Ana içeriğe atla

Yılmaz Köksal Jön Olmak İstemiyor

Sinemayı meslek edinmiş her genç kızın veya erkeğin bitmeyen, tükenmeyen bir rüyasıdır başrol oynamak, Yeşilçam’da olsun, Hollywood’da olsun, Cine - citta'da olsun, kısacası dünyanın neresinde olursa olsun, sinemaya adımını atan her hevesli, bütün hazırlıklarını, planlarım başrol oynamak üzerine yapar. Mesela yerli sinemadan Yılmaz Güney, Türkan Şoray, Cüneyt Arkın, Hülya Koçyiğit, Murat Soydan, yabancı sinemadan da John Wayne, Gregory Peck, Rock Hudson, Alain Delon, Richard Burton gibi şöhretler kamera karşısına geçtikleri ilk andan itibaren başrol oynamak humması ile yanıp tutuşmuşlar ve arzularında da muvaffak olmuşlardır.
Fakat... Bizim Yeşilçam’ın en iyi karakter oyuncularından, ikinci adamlarından birisi olarak kabul edilen Yılmaz Köksal hayrettir, başrol oynamak istemez ve de başrol kelimesinden şiddetle nefret eder... Nefret eder ama, yeni gelinin baba evinden koca evine giderken, «Hem ağlarım, hem giderim» demesi gibi Yılmaz Köksal da zoraki de olsa, istese de istemese de başrol oynar... Bize kalırsa, bundan sonra da devamlı oynayacaktır... Zira, Türk sinemasında artistlerin kaderini elinde tutan sinemacılar, işletmeciler, prodüktörler böyle istiyorlar. Bakın Kulüp Suat’ ta çekilen ve başrolünü oynadığı «Kanıma Kan İsterim» filminin setinde konuştuğumuz Yılmaz Köksal bu konuda neler söylüyor:
- «İster inanın, ister inanmayın belki size garip, komik gelecek ama, başrol oynamak istemiyorum ben. Bana ilk başrolü 1965 yılında teklif etmişlerdi. Kabul etmedim. Kabul etmememin nedenleri vardı tabii... Bir defa seyircim hazır değildi beni başrolde seyretmeye. İkincisi jönün yanında, ona iyilik eden adam, onu birtakım felaketlerden kurtaran adam olarak gözükmüştüm yıllar yılı... Eğer başrole çıkarsam aynı sevgiyi alkışı bulabilecek miyimdim?
«Fakat öyle bir gün geldi çattı ki, Yeşilçam'ın 'kral geçinenleri' benimle oynamaz oldular. Çeşitli bahane ve sebeplerle prodüktörlere baskı yapmaya, yanlarındaki karakter rollerinden beni ekarte etmeye başladılar. Altı ay işsiz kaldım. Evime bakmaya mecburdum. Kat almıştım, borcum vardı. Sonunda bütün direnmem fayda vermedi ve ilk olarak 1967 yılında Hulki Saner’in yönettiği 'Fantoma İstanbul'da Buluşalım'
filminde başrol oynadım. Sonra 'Mete Han', 'Çekov', 'Sevimli Serseri’ de gene başrol oyuncusu olarak hayranlarımın karşısına çıktım. Halk tutmuştu beni. Seviyordu. Sinemacıların ifadelerine bakılırsa birçok ünlü jönden daha çok müşterim vardı. Be yüzden teklifler peş- peşe gelmeye başladı, ben de hiç istememe rağmen «işsiz kalmamak için» başrol oynamaya başladım.
«Son olarak şunları söyleyeyim size, başrol oynamak pek işime gelmiyor, ama sağ olsunlar, varolsunlar üç, dört jönün sayesinde başrol oyuncusu oldum çıktım.»
«Tabii ben, 'arkadaşlarımızın' bana yaptığını yapmıyorum. Filmin başında 'Şununla oynarım ama bu artistle oynamam,' diyerek kimsenin ekmeğine mani olmuyorum. Sinema kollektif bir iştir. Kadro ne kadar kuvvetli olursa netice de o kadar iyi olur.

İşte Yılmaz Köksal'ın başrol oyunculuğunun hikayesi kısaca böyle. Anlayacağınız Türk sinemasının zoraki jönü o!..(diğer haberler için aşağıdaki linke tıklayın)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kartal Tibet'le Bıyık Üzerine

Bıyık deyip geçmeyin hemen... Burnun hemen dibinde başlayıp üst dudağa paralel siyah bir çizgi çizen «bıyık» dediğimiz nesne cins cinstir, çeşit çeşittir. Kaytan bıyık vardır, pala bıyık vardır, badem bıyık vardır, pos bıyık vardır, douglas bıyık vardır, hatta pis bıyık bile vardır. Anlayacağınız hanımların biçim biçim, renk renk, çeşit çeşit saçları ve dahi saç modelleri varsa, biz erkeklerin de «bıyık» avantajı var. Üstelik bizimki öyle berberdi, kuafördü gibi beklemeli, masraflı değil. Bir makas, küçük bir ayna bıyığınıza istediğiniz biçimi vermek için yeter de artar bile! Şimdi, durup dururken bu bıyık meselesinden söz açışımız elbette sebepsiz değil. Biraz ilerimizde filim çevriliyor. O sahnenin çekimi biter bitmez Kartal Tibet yanımıza gelecek ve onunla «bıyıktan» bahsetmeye başlayacağız. Zihni temrin bizimkisi yani... Evet, sahne bitiyor, Kartal Tibet rejisörden izin alıp yanımıza doğru yürümeye başlıyor. Geldi... oturuyor... KARTAL TİBET VE BIYIK Kartal Tibet’te «bıy...

Fatma Girik'in Çıplaklıktaki Cömertliği

Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi sinemaya da muhtelif yollardan gelinir; gelenlerin çoğu şöhret olup bol paraya kavuşma hayalini içlerinde bir virüs olarak taşıyarak silinip kaybolurlar, bir kısmı daha ilk edimini attığında önündeki bütün kapıları ardına kadar açık bulup zahmetsizce merdivenleri tırmanır; kimi dert çeker, çile çeker ama, direnir, şansını bekar. Şans günün birinde ona gülünce her şey birden ışıldar, şan, şöhret, para, hayranlar onun olur... Fatma Girik’i hangi sınıfa sokabilirsiniz. Bize kalırsa bu klasik sınıflamanın dışındadır Yeşilçam’ın mavi gözlü, açık sözlü Fato’su... Dışındadır, çünkü o şöhret olmak için çile çekmemiştir. Evet, sinemaya figüranlıkla başlamış, «Günahkar Baba» da, «Beş Hasta Var» da figüranlık yapmıştır, ama birden başrole fırlamış ve bir daha oradan aşağıya inmemiştir. Ama ne var, biliyor musunuz? Fatma Girik 'in asıl çilesi o zaman başlamıştır. Yeşilçam'da kadın yıldız öpüşmez, soyunmaz, makyajsız kamera karşısına geçmez, İstanb...

Turgut Özatay Evlendi

1964 yılını 1965'e bağlayan günlerdeyiz... İstanbul rıhtımına güzel bir Italyan gemisi yanaştı: «San Marco»... Gemiden çıkan turistler Istanbul'ın tarihi anıtlarını, tabiat güzellikleri görmek istiyorlar. Geminin merdivenlerinden iki İtalyan kızı iniyor. Tam o sırada Türk sinema dünyasının ünlü karakter oyuncusu Turgut Özatay da orada bir arkadaşını ziyarete gelmiş. Kızlardan İngilizce bileni Turgut'a, «Ayasofya'ya ne taraftan gidebiliriz?» dîye sordu. Turgut da bu iki turist kıza, «İsterseniz otomobilimle sizi oraya götürebilirim,» cevabını verdi. Biraz sonra üç kişi Ayasofya'nın 1500 yıllık kubbesi altında geziyordu. Genç kızlardan Cinzia Morigi adında olanı Fransızca biliyordu ve Urbino üniversitesinde felsefe doktorası yapıyordu. Cinzia, İtalya'ya gittikten sonra, pek beğendiği Turgut Özatay'a bir teşekkür mektubu yazdı. Turgut bu mektubu arkadaşı Vladimir Krasovsky'ye tercüme ettirdi. Mektuplaşma aylarca, hatta yıllarca devam etti. 1965 geçmi...

Orhan Gencebay'ın Spor Tutkusu

Spor adaleyi güçlendirmekle kalmaz, aynı zamanda beynin bütün fonksiyonlarını da güçlendirir, dolayısı ile iradeyi ve mantığı sağlamlaştırır.» Orhan Gencebay birbirinden ağır halterleri kaldırır, bisiklette pedal çevirip ter atarken, bir yandan da bunları söylüyordu. Sanatçının periyodik spor çalışmasını yaptığı aletli jimnastik salonunda bir yandan resim çekiyor, bir yandan da spor üzerine söyleşiyorduk. Orhan Gencebay, pek çok sinema sanatçısında bile olmayan atletik bir yapıya ve fiziğe sahipti ve bunu sürekli spor yapmaya borçlu olduğunu söylüyordu. Sanatçı sporla çocukluk yıllarından bu yana devam edegelen ilişkisini şöyle anlattı: «Samsun'da ortaokul ve lise sıralarında 5-6 yıl aralıksız vücut estetiği ve güreş çalıştım. Kondisyonum çok iyiydi. O yıllarda biraz da Jiu-Jitsu çalıştım ama, o zamanlar Uzakdoğu sporları ülkemizde henüz çok yeni idi. Bu yüzden o yönde pek fazla gelişemedim. Her zaman çok yürür ve çok koşardım. Bu, sadece bana özge bir davranış değildi....

Hülya Avşar Dostluğu Anlattı

Nükhet kalabalık sinema salonundan çıkarken iki saattir kapalı bir yerde kalmanın sıkıntısını hissetti içinde. Ama sonra güzel bir film seyretmenin mutluluğu her şeyi aldı götürdü. Dışarıda hafiften yağmur yağıyordu. Kıştan kalan bir gün bu bahar havasını alıp götürmüş, yerini serin, yağmurlu, kapalı bir güne bırakmıştı. Caddenin kalabalığına, otomobillerin oradan oraya koşuşturmalarına baktı. İçinde milyonlarca insanı barındıran bir şehirde yaşamdan bir kesit diye düşündü. Sonra düşünceleri o insanların üzerinde yoğunlaştı... Sevgiyle baktı herbirinin yüzüne ayrı ayrı. Yaşam, insanlar, içinde bulunduğu ortam, her şey güzeldi aslında. Ama bu bir bakış açısı değil miydi? İnsan nasıl bakarsa öyle görmez miydi çevresini, öyle algılamaz mıydı çevresindeki olayları? Başını kaydırdı, gökyüzüne baktı. Serin yağmur damlaları yüzüne damladı, üşüdü, başını eğdi. Sonra bu hareketi caddenin tam ortasında yaptığını farketti. Kendi kendine güldü. Önündeki yol uzundu. Hızlanan yağmurla bi...