Ana içeriğe atla

Nevra Serezli, O Rolü Kaptı

Sezen Aksu'nun şiddetli bir mide kanaması geçirmesinin «Gol Kralı Sait Hopsait» de sahneye çıkmasını engellediğini ve sanatçının yerine «Kerkenez Sevim» rolü için Nevra Serezli'nin seçildiğini daha önce yazmıştık.
«Kerkenez Sevim» için Nevra Serezli seçilmişti, ama oyunun sahneye çıkmasına da sadece on gün kalmıştı. Bu kader kısa bir süre içinde bir başrol oyuncusu piyesi nasıl yetiştirirdi? Bu işin ezberi vardı, provası vardı, müzik ve dans çalışması vardı. Böylesine yüklü bir oyun için bir sanatçının aşağı yukarı iki aylık süreye ihtiyacı olurdu. Oysa yukarıda da yazdığımız gibi Nevra Serezli'ye sadece on gün süre tanımışlardı. Kolay değildi tiyatro sanatçısı olmak. Madem bu kadar zaman vardı, ne yapıp yapıp oyunu yetiştirecekti. Sanatçılık bunu gerektirirdi. Nevra Serezli de oyunu yetiştirdi. Yetiştirdi ama, bu arada da neler çekti, gelin bir de ona sorun. Dilerseniz sanatçının neler çektiğini ve bu kısa sürede «Kerkenez Sevim» rolüne nasıl hazırlandığını kendisinden dinleyelim:
«22 Nisan akşamı arkadaşlarla oturmuş sohbet ediyorduk. Telefondan çağrıldığımı söylediler. Telefondaki ses, Sezen'in ağır mide kanaması geçirdiğini söylüyor ve «Kerkenez Sevimsi benim oynamamı istiyordu. Bir anda ne diyeceğimi şaşırdım. «Hisseli Harikalar Kumpanyası» müzikali yeni bitmişti. Aşırı derecede yorgundum. Üstelik oyunun başlamasına çok az zaman kaldığını biliyordum. Bütün bu dü. şünceier bir anda kafamdan geçti ama, yine de teklife 'olur' yanıtını verdim. Yerime döndüğümde beynim karma karışık olmuştu. Gece yattım, uyku tutmadı. Heyecan basmıştı bile...
«Ertesi gün düzenlenen piknikte oyunun yazarı Aziz Nesin'le beraberdik. Değerli yazar, bana oyunu anlattı. Gerekli bilgileri verdi.
«24 Nisan günü saat yediye gelirken yataktan kalktım. Daha kahvaltı bile etmeden yönetmen Rana Cabbar'ın bana verdiği teksti okumaya başladım. Bunu yaparken, ezber işini de becermeye çalışıyordum. Tiyatroya gittiğimde arkadaşların hepsi gelmemişti. Onların gelmesini beklerken yine teksti okumamaya devam ettim. Ne kadar süre geçti bilmiyorum. Bir baktım arkadaşlar toplanmışlar. Hemen sahne provalarına başladık... Tiyatroda işimiz bitince Rana ve İlyas'la birlikte bize gittik. Derhal çalışmaya başladık. İlyas’la benim aramde geçen konuşmaları kotarmamız gerekiyordu. Onlar gittikten sonra bir şeyler yemek istedim ama lokmalar boğazımda düğümleniyordu sanki... İçimi sıkıntılar basıyordu. Yattım ve uyumaya çalıştım.
«Cumartesi sabahı yine erkenden kalktım. Teksti elime aldım ve takıldığım yerlere ağırlık vererek hazırlığı sürdürmeye devam ettim, kişim Metin de bana yardımcı oluyor, adeta bir sporcuya antrenman veren oyuncu gibi benimle ilgileniyordu... Öğleden sonra da provalara diğer oyuncu arkadaşlarla birlikte devam ettim. Tüm oyuncular bana çok yardımcı oluyorlardı. Diğer günler çalışmalara dans ve müzik provaları da eklenerek daha yoğun bir şekilde sürdü. İlk provaya başlamamızdan bir hafta sonra tüm gün tiyatroda çalıştık, akşam da ses kayıtları için stüdyoya girdik. Yorgunluktan sesim çıkmayacak sanıyordum ama çıktı... Daha sonra iki gün de genel prova yaptık. Oyun artık çıkmış gibiydi, fakat benim de ayakta duracak halim kalmamıştı. Uykusuzluk ve yorgunluktan perişan bir haldeydim. Gözlerim yanıyor, ayaklarım titriyordu. Bu arada üç kilo da vermiştim.
«Fakat şunu da belirtmem gerekir ki, canlandıracağım kişinin özel bir tip olmaması, toplumda her zaman rastlayabileceğimiz bir insan olması işimi çok kolaylaştırdı.»

4 Mayıs akşamı oyundaki sanatçıların yakınları için «Gol Kralı Sait Hopsait» ilk kez sahnedeydi ve Nevra Serezli de, «Kerkenez Sevim» olarak yerini almıştı... Kısa sürede tecrübesini kullanarak oyuna hazırlanmıştı. Ufak tefek hatalara rağmen de başarıyla oyunu sergilemesini bildi...(diğer haberler için aşağıdaki linke tıklayın)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kartal Tibet'le Bıyık Üzerine

Bıyık deyip geçmeyin hemen... Burnun hemen dibinde başlayıp üst dudağa paralel siyah bir çizgi çizen «bıyık» dediğimiz nesne cins cinstir, çeşit çeşittir. Kaytan bıyık vardır, pala bıyık vardır, badem bıyık vardır, pos bıyık vardır, douglas bıyık vardır, hatta pis bıyık bile vardır. Anlayacağınız hanımların biçim biçim, renk renk, çeşit çeşit saçları ve dahi saç modelleri varsa, biz erkeklerin de «bıyık» avantajı var. Üstelik bizimki öyle berberdi, kuafördü gibi beklemeli, masraflı değil. Bir makas, küçük bir ayna bıyığınıza istediğiniz biçimi vermek için yeter de artar bile! Şimdi, durup dururken bu bıyık meselesinden söz açışımız elbette sebepsiz değil. Biraz ilerimizde filim çevriliyor. O sahnenin çekimi biter bitmez Kartal Tibet yanımıza gelecek ve onunla «bıyıktan» bahsetmeye başlayacağız. Zihni temrin bizimkisi yani... Evet, sahne bitiyor, Kartal Tibet rejisörden izin alıp yanımıza doğru yürümeye başlıyor. Geldi... oturuyor... KARTAL TİBET VE BIYIK Kartal Tibet’te «bıy...

Fatma Girik'in Çıplaklıktaki Cömertliği

Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi sinemaya da muhtelif yollardan gelinir; gelenlerin çoğu şöhret olup bol paraya kavuşma hayalini içlerinde bir virüs olarak taşıyarak silinip kaybolurlar, bir kısmı daha ilk edimini attığında önündeki bütün kapıları ardına kadar açık bulup zahmetsizce merdivenleri tırmanır; kimi dert çeker, çile çeker ama, direnir, şansını bekar. Şans günün birinde ona gülünce her şey birden ışıldar, şan, şöhret, para, hayranlar onun olur... Fatma Girik’i hangi sınıfa sokabilirsiniz. Bize kalırsa bu klasik sınıflamanın dışındadır Yeşilçam’ın mavi gözlü, açık sözlü Fato’su... Dışındadır, çünkü o şöhret olmak için çile çekmemiştir. Evet, sinemaya figüranlıkla başlamış, «Günahkar Baba» da, «Beş Hasta Var» da figüranlık yapmıştır, ama birden başrole fırlamış ve bir daha oradan aşağıya inmemiştir. Ama ne var, biliyor musunuz? Fatma Girik 'in asıl çilesi o zaman başlamıştır. Yeşilçam'da kadın yıldız öpüşmez, soyunmaz, makyajsız kamera karşısına geçmez, İstanb...

Turgut Özatay Evlendi

1964 yılını 1965'e bağlayan günlerdeyiz... İstanbul rıhtımına güzel bir Italyan gemisi yanaştı: «San Marco»... Gemiden çıkan turistler Istanbul'ın tarihi anıtlarını, tabiat güzellikleri görmek istiyorlar. Geminin merdivenlerinden iki İtalyan kızı iniyor. Tam o sırada Türk sinema dünyasının ünlü karakter oyuncusu Turgut Özatay da orada bir arkadaşını ziyarete gelmiş. Kızlardan İngilizce bileni Turgut'a, «Ayasofya'ya ne taraftan gidebiliriz?» dîye sordu. Turgut da bu iki turist kıza, «İsterseniz otomobilimle sizi oraya götürebilirim,» cevabını verdi. Biraz sonra üç kişi Ayasofya'nın 1500 yıllık kubbesi altında geziyordu. Genç kızlardan Cinzia Morigi adında olanı Fransızca biliyordu ve Urbino üniversitesinde felsefe doktorası yapıyordu. Cinzia, İtalya'ya gittikten sonra, pek beğendiği Turgut Özatay'a bir teşekkür mektubu yazdı. Turgut bu mektubu arkadaşı Vladimir Krasovsky'ye tercüme ettirdi. Mektuplaşma aylarca, hatta yıllarca devam etti. 1965 geçmi...

Orhan Gencebay'ın Spor Tutkusu

Spor adaleyi güçlendirmekle kalmaz, aynı zamanda beynin bütün fonksiyonlarını da güçlendirir, dolayısı ile iradeyi ve mantığı sağlamlaştırır.» Orhan Gencebay birbirinden ağır halterleri kaldırır, bisiklette pedal çevirip ter atarken, bir yandan da bunları söylüyordu. Sanatçının periyodik spor çalışmasını yaptığı aletli jimnastik salonunda bir yandan resim çekiyor, bir yandan da spor üzerine söyleşiyorduk. Orhan Gencebay, pek çok sinema sanatçısında bile olmayan atletik bir yapıya ve fiziğe sahipti ve bunu sürekli spor yapmaya borçlu olduğunu söylüyordu. Sanatçı sporla çocukluk yıllarından bu yana devam edegelen ilişkisini şöyle anlattı: «Samsun'da ortaokul ve lise sıralarında 5-6 yıl aralıksız vücut estetiği ve güreş çalıştım. Kondisyonum çok iyiydi. O yıllarda biraz da Jiu-Jitsu çalıştım ama, o zamanlar Uzakdoğu sporları ülkemizde henüz çok yeni idi. Bu yüzden o yönde pek fazla gelişemedim. Her zaman çok yürür ve çok koşardım. Bu, sadece bana özge bir davranış değildi....

Hülya Avşar Dostluğu Anlattı

Nükhet kalabalık sinema salonundan çıkarken iki saattir kapalı bir yerde kalmanın sıkıntısını hissetti içinde. Ama sonra güzel bir film seyretmenin mutluluğu her şeyi aldı götürdü. Dışarıda hafiften yağmur yağıyordu. Kıştan kalan bir gün bu bahar havasını alıp götürmüş, yerini serin, yağmurlu, kapalı bir güne bırakmıştı. Caddenin kalabalığına, otomobillerin oradan oraya koşuşturmalarına baktı. İçinde milyonlarca insanı barındıran bir şehirde yaşamdan bir kesit diye düşündü. Sonra düşünceleri o insanların üzerinde yoğunlaştı... Sevgiyle baktı herbirinin yüzüne ayrı ayrı. Yaşam, insanlar, içinde bulunduğu ortam, her şey güzeldi aslında. Ama bu bir bakış açısı değil miydi? İnsan nasıl bakarsa öyle görmez miydi çevresini, öyle algılamaz mıydı çevresindeki olayları? Başını kaydırdı, gökyüzüne baktı. Serin yağmur damlaları yüzüne damladı, üşüdü, başını eğdi. Sonra bu hareketi caddenin tam ortasında yaptığını farketti. Kendi kendine güldü. Önündeki yol uzundu. Hızlanan yağmurla bi...