Ana içeriğe atla

Hümeyra'dan Kocası Ömer Kavur'a Jest

Boğaz kıyılarından yüksekçe bir yerde yıllarca içinde yaşayanları barındırmış ama bugün zorlukla ayakta düren bir ev şimdiye kadar birçok filme mekan olmuştur. Bu iki katlı ahşap bina, geçtiğimiz hafta da bir başka fil. min Ömer Kavur'un yönettiği «Ah Güzel İstanbul»un çekim yeri oldu. Evin taş merdivenlerinden yukarı çıkarken set çalışanlarının koştur, malarını işittik, Ardından da Ömer Kavur'un sesi geldi kulağımıza:
«Bu odanın hazırlığı bitti mi?» Yönetmen son kelimeyi söylerken biz de son basamağa adımımızı atıp içeri girdik ve bu soruyu setin içinde bazı eşyaları karıştırmakta olan eşi Hümeyra’ya sorduğunu anladık.
Hümeyra, «Birkaç eksik şey var onları da yerleştirdim mi tamam» diye yanıt verdi kocasına. Hümeyra’yı oradc görmek bizi şaşırtmıştı. Gerçi yönetmenin eşiydi ama yönetmen eşlerinin sete gelmesi pek alışılagelmiş olay değildi. Filmdeki oyuncu kadrosunda da adı yoktu. O halde...
Biz bunları düşünürken Ömer Kavur yanımıza gelerek, «Hümeyra'nın filmde filan oynadığını sanmayın» dedi. «Çalışmanın dekor işleriyle ilgileniyor. Çevre düzenini ya. pıyor. Bu iş sinemamızda fazla önemsenmeyen bir konu. Oysa film için son derece önemli fonksiyonları vardır. Ben Füruzan’la film için çalışırken Hümeyra da bizimle beraberdi. Bunun için filmi iyi tanıyor. Dekor işlerini üstlenmesini istedim. O da kabul etti.»
Bu arada içeride az sonra çekilecek sahne için dekor olarak kullanılacak eşyaları yerleştiren Hümeyra da yanımıza gelerek konuşmaya katıldı:
«Dekor işini kendime meslek olarak seçtiğimi düşünmeyin. Kesinlikle de iddialı değilim. Ömer işi teklif ettiği zaman bana çok cazip geldi ve çalışmaya başladım. Şimdi çok hoşuma gidiyor bu işi yapmak. Öyle ki dekor için gerekli her mal. zemeyi dükkan dükkan dolaşıp kendi elimle seçiyorum. Diğer arkadaşların yardımıyla da bunları yerleri, ne yerleştiriyorum. İyi bir şeyler yapmak için birlikte çaba harcıyoruz.» Biz bu konuşmayı sürdürür, ken şarkıcının dekorunu hazırladığı odada Müjde Ar'la Kadir İnanır’ın rol aldıkları sahnelerin çekimi başlamıştı.
Çekime girilmesi Hümeyra’nın çalışmalarına ara vermesini sağlamıştı. Biz de bundan yararlanarak konuşmamızı sürdürdük. Sanatçıdan önce başarılı bir oyun çıkardığı «Çöpçatanın Fendi» müzikali İle ilgili düşüncelerini öğrenmek istedik:
«Bu oyunun pek başarılı olmadığını kabul etmek gerek. Oyun ne bizden ne Batı'dandı, Bu da olumlu bir tepki görmemizi engelledi. Müzikaldeki sanatçıların rol dağıtımı da kanımca yanlış olmuştu. Ben de piyeste arzu ettiğim bir rolü oynamadım. Ama bu çalışma yine de hoşuma gitti. Bundan sonra iyi bir teklif gelirse yine müzikalde sahneye çıkarım.»
«'Talihli Amele' filmiyle sinemaya da adım attınız. Bu çalışmanız konusunda ne düşünüyorsunuz?»
«Film bazi aksiliklere rağmen yine de iyi oldu. Bundan sonra da sinema oyuncusu olarak çalışmalarımı sürdüreceğim. Çünkü sinemayı çok seviyorum. Yalnız bu dalda da hiçbir iddiam yok. Bana göre sinemada başarılı olabilmek için ya seksi olmak lazım, ya da romantik bir tip. Bende ikisi de yok. Bu nedenle geriye komedi türü filmler kalıyor. Yalnız bu tür filmler içinden iyilerini seçerek oynayacağım. Ama bu arada komedi dışına çıkarak dram niteliğinde filmlerde de rol alabilirim. Örneğin dört beş ay sonra çekimine başlanacak 'Avcılar' filminde oynayacağım. Ve bu film bir dram olacak.»
Konuşmamız bittikten sonra Hümeyra tekrar işinin başına döndü. Çekimin bittiği odaya giderek ertesi gün kullanılacak perde için ölçü almaya ve gerekli malzemeyi tespit etmeye başladı. Bunları yaparken Ömer Kavur ile sık sık konuşuyor onun da fikrini alıyordu.
MÜJDE AR'IN YANAĞINDAKİ YARA
«Ah Güzel İstanbul» filminde bir hayat kadını tipini caniandıran Müjde Ar, daha önce başından geçen bir olay yüzünden yüzünde bıçak yarası taşımaktadır. Bu yara makyajın; gerçekleştiren Zübeyde Erer, yarayı nasıl yaptığını şöyle anlattı:

«Bu işte en büyük yardımcım pamuktur. Bu arada yüzde kanlar oluşturan losyon ve boya kalemleriyle yarayı ortaya çıkarıyorum.»...(diğer haberler için aşağıdaki linke tıklayın)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kartal Tibet'le Bıyık Üzerine

Bıyık deyip geçmeyin hemen... Burnun hemen dibinde başlayıp üst dudağa paralel siyah bir çizgi çizen «bıyık» dediğimiz nesne cins cinstir, çeşit çeşittir. Kaytan bıyık vardır, pala bıyık vardır, badem bıyık vardır, pos bıyık vardır, douglas bıyık vardır, hatta pis bıyık bile vardır. Anlayacağınız hanımların biçim biçim, renk renk, çeşit çeşit saçları ve dahi saç modelleri varsa, biz erkeklerin de «bıyık» avantajı var. Üstelik bizimki öyle berberdi, kuafördü gibi beklemeli, masraflı değil. Bir makas, küçük bir ayna bıyığınıza istediğiniz biçimi vermek için yeter de artar bile! Şimdi, durup dururken bu bıyık meselesinden söz açışımız elbette sebepsiz değil. Biraz ilerimizde filim çevriliyor. O sahnenin çekimi biter bitmez Kartal Tibet yanımıza gelecek ve onunla «bıyıktan» bahsetmeye başlayacağız. Zihni temrin bizimkisi yani... Evet, sahne bitiyor, Kartal Tibet rejisörden izin alıp yanımıza doğru yürümeye başlıyor. Geldi... oturuyor... KARTAL TİBET VE BIYIK Kartal Tibet’te «bıy...

Turgut Özatay Evlendi

1964 yılını 1965'e bağlayan günlerdeyiz... İstanbul rıhtımına güzel bir Italyan gemisi yanaştı: «San Marco»... Gemiden çıkan turistler Istanbul'ın tarihi anıtlarını, tabiat güzellikleri görmek istiyorlar. Geminin merdivenlerinden iki İtalyan kızı iniyor. Tam o sırada Türk sinema dünyasının ünlü karakter oyuncusu Turgut Özatay da orada bir arkadaşını ziyarete gelmiş. Kızlardan İngilizce bileni Turgut'a, «Ayasofya'ya ne taraftan gidebiliriz?» dîye sordu. Turgut da bu iki turist kıza, «İsterseniz otomobilimle sizi oraya götürebilirim,» cevabını verdi. Biraz sonra üç kişi Ayasofya'nın 1500 yıllık kubbesi altında geziyordu. Genç kızlardan Cinzia Morigi adında olanı Fransızca biliyordu ve Urbino üniversitesinde felsefe doktorası yapıyordu. Cinzia, İtalya'ya gittikten sonra, pek beğendiği Turgut Özatay'a bir teşekkür mektubu yazdı. Turgut bu mektubu arkadaşı Vladimir Krasovsky'ye tercüme ettirdi. Mektuplaşma aylarca, hatta yıllarca devam etti. 1965 geçmi...

Fatma Girik'in Çıplaklıktaki Cömertliği

Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi sinemaya da muhtelif yollardan gelinir; gelenlerin çoğu şöhret olup bol paraya kavuşma hayalini içlerinde bir virüs olarak taşıyarak silinip kaybolurlar, bir kısmı daha ilk edimini attığında önündeki bütün kapıları ardına kadar açık bulup zahmetsizce merdivenleri tırmanır; kimi dert çeker, çile çeker ama, direnir, şansını bekar. Şans günün birinde ona gülünce her şey birden ışıldar, şan, şöhret, para, hayranlar onun olur... Fatma Girik’i hangi sınıfa sokabilirsiniz. Bize kalırsa bu klasik sınıflamanın dışındadır Yeşilçam’ın mavi gözlü, açık sözlü Fato’su... Dışındadır, çünkü o şöhret olmak için çile çekmemiştir. Evet, sinemaya figüranlıkla başlamış, «Günahkar Baba» da, «Beş Hasta Var» da figüranlık yapmıştır, ama birden başrole fırlamış ve bir daha oradan aşağıya inmemiştir. Ama ne var, biliyor musunuz? Fatma Girik 'in asıl çilesi o zaman başlamıştır. Yeşilçam'da kadın yıldız öpüşmez, soyunmaz, makyajsız kamera karşısına geçmez, İstanb...

Ajda Pekkan Konuşuyor

Kimisine göre Eurovision yenilgisinin getirdiği bunalımdan kimisine göre aşk ilişkilerindeki çıkmazdan büyük bir bunalıma itilmişti. Kimseyle görüşmek istemiyor, giderek kilo veriyor, gülmeyen yüzü, kuşkulu bakışlarıyla çok zaman bilinçsiz ve yanlış davranışlarda bulunuyordu. Bu sıkıntılı dönemini atiatamayacağım anlayınca her şeyi bırakıp kaçmak istedi. Günün birinde uçağa atladığı gibi Türkiye'den uçup gitti... Bazıları Londra'da olduğunu söylüyordu Ajda'nın... Ama kesin olarak kimsenin bildiği bir şey yoktu. Bir hafta Paris'te görülüyor, sonra Cenevre'de veya Zürih'de olduğundan söz ediliyordu. Beili ki, sıkıntısı, problemleri ülkesini terketmekle geçmemişti. Yerinde duramıyor, bir şeyler arıyor, aradığını bulamıyordu... İşte o günlerde ansızın bir akşam saatinde SES'e telefon etmişti Ajda... «Unutmak ve unutturmak istiyorum. Bıktım, usandım... En az altı ay gelmeyeceğim Türkiye'ye... Müziği seviyorum. 17 yıllık çocuğum benim. Kuşkusuz müzikten...

Orhan Gencebay'ın Spor Tutkusu

Spor adaleyi güçlendirmekle kalmaz, aynı zamanda beynin bütün fonksiyonlarını da güçlendirir, dolayısı ile iradeyi ve mantığı sağlamlaştırır.» Orhan Gencebay birbirinden ağır halterleri kaldırır, bisiklette pedal çevirip ter atarken, bir yandan da bunları söylüyordu. Sanatçının periyodik spor çalışmasını yaptığı aletli jimnastik salonunda bir yandan resim çekiyor, bir yandan da spor üzerine söyleşiyorduk. Orhan Gencebay, pek çok sinema sanatçısında bile olmayan atletik bir yapıya ve fiziğe sahipti ve bunu sürekli spor yapmaya borçlu olduğunu söylüyordu. Sanatçı sporla çocukluk yıllarından bu yana devam edegelen ilişkisini şöyle anlattı: «Samsun'da ortaokul ve lise sıralarında 5-6 yıl aralıksız vücut estetiği ve güreş çalıştım. Kondisyonum çok iyiydi. O yıllarda biraz da Jiu-Jitsu çalıştım ama, o zamanlar Uzakdoğu sporları ülkemizde henüz çok yeni idi. Bu yüzden o yönde pek fazla gelişemedim. Her zaman çok yürür ve çok koşardım. Bu, sadece bana özge bir davranış değildi....