Ana içeriğe atla

İbrahim Tatlıses'in Acı Günü

Yıl 1974... İbrahim Tatlı karacı olarak askerlik görevini yapmaktadır... O yıllar için sanatçı, «Hayatı özümseme dönemim askerlikte başlamış ve yaşamın gizlerini, insanları tanıma olanağını bu kutsal ocakta bulmuşumdur» diyor..
Artık tam bir profesyonel sanatçıdır o... Gece oldu mu eline sazı alır, türküler söylerdi koğuşta... Geniş bir dinleyici kitlesi, yeni silah arkadaşları doyumsuz bir dikkatle kendilerine seslenen bu delikanlıyı dinlerdi... Olağanüstü bir gırtlak yapısı ve etkileyici bir sesi vardı İbo'nun... Hele hele dinleyicileri ara. sına subayların da katıldığını görünce o, daha bir içten vururdu sazının tellerine ve daha bir yürekten haykırırdı Anadolu ezgilerini...
Urfa'dan ayrı düşeli aylar olmuştu... Bazı haftalar şehir İznine çı. kıp, sinemaya giderdi... Yerli filmlerin tekini dehi kaçırmak onu üzerdi... Öylesine düşkündü Türk filmlerine ve Türk sanatçıalrına... Bazı haftalarda arkadaşlarının pazar iznine gitmelerini fırsat bilerek yalnız kalmayı yeğlerdi... Büyük bir zevk duyardı bu anlardan... Aslında yırtıcı ve öfkeli bir kişiliği vardı ama bu sadece görüntüsündeydi... Duyarlı, romantik, hassas yapısı hiçbir zaman onu terketmedi...
Asker ocağının kurulduğu yer dağlık bir bölgedeydi... Kilometrelerce bir alanı kaplamıştı... Tek başına çekilir bir köşeye, sıla özlemini dile getiren türküler çağırıp dururdu, gün boyunca... Uzaktan geçen tek - tük askerler başlarını dağlardan yana çevirdiğinde bir nokta büyüklüğündeki İbo'yu görürlerdi... Sesi o denli gürdü ve hele bir de rüzgar çıktı mı, ses daha da büyürdü... Rüzgar, İbo'nun sesini taa uzaklara dek tesirdi... Karargahta kim duysa bu sesi hemen tanırlar, hayranlıkla türküyü dinlerlerdi.
Günün son ışıkları İbo'nun üzerinden kayıp gidene kadar çalar söyler, söyler çalardı... Tek bir başına ve caddeden geçen içi yolcu dolu otobüslere bakakala... Parmakları şişer, su toplardı o pazar gününün ardından... Nöbet saati gelince sazına serilir gibi kucaklar, dı tüfeğini... Omuzuna yükledi mi M1 tüfeğini koşar adımlarla gidip nöbet yerini devralırdı... İki saatti nöbet süresi... Vatan bekçiliği namus bekçiliği idi onun için... Ve de her Türk için... Uzaklarda uyuyan anasının, babasının, kardeşlerinin soluğunu duyar gibi olurdu gecenin sessiz karanlığında... O zamanlar silahına sımsıkı sarılır, anasının saçlarını tüfeğinin kabzasında okşardı...
Gece vaktiydi... İbo silah deposu önündeydi. 11.00 - 01.00 nöbetindeydi... Hani Dostoyevski’nin Beyaz Geceler yapıtında tanımladığı bir veda gecesi vardı ya, işte o gecelerden biriydi tıpkı... Kar, yavaş çekilen bir filmin görüntüsünde olduğu gibi ağır ağır yeryüzüne doğru düşüyordu... Her yer pamuk beyazlığı içindeydi... Ve de aydınlıktı gece...
İbo, parkesinin kapüşonunu yasak olmasına karşın arkaya doğru attı... Bir tek kepi kalmıştı başında... Ardında postal izi bırakarak bir aşağı, bir yukarı doğru geziniyordu.. Her edim atışında ayağının altından hışırtılar yükseliyordu.. Birden bir adamın kendisine doğru koşar adımlarla geldiğini hissetti... Hemen tüfeğini omuzundan çıkartıp eli tetikte olduğu halde, «Dur kimdir o?» diyerek karşısındakini durdurdu... Parolayı sordu... Güle, rek,
«Ne o, beni korkutacağını mı sandın?.. Söyle bakalım ne bu telaşın Hüseyin Çavuş?»
«Hemen silahını bana ver... Seni binbaşım istiyor... Nizamlyede seni bekliyor...»
«Hayır, silahımı vermem... Beni sınıyorsun değil mi? Nöbet yerini terketmem...»
«Bırak şimdi tatavayı İbrahim... Koş git haydi binbaşıma.»
«Bak Hüseyin Çavuş, başıma bir dert açma... Sonra ben de seni yakarım ha...»
Hem koşuyor, hem de kafasından neden çağırıldığı yolunda çeşitli fikirler, olasılıklar geçiriyordu... Acaba nöbet yerinden çağırılacak kadar büyük bir suç mu işlemişti, farkında olmaksızın... Korku dolu bir yürekle camlı kapıyı çaldı... Çivi gibi bir selam verip binbaşının karşısına dikildi...
«Otur oğlum» dedi binbaşı...
O oturmadı... Ayakta bekliyordu. Emir yinelenince oturmak zorunda kaldı... Tabii ona oturmak denlirse.. Sandalyenin ucuna ilişti sadece... Cebinden bir telgraf çıkardı...
«Sana acı bir haberim var İbrahim...»
«Hayrola komutanım... Nedir o?» diyerek ayağa fırladı. Ayaklarının bağı çözülmüştü İbo'nun... Elleri titriyordu... Gözleri dolu doluydu... Utanmasa ağlayacak, debelenecekti yerde... Ama askerdi ve bir askerin metaneti içerisinide olmanın bilincini taşımak zorundaydı...
O sırada rüzgar büyük bir gürül, tüyle binbaşının arkasındaki camı açmıştı...
Masanın üzerindeki kağıtlar uçuşuyordu... O durgun hava tipiye dönüşmüştü... Kar yağıyordu İçeri, ye... Yerden kağıtları topladılar birlikte... Pencereyi kapattılar, bir de kalın bir dosya koydular camın önüne... Rüzgar inliyordu... İbo heyecanının ve acısının doruğundaydı... Yerinde duramıyordu...
«Komutanım ne oldu... Çok mu acı haber geldi köyden?...»
«Dur oğlum, sakin ol... Metin ol.

Gece gelen telgraf dört kelimeydi: «Baban öldü, başımız sağolsun...»...(diğer haberler için aşağıdaki linke tıklayın)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kartal Tibet'le Bıyık Üzerine

Bıyık deyip geçmeyin hemen... Burnun hemen dibinde başlayıp üst dudağa paralel siyah bir çizgi çizen «bıyık» dediğimiz nesne cins cinstir, çeşit çeşittir. Kaytan bıyık vardır, pala bıyık vardır, badem bıyık vardır, pos bıyık vardır, douglas bıyık vardır, hatta pis bıyık bile vardır. Anlayacağınız hanımların biçim biçim, renk renk, çeşit çeşit saçları ve dahi saç modelleri varsa, biz erkeklerin de «bıyık» avantajı var. Üstelik bizimki öyle berberdi, kuafördü gibi beklemeli, masraflı değil. Bir makas, küçük bir ayna bıyığınıza istediğiniz biçimi vermek için yeter de artar bile! Şimdi, durup dururken bu bıyık meselesinden söz açışımız elbette sebepsiz değil. Biraz ilerimizde filim çevriliyor. O sahnenin çekimi biter bitmez Kartal Tibet yanımıza gelecek ve onunla «bıyıktan» bahsetmeye başlayacağız. Zihni temrin bizimkisi yani... Evet, sahne bitiyor, Kartal Tibet rejisörden izin alıp yanımıza doğru yürümeye başlıyor. Geldi... oturuyor... KARTAL TİBET VE BIYIK Kartal Tibet’te «bıy...

Fatma Girik'in Çıplaklıktaki Cömertliği

Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi sinemaya da muhtelif yollardan gelinir; gelenlerin çoğu şöhret olup bol paraya kavuşma hayalini içlerinde bir virüs olarak taşıyarak silinip kaybolurlar, bir kısmı daha ilk edimini attığında önündeki bütün kapıları ardına kadar açık bulup zahmetsizce merdivenleri tırmanır; kimi dert çeker, çile çeker ama, direnir, şansını bekar. Şans günün birinde ona gülünce her şey birden ışıldar, şan, şöhret, para, hayranlar onun olur... Fatma Girik’i hangi sınıfa sokabilirsiniz. Bize kalırsa bu klasik sınıflamanın dışındadır Yeşilçam’ın mavi gözlü, açık sözlü Fato’su... Dışındadır, çünkü o şöhret olmak için çile çekmemiştir. Evet, sinemaya figüranlıkla başlamış, «Günahkar Baba» da, «Beş Hasta Var» da figüranlık yapmıştır, ama birden başrole fırlamış ve bir daha oradan aşağıya inmemiştir. Ama ne var, biliyor musunuz? Fatma Girik 'in asıl çilesi o zaman başlamıştır. Yeşilçam'da kadın yıldız öpüşmez, soyunmaz, makyajsız kamera karşısına geçmez, İstanb...

Turgut Özatay Evlendi

1964 yılını 1965'e bağlayan günlerdeyiz... İstanbul rıhtımına güzel bir Italyan gemisi yanaştı: «San Marco»... Gemiden çıkan turistler Istanbul'ın tarihi anıtlarını, tabiat güzellikleri görmek istiyorlar. Geminin merdivenlerinden iki İtalyan kızı iniyor. Tam o sırada Türk sinema dünyasının ünlü karakter oyuncusu Turgut Özatay da orada bir arkadaşını ziyarete gelmiş. Kızlardan İngilizce bileni Turgut'a, «Ayasofya'ya ne taraftan gidebiliriz?» dîye sordu. Turgut da bu iki turist kıza, «İsterseniz otomobilimle sizi oraya götürebilirim,» cevabını verdi. Biraz sonra üç kişi Ayasofya'nın 1500 yıllık kubbesi altında geziyordu. Genç kızlardan Cinzia Morigi adında olanı Fransızca biliyordu ve Urbino üniversitesinde felsefe doktorası yapıyordu. Cinzia, İtalya'ya gittikten sonra, pek beğendiği Turgut Özatay'a bir teşekkür mektubu yazdı. Turgut bu mektubu arkadaşı Vladimir Krasovsky'ye tercüme ettirdi. Mektuplaşma aylarca, hatta yıllarca devam etti. 1965 geçmi...

Orhan Gencebay'ın Spor Tutkusu

Spor adaleyi güçlendirmekle kalmaz, aynı zamanda beynin bütün fonksiyonlarını da güçlendirir, dolayısı ile iradeyi ve mantığı sağlamlaştırır.» Orhan Gencebay birbirinden ağır halterleri kaldırır, bisiklette pedal çevirip ter atarken, bir yandan da bunları söylüyordu. Sanatçının periyodik spor çalışmasını yaptığı aletli jimnastik salonunda bir yandan resim çekiyor, bir yandan da spor üzerine söyleşiyorduk. Orhan Gencebay, pek çok sinema sanatçısında bile olmayan atletik bir yapıya ve fiziğe sahipti ve bunu sürekli spor yapmaya borçlu olduğunu söylüyordu. Sanatçı sporla çocukluk yıllarından bu yana devam edegelen ilişkisini şöyle anlattı: «Samsun'da ortaokul ve lise sıralarında 5-6 yıl aralıksız vücut estetiği ve güreş çalıştım. Kondisyonum çok iyiydi. O yıllarda biraz da Jiu-Jitsu çalıştım ama, o zamanlar Uzakdoğu sporları ülkemizde henüz çok yeni idi. Bu yüzden o yönde pek fazla gelişemedim. Her zaman çok yürür ve çok koşardım. Bu, sadece bana özge bir davranış değildi....

Hülya Avşar Dostluğu Anlattı

Nükhet kalabalık sinema salonundan çıkarken iki saattir kapalı bir yerde kalmanın sıkıntısını hissetti içinde. Ama sonra güzel bir film seyretmenin mutluluğu her şeyi aldı götürdü. Dışarıda hafiften yağmur yağıyordu. Kıştan kalan bir gün bu bahar havasını alıp götürmüş, yerini serin, yağmurlu, kapalı bir güne bırakmıştı. Caddenin kalabalığına, otomobillerin oradan oraya koşuşturmalarına baktı. İçinde milyonlarca insanı barındıran bir şehirde yaşamdan bir kesit diye düşündü. Sonra düşünceleri o insanların üzerinde yoğunlaştı... Sevgiyle baktı herbirinin yüzüne ayrı ayrı. Yaşam, insanlar, içinde bulunduğu ortam, her şey güzeldi aslında. Ama bu bir bakış açısı değil miydi? İnsan nasıl bakarsa öyle görmez miydi çevresini, öyle algılamaz mıydı çevresindeki olayları? Başını kaydırdı, gökyüzüne baktı. Serin yağmur damlaları yüzüne damladı, üşüdü, başını eğdi. Sonra bu hareketi caddenin tam ortasında yaptığını farketti. Kendi kendine güldü. Önündeki yol uzundu. Hızlanan yağmurla bi...