Ana içeriğe atla

Gönül Yazar'ın Acı Tatılı Anıları

Bir İzmir sabahında henüz günün yeni ışıdığı bir saatte Kordonboyu'nda bir kız geziniyordu. 12 yaşında ya vardı ya yoktu... Ürkek ve telaşlı adımlarla kaldırımı baştan aşağı voltalayıp duruyordu. Minicik yüreği bu günün sabahında heyecandan olağanüstü şekilde çarpıyor, çarpıyordu... Delifişek bir görünümü vardı... Cin gibi gözleri, sarı saçları ve kısacık boyu... Yaşıtlarında görülmeyen ölçüde de inatçı bir kişiliğe sahipti...
Bir süre sonra yanından geçen bir adama saati sordu...
«Yedi» dedi adam...
Daha çok erkendi okulun başlaması için... Gidip bir kanepeye oturdu... Deniz üzerindeki martıları, iskeleden kalkan bir vapurun ilk yolcularını seyre daldı...
Bir ara elini sol yanağında gezdirdi... İki gün öncesini anımsadı... Üvey babasından yediği tokadın yanağındaki acısı geçmişti ama yüreğindeki iz silinmemişti... Gözleri dolu dolu oldu... Korkusuzca sokaklarda gezinen, sarhoş naralarına muzipçe cevaplar veren o kız birden ağlamaya başlamıştı. Kanepenin ucuna büzülmüş, gelen geçene ürkek gözlerle bakar olmuştu... Hiçbir zaman adam yerine konmamıştı evde. Hem annesinden hem de üvey babasından hatta zaman zaman da ablası Belma'dan az mı dayak yiyordu?.. Hele ablasının öfke dolu bakışları bir ok gibi saplanıyordu yüreğine... Kanepe gittikçe büyüyor o da küçülüyordu... Korkuyordu insanlardan...
Acaba evini, İzmir'i mi terketmetiydi... Kaçmak istiyordu... Yollar gittikçe kalabalıklaşıyor, öğrenciler ellerinde çantaları otobüslere doluşuyorlardı... Kafasında filizlenen düşüncelerini bir şalgamın başını koparır gibi kesip attı... Henüz çok küçüktü ve kaçmak onun için sadece bir hayaldi... Bu gerçeğin doğrultusunda ayağa kalktı, bir kaya parçasının üzerine atlayarak avuçlarına doldurduğu deniz suyuyta yüzünü yıkadı, gözlerindeki yaşları sildi... Sonra da kanepesine dönüp çantasını aldığı gibi okulunun yolunu tuttu...
Yüzlerce öğrenci son zilin çalmasıyla çıkış kapısında kümeleştiler... Hepsi de bir an önce evine gibnek, arkadaşlarıyla oyun oynamak için acele ediyordu... Yalnız biri vardı ki, sınıftan çıkmak istemiyordu... Bir kızdı bu... Ve bu kız kanepede ağlayan kızdı... «Hadi kızım sen ne diye bekliyorsun, gitsene evine barkına...» diyen bir sesle irkildi... Hademenin sesiydi... Çantasını toplayıp sınıftan çıktı... Hava birden değişmişti... Sabahki güneş yoktu... Yağmur çiseliyordu... Ablasının eski ceketini sırtına geçiriverdi... İlk gelen otobüse bindi... İki durak ötede indiğinde karşısına kocaman bir bina dikildi. Bu her gün böyle olurdu... Özel bir şirkete aitti bina... Gün onun için henüz bitmemişti. Önce okul ve sonra da iş... Gidip masasına oturdu ve telefonlara bakmağa başladı... Akşama kadar görevi buydu... Gelen telefonlara cevap vermek, patronunun istediği yerlerin numarasını çevirmek... Akşam altıda çıkardı işten... Eve mi? Hayır ou kez de bir başka kapıdan adımını atardı... İzmir Musiki Cemiyeti'nin gözde ve en başarılı öğrencilerindendi... Türk Sanat Müziği dersleri alırdı... Eve döndüğünde saat geceyarısına yakın bir zamanı bulurdu. Bir de annesinin buyrukları, üvey babasının öfkesi yok mu, işte tüm bunlar Gönül Yazar'ı çileden çıkarır, hayata isyan ettirirdi...
Yoksul bir ailenin kızıydı Gönül... Her bir şeyin çaresi vardı da yoksulluğun, yokluğun çaresi neydi ki? Ne üstte, ne başta bir kadersiz kızdı Gönül...
Artık her sabah erkenden kalkıyor hep o kanepeye gidiyor ve başını iki elinin arasına alıp derin düşüncelere dalıyordu... Henüz dolu günler geçiriyordu... Belliydi ki, bir derdi vardı Gönül’ün... Tüm sorunu Ege Ses Kraliçelik yarışmasına katılıp katılmayacağıydı... Dört gündür buna bir karar veremiyordu:... Aslında sesine pek öyle hayranlığı, yoktu ama yine de şansını bir kez denemek istiyordu... Nihayet kararını başvuruda bulundu... Amacı hiç olmazsa adını gazete sütunlarına geçirmekti... Ailesine bu yarışmaya kendisinin de katılacağından söz ettiğinde büyük bir moral çöküntüsüne uğradı... Üzerinde bile durmadılar, umursamadılar onlar...
«Yarışma günü Konak'tan Alsancak'a otobüsle giderken Emin Gündüz'e rastladım... Beni listede adımı gördüğü için kutluyordu... Heyecanlanmıştım... Ailemden kimse benimle ilgilenip yarışmaya gelmediği için yarışmaya alt katta oturan astsubay bir kiracıyla gittim... Ama elbise öyle bir sorun açtı ki başıma, anlatamam... Çünkü bütün elbiseler ablama göre dikilir ona küçülünce de benim olurdu... O gece için bir elbise rica ettim, yalvardım... Vermedi... Dolabı kilitleyip annemle gezmeye gitti... Evi altüst ederek anahtarı buldum... Perdenin üstündeydi... Dolabın kapısını açıp beyaz fistolu güzel elbiseyi sırtıma geçirdim... Salona girdiğimde gördüğüm yarışmacılar bende ümitsizlik yarattı... Hepsi gelişmiş, boylu boslu, süslü püslü kızlardı... Ben ise gelişmemiş sarı benizli bir kız.. Saat ikiye kadar sıram gelmemişti... Bir iskemlede uyudum... Sah neye çıkıp mikrofon karşısına geç fiğimde ellerim ayaklarım titriyordu... Dilim tutulmuştu... Neyse ki, kısa zamanda heyecanımı alt edip şarkımı söylemeğe başladım...
«Bestenigar makamında 'Çok Sürmedi Geçti Tarab-ı Şevki Baharım’ı seslendirdiğimde salon alkıştan ve tezahürattan inliyordu... Sonuçlar sabaha karşı dört sularında okunmaya başlandı... Birinci ben olmuştum... Büyük şaşkınlık içindeydim... Çünkü hiç ummadığım bir neticeydi... İzmir Vali Vekili Hayri Bey çiçeğimi verdi... O yılın Ege Güzeli de birincilik tacımı taktı... Eve geldiğim zaman sevinçten içim içime sığmıyordu... Önce anne ve babamın odasına gittim... Oralı bile olmadılar... Birkaç kez seslenmek istedim... Uyanmadılar... Ablam da uyuyordu... Onlara hava atma hevesim kursağımda kalmıştı... Çaresiz ablamın yanıbaşına girip ben de yatmak zorunda kaldım... Sabah çığlıklarla uyandım... Ailem yanıbaşımda çiçeğimi ve tacımı bulmuştu... Herkes don gömlek bağırıp çağırıyordu... Babam başına tacı geçirmiş annem çiçeği kucaklamış beni öpüyorlar, başarım nedeniyle kutluyorlardı... O kadar mutluydum ki, yüreğim yerinden fırlayacak gibiydi...

«Artık şarkıcılığı iyicene kafama koymuştum... İstanbul'daki babamın yanına bir süreliğine gittim... Yarım gün bir sigorta firmasında çalışıyor, yerim gün de Madalet Sevil'den müzik dersleri alıyordum... Aslında beni bu öğretmene götüren kişi çalıştığım yerdeki patronumdu... Adamın adı İhsan Devrim'di... Yakışıklı ve sözü geçen bir adamdı... Neriman Köksal'la «Çete» filmini çevirmiş, bütün kadınların gözbebeği olmuştu... Şirkete tanınmış oyuncular, şarkıcılar geldikçe ben kıskançlıktan deli gibi oluyordum... Kendimi Hollywood'da sanıyordum... Bu iyi kalpli ağabey beni önce Madalet Sevil’e ardından da Tepebaşı Gazinosu’na götürdü... O yıllarda Sabite Tur Hanım çok ünlüydü... Beni dinlediler ve sesimi beğenerek iyi bir ücretle çalışmamı istediler... Ama yaşım küçük olduğu için yasal nedenlerle içkili gazinolarda çalışmama olanak yoktu... Tek bir yol kalıyordu benim için... Radyo sınavlarına girmek ve radyo sanatçısı olarak kendimi kabul ettirmek... Radyo sınavlarına girmeğe karar verdiğimde önümde yepyeni bir ufuk açılıyordu...»...(diğer haberler için aşağıdaki linke tıklayın)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kartal Tibet'le Bıyık Üzerine

Bıyık deyip geçmeyin hemen... Burnun hemen dibinde başlayıp üst dudağa paralel siyah bir çizgi çizen «bıyık» dediğimiz nesne cins cinstir, çeşit çeşittir. Kaytan bıyık vardır, pala bıyık vardır, badem bıyık vardır, pos bıyık vardır, douglas bıyık vardır, hatta pis bıyık bile vardır. Anlayacağınız hanımların biçim biçim, renk renk, çeşit çeşit saçları ve dahi saç modelleri varsa, biz erkeklerin de «bıyık» avantajı var. Üstelik bizimki öyle berberdi, kuafördü gibi beklemeli, masraflı değil. Bir makas, küçük bir ayna bıyığınıza istediğiniz biçimi vermek için yeter de artar bile! Şimdi, durup dururken bu bıyık meselesinden söz açışımız elbette sebepsiz değil. Biraz ilerimizde filim çevriliyor. O sahnenin çekimi biter bitmez Kartal Tibet yanımıza gelecek ve onunla «bıyıktan» bahsetmeye başlayacağız. Zihni temrin bizimkisi yani... Evet, sahne bitiyor, Kartal Tibet rejisörden izin alıp yanımıza doğru yürümeye başlıyor. Geldi... oturuyor... KARTAL TİBET VE BIYIK Kartal Tibet’te «bıy...

Fatma Girik'in Çıplaklıktaki Cömertliği

Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi sinemaya da muhtelif yollardan gelinir; gelenlerin çoğu şöhret olup bol paraya kavuşma hayalini içlerinde bir virüs olarak taşıyarak silinip kaybolurlar, bir kısmı daha ilk edimini attığında önündeki bütün kapıları ardına kadar açık bulup zahmetsizce merdivenleri tırmanır; kimi dert çeker, çile çeker ama, direnir, şansını bekar. Şans günün birinde ona gülünce her şey birden ışıldar, şan, şöhret, para, hayranlar onun olur... Fatma Girik’i hangi sınıfa sokabilirsiniz. Bize kalırsa bu klasik sınıflamanın dışındadır Yeşilçam’ın mavi gözlü, açık sözlü Fato’su... Dışındadır, çünkü o şöhret olmak için çile çekmemiştir. Evet, sinemaya figüranlıkla başlamış, «Günahkar Baba» da, «Beş Hasta Var» da figüranlık yapmıştır, ama birden başrole fırlamış ve bir daha oradan aşağıya inmemiştir. Ama ne var, biliyor musunuz? Fatma Girik 'in asıl çilesi o zaman başlamıştır. Yeşilçam'da kadın yıldız öpüşmez, soyunmaz, makyajsız kamera karşısına geçmez, İstanb...

Turgut Özatay Evlendi

1964 yılını 1965'e bağlayan günlerdeyiz... İstanbul rıhtımına güzel bir Italyan gemisi yanaştı: «San Marco»... Gemiden çıkan turistler Istanbul'ın tarihi anıtlarını, tabiat güzellikleri görmek istiyorlar. Geminin merdivenlerinden iki İtalyan kızı iniyor. Tam o sırada Türk sinema dünyasının ünlü karakter oyuncusu Turgut Özatay da orada bir arkadaşını ziyarete gelmiş. Kızlardan İngilizce bileni Turgut'a, «Ayasofya'ya ne taraftan gidebiliriz?» dîye sordu. Turgut da bu iki turist kıza, «İsterseniz otomobilimle sizi oraya götürebilirim,» cevabını verdi. Biraz sonra üç kişi Ayasofya'nın 1500 yıllık kubbesi altında geziyordu. Genç kızlardan Cinzia Morigi adında olanı Fransızca biliyordu ve Urbino üniversitesinde felsefe doktorası yapıyordu. Cinzia, İtalya'ya gittikten sonra, pek beğendiği Turgut Özatay'a bir teşekkür mektubu yazdı. Turgut bu mektubu arkadaşı Vladimir Krasovsky'ye tercüme ettirdi. Mektuplaşma aylarca, hatta yıllarca devam etti. 1965 geçmi...

Orhan Gencebay'ın Spor Tutkusu

Spor adaleyi güçlendirmekle kalmaz, aynı zamanda beynin bütün fonksiyonlarını da güçlendirir, dolayısı ile iradeyi ve mantığı sağlamlaştırır.» Orhan Gencebay birbirinden ağır halterleri kaldırır, bisiklette pedal çevirip ter atarken, bir yandan da bunları söylüyordu. Sanatçının periyodik spor çalışmasını yaptığı aletli jimnastik salonunda bir yandan resim çekiyor, bir yandan da spor üzerine söyleşiyorduk. Orhan Gencebay, pek çok sinema sanatçısında bile olmayan atletik bir yapıya ve fiziğe sahipti ve bunu sürekli spor yapmaya borçlu olduğunu söylüyordu. Sanatçı sporla çocukluk yıllarından bu yana devam edegelen ilişkisini şöyle anlattı: «Samsun'da ortaokul ve lise sıralarında 5-6 yıl aralıksız vücut estetiği ve güreş çalıştım. Kondisyonum çok iyiydi. O yıllarda biraz da Jiu-Jitsu çalıştım ama, o zamanlar Uzakdoğu sporları ülkemizde henüz çok yeni idi. Bu yüzden o yönde pek fazla gelişemedim. Her zaman çok yürür ve çok koşardım. Bu, sadece bana özge bir davranış değildi....

Hülya Avşar Dostluğu Anlattı

Nükhet kalabalık sinema salonundan çıkarken iki saattir kapalı bir yerde kalmanın sıkıntısını hissetti içinde. Ama sonra güzel bir film seyretmenin mutluluğu her şeyi aldı götürdü. Dışarıda hafiften yağmur yağıyordu. Kıştan kalan bir gün bu bahar havasını alıp götürmüş, yerini serin, yağmurlu, kapalı bir güne bırakmıştı. Caddenin kalabalığına, otomobillerin oradan oraya koşuşturmalarına baktı. İçinde milyonlarca insanı barındıran bir şehirde yaşamdan bir kesit diye düşündü. Sonra düşünceleri o insanların üzerinde yoğunlaştı... Sevgiyle baktı herbirinin yüzüne ayrı ayrı. Yaşam, insanlar, içinde bulunduğu ortam, her şey güzeldi aslında. Ama bu bir bakış açısı değil miydi? İnsan nasıl bakarsa öyle görmez miydi çevresini, öyle algılamaz mıydı çevresindeki olayları? Başını kaydırdı, gökyüzüne baktı. Serin yağmur damlaları yüzüne damladı, üşüdü, başını eğdi. Sonra bu hareketi caddenin tam ortasında yaptığını farketti. Kendi kendine güldü. Önündeki yol uzundu. Hızlanan yağmurla bi...