Ana içeriğe atla

Türkan Şoray Şöhretten Bıkmış

Boğaz'dan hafif bir rüzgar esiyor, milyonlarca filim seyircisinin yalnız dokunabilmek için sonsuz fedakarlıklara katlanacağı simsiyah uzun saçlı kadının saçlarını dağıtı dağıtıveriyor. O ise siyah, iri mi iri gözlerini karşı sahillere çevirmiş, bü yük bir özlem ve mahzunluk içinde dalgın bakıyor.
Bu kadın Türk sinemasında şöhretin zirvesine çıkan merdivenleri, en alt basamağından tırmanarak en yüksek noktasına erişmiş otan Türkan Şoray'dır. Ama bunca üne erişen, şimdiye kadar pek az insana nasip olan bir yere ulaşan, istediği ücreti (60.000 lira) dize getirdiği bütün filim prodüktörlerinden çatır çatır alan Türkan Şoray mutlu değildir.
Deniz kenarında böylesine iç çeken, çevresine dalgın, hatta görmeyen gözlerle bakan bir insan mesut olamaz...
- «Neden böyle birdenbire mahzunlaştınız?» cümlesi dudaklarımdan döküldü. Türkan Şoray, önce cevap vermekten kaçınan bir tavırla sorumuza sükûtla mukabele etti. Sonra mavi denizi, havada uçan martıları göstererek:
- «Ben bunları her zaman göremiyorum. Her zaman bu yosunlu kokuyu teneffüs edemiyorum. Canım istediği zaman istediğim yere gidemiyorum. Belki, ondandır» diye karşılık verdi.
- «Belki, tuhaf gelecek ama, size bir gerçeği söylemek istiyorum. Ben, şöhretimden bıktım. Nereye gitsem; ne yapsam hep göze batıyorum. Halk başıma toplanıyor. Onun için hiç bir yerde hiç bir zaman rahat değilim. Daima kontrollü, daima temkinli hareket etmeye mecburum. Size başımdan geçen bir olayı da anlatayım. Pek nadir olan çalışmadığım bir boş gündü. Evde otururken canım Boğaz'a gidip bir çay içmek istedi. Pek de sakılmıştım. Otomobilden inmeden deniz kenarında biraz deniz havası alır, dönerim diye düşündüm. Neyse uzatmayayım. Boğaz'a gittik. Otomobili park edecek bir yer ararken yoldan geçen bir grup beni tanıdı ve bir anda büyüyen bir insan seli halinde otomobile hücum etti. Açık camlardan imza almak için, yüzlerce kağıtlı kalemli eller uzanmıştı. Nerede ise otomobil devrilme tehlikesi geçirdi. Çay içmek, deniz havası almak bir kenara, bîr hayli korktum ve hemen geri dönmek mecburiyetinde kaldım.»
Türkan Şoray bu bakımdan pek dertliydi. Fakat anlattıkça ferahlıyor ve neşeleniyordu. Etrafta kendi işlerine dalmış, ağlarını tamir eden birkaç ihtiyar balıkçıdan başka kimseler yoktu. Türkan onların yanına gidip «Kolay gelsin» dedikten sonra, balık ağlarının nasıl tamir edildiğini merakla seyretti.
Az sonra kayıkların bağlandığı, ağların gerilen iplere çamaşır gibi serildiği, ufak tahta iskeleyi geride bırakıp toprak yola çıktık. Fakat, çıkar çıkmaz da ne olduğumuzu şaşırdık. Kadını erkeği, genci ihtiyarı bir anda Türkan Şoray'ın etrafını kuşatı verdi.
Bu sevgi çemberinin ortasında o herkese gülümsüyor, uzatılan her defteri imzalamaya çalışıyordu. Bu gülümseyişler sahte miydi?
Kalabalıktan kurtulunca, ona şikayetleri ile davranışlarının birbirini tutmadığını söylediğim zaman başını şöyle iki yana sallayıp, konuşmaya başladı:
- «Ben anlatmak istediğimi size yanlış anlatmışım. Ben, beni seven bu insanları, hatta bütün insanları seviyorum. Onlara sonsuz bir saygım da var üstelik. Ama yine de söylüyorum. Şöhret bir yerde hiç iyi birşey değil.»

Türkan Şoray istediği kadar «Bıktım şu şöhretimden, sıkıldım bu ilgiden» desin. O artık bir sigara tirya kişi, bir alkolik, hatta bir morfinman gibi bu ilgiye ve ilginin getireceği şöhrete muhtaçtır...(diğer haberler için aşağıdaki linke tıklayın)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kartal Tibet'le Bıyık Üzerine

Bıyık deyip geçmeyin hemen... Burnun hemen dibinde başlayıp üst dudağa paralel siyah bir çizgi çizen «bıyık» dediğimiz nesne cins cinstir, çeşit çeşittir. Kaytan bıyık vardır, pala bıyık vardır, badem bıyık vardır, pos bıyık vardır, douglas bıyık vardır, hatta pis bıyık bile vardır. Anlayacağınız hanımların biçim biçim, renk renk, çeşit çeşit saçları ve dahi saç modelleri varsa, biz erkeklerin de «bıyık» avantajı var. Üstelik bizimki öyle berberdi, kuafördü gibi beklemeli, masraflı değil. Bir makas, küçük bir ayna bıyığınıza istediğiniz biçimi vermek için yeter de artar bile! Şimdi, durup dururken bu bıyık meselesinden söz açışımız elbette sebepsiz değil. Biraz ilerimizde filim çevriliyor. O sahnenin çekimi biter bitmez Kartal Tibet yanımıza gelecek ve onunla «bıyıktan» bahsetmeye başlayacağız. Zihni temrin bizimkisi yani... Evet, sahne bitiyor, Kartal Tibet rejisörden izin alıp yanımıza doğru yürümeye başlıyor. Geldi... oturuyor... KARTAL TİBET VE BIYIK Kartal Tibet’te «bıy...

Fatma Girik'in Çıplaklıktaki Cömertliği

Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi sinemaya da muhtelif yollardan gelinir; gelenlerin çoğu şöhret olup bol paraya kavuşma hayalini içlerinde bir virüs olarak taşıyarak silinip kaybolurlar, bir kısmı daha ilk edimini attığında önündeki bütün kapıları ardına kadar açık bulup zahmetsizce merdivenleri tırmanır; kimi dert çeker, çile çeker ama, direnir, şansını bekar. Şans günün birinde ona gülünce her şey birden ışıldar, şan, şöhret, para, hayranlar onun olur... Fatma Girik’i hangi sınıfa sokabilirsiniz. Bize kalırsa bu klasik sınıflamanın dışındadır Yeşilçam’ın mavi gözlü, açık sözlü Fato’su... Dışındadır, çünkü o şöhret olmak için çile çekmemiştir. Evet, sinemaya figüranlıkla başlamış, «Günahkar Baba» da, «Beş Hasta Var» da figüranlık yapmıştır, ama birden başrole fırlamış ve bir daha oradan aşağıya inmemiştir. Ama ne var, biliyor musunuz? Fatma Girik 'in asıl çilesi o zaman başlamıştır. Yeşilçam'da kadın yıldız öpüşmez, soyunmaz, makyajsız kamera karşısına geçmez, İstanb...

Turgut Özatay Evlendi

1964 yılını 1965'e bağlayan günlerdeyiz... İstanbul rıhtımına güzel bir Italyan gemisi yanaştı: «San Marco»... Gemiden çıkan turistler Istanbul'ın tarihi anıtlarını, tabiat güzellikleri görmek istiyorlar. Geminin merdivenlerinden iki İtalyan kızı iniyor. Tam o sırada Türk sinema dünyasının ünlü karakter oyuncusu Turgut Özatay da orada bir arkadaşını ziyarete gelmiş. Kızlardan İngilizce bileni Turgut'a, «Ayasofya'ya ne taraftan gidebiliriz?» dîye sordu. Turgut da bu iki turist kıza, «İsterseniz otomobilimle sizi oraya götürebilirim,» cevabını verdi. Biraz sonra üç kişi Ayasofya'nın 1500 yıllık kubbesi altında geziyordu. Genç kızlardan Cinzia Morigi adında olanı Fransızca biliyordu ve Urbino üniversitesinde felsefe doktorası yapıyordu. Cinzia, İtalya'ya gittikten sonra, pek beğendiği Turgut Özatay'a bir teşekkür mektubu yazdı. Turgut bu mektubu arkadaşı Vladimir Krasovsky'ye tercüme ettirdi. Mektuplaşma aylarca, hatta yıllarca devam etti. 1965 geçmi...

Orhan Gencebay'ın Spor Tutkusu

Spor adaleyi güçlendirmekle kalmaz, aynı zamanda beynin bütün fonksiyonlarını da güçlendirir, dolayısı ile iradeyi ve mantığı sağlamlaştırır.» Orhan Gencebay birbirinden ağır halterleri kaldırır, bisiklette pedal çevirip ter atarken, bir yandan da bunları söylüyordu. Sanatçının periyodik spor çalışmasını yaptığı aletli jimnastik salonunda bir yandan resim çekiyor, bir yandan da spor üzerine söyleşiyorduk. Orhan Gencebay, pek çok sinema sanatçısında bile olmayan atletik bir yapıya ve fiziğe sahipti ve bunu sürekli spor yapmaya borçlu olduğunu söylüyordu. Sanatçı sporla çocukluk yıllarından bu yana devam edegelen ilişkisini şöyle anlattı: «Samsun'da ortaokul ve lise sıralarında 5-6 yıl aralıksız vücut estetiği ve güreş çalıştım. Kondisyonum çok iyiydi. O yıllarda biraz da Jiu-Jitsu çalıştım ama, o zamanlar Uzakdoğu sporları ülkemizde henüz çok yeni idi. Bu yüzden o yönde pek fazla gelişemedim. Her zaman çok yürür ve çok koşardım. Bu, sadece bana özge bir davranış değildi....

Hülya Avşar Dostluğu Anlattı

Nükhet kalabalık sinema salonundan çıkarken iki saattir kapalı bir yerde kalmanın sıkıntısını hissetti içinde. Ama sonra güzel bir film seyretmenin mutluluğu her şeyi aldı götürdü. Dışarıda hafiften yağmur yağıyordu. Kıştan kalan bir gün bu bahar havasını alıp götürmüş, yerini serin, yağmurlu, kapalı bir güne bırakmıştı. Caddenin kalabalığına, otomobillerin oradan oraya koşuşturmalarına baktı. İçinde milyonlarca insanı barındıran bir şehirde yaşamdan bir kesit diye düşündü. Sonra düşünceleri o insanların üzerinde yoğunlaştı... Sevgiyle baktı herbirinin yüzüne ayrı ayrı. Yaşam, insanlar, içinde bulunduğu ortam, her şey güzeldi aslında. Ama bu bir bakış açısı değil miydi? İnsan nasıl bakarsa öyle görmez miydi çevresini, öyle algılamaz mıydı çevresindeki olayları? Başını kaydırdı, gökyüzüne baktı. Serin yağmur damlaları yüzüne damladı, üşüdü, başını eğdi. Sonra bu hareketi caddenin tam ortasında yaptığını farketti. Kendi kendine güldü. Önündeki yol uzundu. Hızlanan yağmurla bi...