metin Erksan, çalışmaya bir süre ara verdi, beni bir köşeye çekerek: 'Heyecanlanmana, paniğe kapılmana sebep yok,' dedi. 'Çok kabiliyetlisin. Üstelik sen farkında değilsin, çekilen plan fevkalade oldu. Bak sana şimdiden bir defa daha teminat veriyorum, istersen bir milyon liralık açık bono imzalayayım, sen geleceğin er. büyük yıldızı olacaksın. Şimdi şöyle böyle diyenler, 'Metin Erksan hiç tanınmamış bir kızı oynatıp kumar oynuyor' diye kıs kıs gülenler bir gün senden tarih alabilmek için kuyruğa girecekler!' Ne yalan söyleyeyim, Metin Erksan’ın bu sözleri çok rahatlatmıştı beni. Bundan sonra filmin çekildiği 52 gün boyunca kamerayla sanki kırk yıllık ahbapmışım gibi haşır neşir oldum.»
Hülya Koçyiğit’in konuşması burada Gülşah'ın ağlamaya başlamasıyla kesiliyor. «Ah yavrum, bir tanem, benim!» diye ayağa fırlayan Hülya, hemen içeri koşuyor. Beş dakika sonra döndüğü zaman kucağında yumuk yumuk elleriyle gözlerini ovuşturan Gülşah da var. Hülya Koçyiğit, «Nerede kalmıştık?» diyerek tekrar eski günlere dönüyor. Yeşilçam'daki sürpriz dolu ilk günlere...
- «O günlerde babamın maddi durumu pek parlak değildi. Gerçi zahire komisyoncusuydu ama, Kuzguncuk’ta kira evinde oturan orta halli bir aileydik. Giyimimden, kuşamımdan artistlere benzemiyordum hiç. Hepsi hepsi üç, dört elbisem, iki ayakkabım vardı. Rahmetli babam eski bir İstanbul efendisi, zarif, nüktedan bir adamdı. Ne yapmış, ne etmiş, beş bin lira borç para bulmuş benim için. Bir akşam, 'Al yavrum bu parayı,' dedi. 'Şu anda ihtiyacın var senin. Kendine istediğin elbiseleri al. Filimlerinde daha şık, daha güzel görün. Meşhur sözdür, para konuşturur, elbise yürütür, derler.'
«Babacığımın bu davranışı bana yepyeni bir güç kazandırdı. Geleceğe bir başka türlü bakmaya başladım. Bu atmosfer içinde ikinci filmim ŞAŞKIN BABA’yı çevirdim. Hulki Saner, Metin Erksan'dan sonra bendeki kabiliyeti sezen ikinci adam olmuştu.»

Ve hafiften çiseleyen yağmurun altında Nişantaş'ından Taksim’e doğru gelirken Hülya Koçyiğit'i düşünüyoruz. 9 yıl öncesinin çelimsiz, çıtı pıtı, meçhul kızı, bugünün şöhretli yıldızı Hülya Koçyiğit'i...(diğer haberler için aşağıdaki linke tıklayın)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kartal Tibet'le Bıyık Üzerine

Bıyık deyip geçmeyin hemen... Burnun hemen dibinde başlayıp üst dudağa paralel siyah bir çizgi çizen «bıyık» dediğimiz nesne cins cinstir, çeşit çeşittir. Kaytan bıyık vardır, pala bıyık vardır, badem bıyık vardır, pos bıyık vardır, douglas bıyık vardır, hatta pis bıyık bile vardır. Anlayacağınız hanımların biçim biçim, renk renk, çeşit çeşit saçları ve dahi saç modelleri varsa, biz erkeklerin de «bıyık» avantajı var. Üstelik bizimki öyle berberdi, kuafördü gibi beklemeli, masraflı değil. Bir makas, küçük bir ayna bıyığınıza istediğiniz biçimi vermek için yeter de artar bile! Şimdi, durup dururken bu bıyık meselesinden söz açışımız elbette sebepsiz değil. Biraz ilerimizde filim çevriliyor. O sahnenin çekimi biter bitmez Kartal Tibet yanımıza gelecek ve onunla «bıyıktan» bahsetmeye başlayacağız. Zihni temrin bizimkisi yani... Evet, sahne bitiyor, Kartal Tibet rejisörden izin alıp yanımıza doğru yürümeye başlıyor. Geldi... oturuyor... KARTAL TİBET VE BIYIK Kartal Tibet’te «bıy...

Turgut Özatay Evlendi

1964 yılını 1965'e bağlayan günlerdeyiz... İstanbul rıhtımına güzel bir Italyan gemisi yanaştı: «San Marco»... Gemiden çıkan turistler Istanbul'ın tarihi anıtlarını, tabiat güzellikleri görmek istiyorlar. Geminin merdivenlerinden iki İtalyan kızı iniyor. Tam o sırada Türk sinema dünyasının ünlü karakter oyuncusu Turgut Özatay da orada bir arkadaşını ziyarete gelmiş. Kızlardan İngilizce bileni Turgut'a, «Ayasofya'ya ne taraftan gidebiliriz?» dîye sordu. Turgut da bu iki turist kıza, «İsterseniz otomobilimle sizi oraya götürebilirim,» cevabını verdi. Biraz sonra üç kişi Ayasofya'nın 1500 yıllık kubbesi altında geziyordu. Genç kızlardan Cinzia Morigi adında olanı Fransızca biliyordu ve Urbino üniversitesinde felsefe doktorası yapıyordu. Cinzia, İtalya'ya gittikten sonra, pek beğendiği Turgut Özatay'a bir teşekkür mektubu yazdı. Turgut bu mektubu arkadaşı Vladimir Krasovsky'ye tercüme ettirdi. Mektuplaşma aylarca, hatta yıllarca devam etti. 1965 geçmi...

Fatma Girik'in Çıplaklıktaki Cömertliği

Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi sinemaya da muhtelif yollardan gelinir; gelenlerin çoğu şöhret olup bol paraya kavuşma hayalini içlerinde bir virüs olarak taşıyarak silinip kaybolurlar, bir kısmı daha ilk edimini attığında önündeki bütün kapıları ardına kadar açık bulup zahmetsizce merdivenleri tırmanır; kimi dert çeker, çile çeker ama, direnir, şansını bekar. Şans günün birinde ona gülünce her şey birden ışıldar, şan, şöhret, para, hayranlar onun olur... Fatma Girik’i hangi sınıfa sokabilirsiniz. Bize kalırsa bu klasik sınıflamanın dışındadır Yeşilçam’ın mavi gözlü, açık sözlü Fato’su... Dışındadır, çünkü o şöhret olmak için çile çekmemiştir. Evet, sinemaya figüranlıkla başlamış, «Günahkar Baba» da, «Beş Hasta Var» da figüranlık yapmıştır, ama birden başrole fırlamış ve bir daha oradan aşağıya inmemiştir. Ama ne var, biliyor musunuz? Fatma Girik 'in asıl çilesi o zaman başlamıştır. Yeşilçam'da kadın yıldız öpüşmez, soyunmaz, makyajsız kamera karşısına geçmez, İstanb...

Ajda Pekkan Konuşuyor

Kimisine göre Eurovision yenilgisinin getirdiği bunalımdan kimisine göre aşk ilişkilerindeki çıkmazdan büyük bir bunalıma itilmişti. Kimseyle görüşmek istemiyor, giderek kilo veriyor, gülmeyen yüzü, kuşkulu bakışlarıyla çok zaman bilinçsiz ve yanlış davranışlarda bulunuyordu. Bu sıkıntılı dönemini atiatamayacağım anlayınca her şeyi bırakıp kaçmak istedi. Günün birinde uçağa atladığı gibi Türkiye'den uçup gitti... Bazıları Londra'da olduğunu söylüyordu Ajda'nın... Ama kesin olarak kimsenin bildiği bir şey yoktu. Bir hafta Paris'te görülüyor, sonra Cenevre'de veya Zürih'de olduğundan söz ediliyordu. Beili ki, sıkıntısı, problemleri ülkesini terketmekle geçmemişti. Yerinde duramıyor, bir şeyler arıyor, aradığını bulamıyordu... İşte o günlerde ansızın bir akşam saatinde SES'e telefon etmişti Ajda... «Unutmak ve unutturmak istiyorum. Bıktım, usandım... En az altı ay gelmeyeceğim Türkiye'ye... Müziği seviyorum. 17 yıllık çocuğum benim. Kuşkusuz müzikten...

Orhan Gencebay'ın Spor Tutkusu

Spor adaleyi güçlendirmekle kalmaz, aynı zamanda beynin bütün fonksiyonlarını da güçlendirir, dolayısı ile iradeyi ve mantığı sağlamlaştırır.» Orhan Gencebay birbirinden ağır halterleri kaldırır, bisiklette pedal çevirip ter atarken, bir yandan da bunları söylüyordu. Sanatçının periyodik spor çalışmasını yaptığı aletli jimnastik salonunda bir yandan resim çekiyor, bir yandan da spor üzerine söyleşiyorduk. Orhan Gencebay, pek çok sinema sanatçısında bile olmayan atletik bir yapıya ve fiziğe sahipti ve bunu sürekli spor yapmaya borçlu olduğunu söylüyordu. Sanatçı sporla çocukluk yıllarından bu yana devam edegelen ilişkisini şöyle anlattı: «Samsun'da ortaokul ve lise sıralarında 5-6 yıl aralıksız vücut estetiği ve güreş çalıştım. Kondisyonum çok iyiydi. O yıllarda biraz da Jiu-Jitsu çalıştım ama, o zamanlar Uzakdoğu sporları ülkemizde henüz çok yeni idi. Bu yüzden o yönde pek fazla gelişemedim. Her zaman çok yürür ve çok koşardım. Bu, sadece bana özge bir davranış değildi....