Ana içeriğe atla

Sevda Ferdağ Sereserpe

GÖKYÜZÜ pırıl pırıl, tatlı bir mavilik içindeydi. Sıcaklar da henüz yeni bastırmaya yüz tutmuştu. Sevda Ferdağ uzandığı kumlarda sırt üstü dönüp gözlerini kapadı. İçini çekerek:
-«Çocukluğumu hatırladım,» dedi. «Kaç yaşımdaydım o sıralarda?... On dört mü, on beş miydi, pek bilemiyorum. Nerde kıyı, köşe, kumluk yerler, hep oralara koşardım. Sonrada çakıl taşlarını bütün gücümle denize fırlatır, suların üzerinde kaydırırdım. Kolum yoruluncaya kadar devam ederdi bu oyun. Yaşım büyüdükçe oyunlar değişti. Şimdi bütün oyuncaklarım filmcilerin bonoları oldu.»
Sevda Ferdağ susup göz kapaklarını araladı. Gene gözlerinin üstünde pırıl pırıl bir gökyüzü...
Koca deniz kıyısında Sevda'dan başka kimse yoktu. Böyle bir yalnızlığa ihtiyacı olduğunu da söylüyordu. Bir süredir, birkaç filmde üstüste çalışmış, yorulmuştu. Ara sıra, işi olmadığı zamanlar böyle kaçamaklar yapması, bir bakıma şart olmuştu. Eve kapanmakla da aradığı huzura kavuşmuş olmuyordu. Biraz canı müzik istese, radyonun düğmesine dokunuyor, fakat canı sıkılarak tekrar kapatıyordu. Ne yapsın Sevda; Bach'tan, yada Mozart'tan bir şey anlamıyordu... Ama kafasına koymuştu, ilk fırsatta mobilyasını yenilerken bir de dev bir Stereo pikap alacaktı. Bir sürü klasik plak edinecek, müzik kültürünü geliştirecekti.
-«Bugünlerde nedense en sevdiğim insanları dahi görmek, konuşmak içimden gelmiyor. Selam vermek bile benim için ağır bir yük oldu... Sadece uyumak, hayal kurmak istiyorum... Yarın, ertesi gün, daha öbür gün işim olmasa da gene buralara gelsem. İki, üç gün yetmez, hiç olmazsa bir hafta sürmeli bu deniz kıyısındaki dinlenme...»
Tırnak törpüsüyle kumlar üzerine, belirsiz şekiller çizdi. Birden gerinerek kalktı. Kıyıya biraz daha yaklaştı. Suların tatlı serinliğini önce tabanlarının altında hissetti, sonra da ayak bileklerinde...
-«Denizde aşkı bilmem ama, hayat gerçekten güzelmiş,» dedi.
Ve suların içinde iyice kayboldu. Uzun bir süre kıyıda küçük dalgacıklarla oynaştı. Fakat girmeye cesaret edemedi. Çıktı, ayaklarını kuruladı, tekrar kumlara sırt üstü uzandı. Eski günlere dönüp, gözlerini kapamak üzereydi. Çok uzaklardan gelen bir ses duyar gibi oldu. Başını geriye doğru çevirdi. Baktı... İlerde, çuval yüklü bir eşek gördü. Yanında da ihtiyar bir adam vardı. Gittikçe yaklaşıyorlardı. Yanından geçerlerken yaşlı köylü, kumların üzerinde sere serpe yatan kadına göz ucuyla dahi olsa bakamamıştı. Utanmıştı belki de... Onlar ağır ağır uzaklaşırken, Sevda Ferdağ:
-«Artık kalkmalı,» dedi.
Dizleri üzerinde doğruldu. Elbiselerine doğru yürüdü.


Sevda Ferdağ haftalardır film çalışmalarından baş alamamıştı. Kendini bitkin hissediyor, bir süre bütün tanıdık çevrelerden uzaklaşıp dinlenmek istiyordu. Küçükken deniz kıyısına gidip, yoruluncaya kadar denize taş atmaya bayılırdı. Geçenlerde aklına esti, denize girmeye kalktı. Fakat Sevda bütün cesaretini toplamasına rağmen sadece suya ayaklarını sokabildi ve soğuktan dişleri birbirine çarparken güç bela «Oh, ne güzel!» diyebildi...(diğer haberler içinaşağıdaki linke tıklayın)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kartal Tibet'le Bıyık Üzerine

Bıyık deyip geçmeyin hemen... Burnun hemen dibinde başlayıp üst dudağa paralel siyah bir çizgi çizen «bıyık» dediğimiz nesne cins cinstir, çeşit çeşittir. Kaytan bıyık vardır, pala bıyık vardır, badem bıyık vardır, pos bıyık vardır, douglas bıyık vardır, hatta pis bıyık bile vardır. Anlayacağınız hanımların biçim biçim, renk renk, çeşit çeşit saçları ve dahi saç modelleri varsa, biz erkeklerin de «bıyık» avantajı var. Üstelik bizimki öyle berberdi, kuafördü gibi beklemeli, masraflı değil. Bir makas, küçük bir ayna bıyığınıza istediğiniz biçimi vermek için yeter de artar bile! Şimdi, durup dururken bu bıyık meselesinden söz açışımız elbette sebepsiz değil. Biraz ilerimizde filim çevriliyor. O sahnenin çekimi biter bitmez Kartal Tibet yanımıza gelecek ve onunla «bıyıktan» bahsetmeye başlayacağız. Zihni temrin bizimkisi yani... Evet, sahne bitiyor, Kartal Tibet rejisörden izin alıp yanımıza doğru yürümeye başlıyor. Geldi... oturuyor... KARTAL TİBET VE BIYIK Kartal Tibet’te «bıy...

Fatma Girik'in Çıplaklıktaki Cömertliği

Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi sinemaya da muhtelif yollardan gelinir; gelenlerin çoğu şöhret olup bol paraya kavuşma hayalini içlerinde bir virüs olarak taşıyarak silinip kaybolurlar, bir kısmı daha ilk edimini attığında önündeki bütün kapıları ardına kadar açık bulup zahmetsizce merdivenleri tırmanır; kimi dert çeker, çile çeker ama, direnir, şansını bekar. Şans günün birinde ona gülünce her şey birden ışıldar, şan, şöhret, para, hayranlar onun olur... Fatma Girik’i hangi sınıfa sokabilirsiniz. Bize kalırsa bu klasik sınıflamanın dışındadır Yeşilçam’ın mavi gözlü, açık sözlü Fato’su... Dışındadır, çünkü o şöhret olmak için çile çekmemiştir. Evet, sinemaya figüranlıkla başlamış, «Günahkar Baba» da, «Beş Hasta Var» da figüranlık yapmıştır, ama birden başrole fırlamış ve bir daha oradan aşağıya inmemiştir. Ama ne var, biliyor musunuz? Fatma Girik 'in asıl çilesi o zaman başlamıştır. Yeşilçam'da kadın yıldız öpüşmez, soyunmaz, makyajsız kamera karşısına geçmez, İstanb...

Turgut Özatay Evlendi

1964 yılını 1965'e bağlayan günlerdeyiz... İstanbul rıhtımına güzel bir Italyan gemisi yanaştı: «San Marco»... Gemiden çıkan turistler Istanbul'ın tarihi anıtlarını, tabiat güzellikleri görmek istiyorlar. Geminin merdivenlerinden iki İtalyan kızı iniyor. Tam o sırada Türk sinema dünyasının ünlü karakter oyuncusu Turgut Özatay da orada bir arkadaşını ziyarete gelmiş. Kızlardan İngilizce bileni Turgut'a, «Ayasofya'ya ne taraftan gidebiliriz?» dîye sordu. Turgut da bu iki turist kıza, «İsterseniz otomobilimle sizi oraya götürebilirim,» cevabını verdi. Biraz sonra üç kişi Ayasofya'nın 1500 yıllık kubbesi altında geziyordu. Genç kızlardan Cinzia Morigi adında olanı Fransızca biliyordu ve Urbino üniversitesinde felsefe doktorası yapıyordu. Cinzia, İtalya'ya gittikten sonra, pek beğendiği Turgut Özatay'a bir teşekkür mektubu yazdı. Turgut bu mektubu arkadaşı Vladimir Krasovsky'ye tercüme ettirdi. Mektuplaşma aylarca, hatta yıllarca devam etti. 1965 geçmi...

Orhan Gencebay'ın Spor Tutkusu

Spor adaleyi güçlendirmekle kalmaz, aynı zamanda beynin bütün fonksiyonlarını da güçlendirir, dolayısı ile iradeyi ve mantığı sağlamlaştırır.» Orhan Gencebay birbirinden ağır halterleri kaldırır, bisiklette pedal çevirip ter atarken, bir yandan da bunları söylüyordu. Sanatçının periyodik spor çalışmasını yaptığı aletli jimnastik salonunda bir yandan resim çekiyor, bir yandan da spor üzerine söyleşiyorduk. Orhan Gencebay, pek çok sinema sanatçısında bile olmayan atletik bir yapıya ve fiziğe sahipti ve bunu sürekli spor yapmaya borçlu olduğunu söylüyordu. Sanatçı sporla çocukluk yıllarından bu yana devam edegelen ilişkisini şöyle anlattı: «Samsun'da ortaokul ve lise sıralarında 5-6 yıl aralıksız vücut estetiği ve güreş çalıştım. Kondisyonum çok iyiydi. O yıllarda biraz da Jiu-Jitsu çalıştım ama, o zamanlar Uzakdoğu sporları ülkemizde henüz çok yeni idi. Bu yüzden o yönde pek fazla gelişemedim. Her zaman çok yürür ve çok koşardım. Bu, sadece bana özge bir davranış değildi....

Hülya Avşar Dostluğu Anlattı

Nükhet kalabalık sinema salonundan çıkarken iki saattir kapalı bir yerde kalmanın sıkıntısını hissetti içinde. Ama sonra güzel bir film seyretmenin mutluluğu her şeyi aldı götürdü. Dışarıda hafiften yağmur yağıyordu. Kıştan kalan bir gün bu bahar havasını alıp götürmüş, yerini serin, yağmurlu, kapalı bir güne bırakmıştı. Caddenin kalabalığına, otomobillerin oradan oraya koşuşturmalarına baktı. İçinde milyonlarca insanı barındıran bir şehirde yaşamdan bir kesit diye düşündü. Sonra düşünceleri o insanların üzerinde yoğunlaştı... Sevgiyle baktı herbirinin yüzüne ayrı ayrı. Yaşam, insanlar, içinde bulunduğu ortam, her şey güzeldi aslında. Ama bu bir bakış açısı değil miydi? İnsan nasıl bakarsa öyle görmez miydi çevresini, öyle algılamaz mıydı çevresindeki olayları? Başını kaydırdı, gökyüzüne baktı. Serin yağmur damlaları yüzüne damladı, üşüdü, başını eğdi. Sonra bu hareketi caddenin tam ortasında yaptığını farketti. Kendi kendine güldü. Önündeki yol uzundu. Hızlanan yağmurla bi...