Ana içeriğe atla

Muhterem Nur Dağa Kaldırıldı

SAHTE KOÇERO — Kendine Koçero süsü veren (H. Baradan) sarışın kadını gözüne kestirmişti.

GERÇEK KOÇERO — Asıl Koçero (Yılmaz Güney) gelip sevgilisini kurtaracaktı...

OTOBÜS, ardında kocaman bir toz bulutu bırakarak, dağların arasındaki yola girdi. Yolcular büyük bir korku içinde, konuşuyorlardı.
-«Koçero'nun bulunduğu dağlara girdik azizim, Allah bizi korusun...»
-«Hayırlısıyle Siirt'e bir varabilsek, fukaraya sadaka vereceğim... Mum yakacağım dedelere...»
Bir ara, dayanamayıp şoför de söze karıştı:
-«Korkmayın efendiler, eşkıya her zaman karşımıza çıkmaz... Yüreğinizi serin tutun...»
Şoförün yanında oturan, sarışın genç kadın (Muhterem Nur) ise konuşmaya katılmıyor, sadece dinlemekle yetiniyordu. Bir süre sonra yola takılan gözleri, birden büyüdü. Bütün başlar aynı noktaya çevrildi. Toprak yolun tam ortasında, bir adam yere boylu boyunca uzanmış, yatıyordu. Otobüs durdu. Yolcular birbirlerine şaşkın şaşkın bakarlarken, sağ yandaki kayalıklardan silahlı adamlar fırladı. Altı kişiydiler. Bir anda otobüsü sardılar.
Eşkıyaların reisi (Hüseyin Baradan) gürledi:
-«Davranmayın, yakarıml... Ses çıkarmadan inin arabadan... Çabuk olun... Sıraya, sıraya...»
Aşağıya inen her yolcu, otobüsün önünde, birbiri yanı sıra diziliyordu. Eşkıya reisi önlerine gelip durdu. Vahşi vahşi sırıtıyordu.
-«Canını seven cebindeki son meteliğe kadar çıkarsın... Bir kuruş saklıyanın beynini delerim. Bu dağlarda biz ne eziyet çekiyoruz...»
Bu ara eşkıyalardan biri yolcuları teker teker soyuyor, bütün topladıklarını bir heybeye dolduruyordu. Eşkıya reisinin gözleri yolcular arasındaki genç kadına takıldı. Sırıtarak yanına yaklaştı:
-«Böyle güzel kızlar da düşer miydi dağlara?... Hadi, soyun bakalım, görelim. Hayatımda İstanbullu kız görmedim daha... Soyun!...»
Sarışın genç kadının gözleri yaşlı, korkuyla karşısında bekliyen eşkıya reisine bakıyordu. Birden kolundan tutulup, yolun ortasına sürüklendiğini hissetti. Ardından, eşkıya üzerine saldırdı. Üstündeki elbiseyi bir çekişte boydan boya yırttı. Ve diğer yolculara dönerek bağırdı:
-«Binin otobüse... Doğru şehre... Herkese selâm söyleyin Koçero'dan... Kızı da ben alıyorum.»
Yolcular otobüslerine binmeye başlamışlardı. Otobüs dağ yolu arasında uzaklaşırken, eşkıya reisi de yarı çıplak genç kadını kucaklayıp, omuzuna aldı. Ve diğer eşkıyalarla birlikte tepedeki bir mağaranın yolunu tuttular.
Kameranın ardındaki adam nihayet rahat bir nefes alabilmişti. Elindeki senaryonun yapraklarını hızla çevirdi. «Dağ Yolu» adlı sekansı gösteren sayfanın üzerini kalemiyle, boydan boya çizdi.
«Koçero» adlı filmin çekim yeri Yarımburgaz’dayız. Mağaraların altındaki toprak yol... Uzun bir sekans olan Muhterem Nur'un dağa kaldırılışı, üç defa tekrarlandı. Birinde peruğu, İkincisinde ise takma kirpiği düşmüştü. Rejisör Ümit Utku neticeden ümitli görünüyordu.
-«Gördüğünüz gibi, az önce otobüsü soyup, kendilerine Koçero süsü veren eşkıyalar ayrı bir çete. Asıl Koçero Yılmaz Güney... Bu rolü de, gerek fizik yapısı, gerekse oyun gücü bakımından bir başkası oynıyamaz sanıyorum. Tunca rolünü oynayan Muhterem Nur da Koçero'nun gerçek sevgilisi. Biraz sonra hakiki Koçero, sevgilisini eşkıyaların elinden kurtaracak,» dedi.

Oyuncular, yeni sekansın çekimi için hazırlanmışlardı. Fakat bu defa da güneş bulutların arkasında kaldı. Film ekipi çalışmaya başlayabilmek için bulut kümelerinin dağılmasını beklemeye başladı...(diğer haberler için aşağıdaki linke tıklayın)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kartal Tibet'le Bıyık Üzerine

Bıyık deyip geçmeyin hemen... Burnun hemen dibinde başlayıp üst dudağa paralel siyah bir çizgi çizen «bıyık» dediğimiz nesne cins cinstir, çeşit çeşittir. Kaytan bıyık vardır, pala bıyık vardır, badem bıyık vardır, pos bıyık vardır, douglas bıyık vardır, hatta pis bıyık bile vardır. Anlayacağınız hanımların biçim biçim, renk renk, çeşit çeşit saçları ve dahi saç modelleri varsa, biz erkeklerin de «bıyık» avantajı var. Üstelik bizimki öyle berberdi, kuafördü gibi beklemeli, masraflı değil. Bir makas, küçük bir ayna bıyığınıza istediğiniz biçimi vermek için yeter de artar bile! Şimdi, durup dururken bu bıyık meselesinden söz açışımız elbette sebepsiz değil. Biraz ilerimizde filim çevriliyor. O sahnenin çekimi biter bitmez Kartal Tibet yanımıza gelecek ve onunla «bıyıktan» bahsetmeye başlayacağız. Zihni temrin bizimkisi yani... Evet, sahne bitiyor, Kartal Tibet rejisörden izin alıp yanımıza doğru yürümeye başlıyor. Geldi... oturuyor... KARTAL TİBET VE BIYIK Kartal Tibet’te «bıy...

Fatma Girik'in Çıplaklıktaki Cömertliği

Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi sinemaya da muhtelif yollardan gelinir; gelenlerin çoğu şöhret olup bol paraya kavuşma hayalini içlerinde bir virüs olarak taşıyarak silinip kaybolurlar, bir kısmı daha ilk edimini attığında önündeki bütün kapıları ardına kadar açık bulup zahmetsizce merdivenleri tırmanır; kimi dert çeker, çile çeker ama, direnir, şansını bekar. Şans günün birinde ona gülünce her şey birden ışıldar, şan, şöhret, para, hayranlar onun olur... Fatma Girik’i hangi sınıfa sokabilirsiniz. Bize kalırsa bu klasik sınıflamanın dışındadır Yeşilçam’ın mavi gözlü, açık sözlü Fato’su... Dışındadır, çünkü o şöhret olmak için çile çekmemiştir. Evet, sinemaya figüranlıkla başlamış, «Günahkar Baba» da, «Beş Hasta Var» da figüranlık yapmıştır, ama birden başrole fırlamış ve bir daha oradan aşağıya inmemiştir. Ama ne var, biliyor musunuz? Fatma Girik 'in asıl çilesi o zaman başlamıştır. Yeşilçam'da kadın yıldız öpüşmez, soyunmaz, makyajsız kamera karşısına geçmez, İstanb...

Turgut Özatay Evlendi

1964 yılını 1965'e bağlayan günlerdeyiz... İstanbul rıhtımına güzel bir Italyan gemisi yanaştı: «San Marco»... Gemiden çıkan turistler Istanbul'ın tarihi anıtlarını, tabiat güzellikleri görmek istiyorlar. Geminin merdivenlerinden iki İtalyan kızı iniyor. Tam o sırada Türk sinema dünyasının ünlü karakter oyuncusu Turgut Özatay da orada bir arkadaşını ziyarete gelmiş. Kızlardan İngilizce bileni Turgut'a, «Ayasofya'ya ne taraftan gidebiliriz?» dîye sordu. Turgut da bu iki turist kıza, «İsterseniz otomobilimle sizi oraya götürebilirim,» cevabını verdi. Biraz sonra üç kişi Ayasofya'nın 1500 yıllık kubbesi altında geziyordu. Genç kızlardan Cinzia Morigi adında olanı Fransızca biliyordu ve Urbino üniversitesinde felsefe doktorası yapıyordu. Cinzia, İtalya'ya gittikten sonra, pek beğendiği Turgut Özatay'a bir teşekkür mektubu yazdı. Turgut bu mektubu arkadaşı Vladimir Krasovsky'ye tercüme ettirdi. Mektuplaşma aylarca, hatta yıllarca devam etti. 1965 geçmi...

Orhan Gencebay'ın Spor Tutkusu

Spor adaleyi güçlendirmekle kalmaz, aynı zamanda beynin bütün fonksiyonlarını da güçlendirir, dolayısı ile iradeyi ve mantığı sağlamlaştırır.» Orhan Gencebay birbirinden ağır halterleri kaldırır, bisiklette pedal çevirip ter atarken, bir yandan da bunları söylüyordu. Sanatçının periyodik spor çalışmasını yaptığı aletli jimnastik salonunda bir yandan resim çekiyor, bir yandan da spor üzerine söyleşiyorduk. Orhan Gencebay, pek çok sinema sanatçısında bile olmayan atletik bir yapıya ve fiziğe sahipti ve bunu sürekli spor yapmaya borçlu olduğunu söylüyordu. Sanatçı sporla çocukluk yıllarından bu yana devam edegelen ilişkisini şöyle anlattı: «Samsun'da ortaokul ve lise sıralarında 5-6 yıl aralıksız vücut estetiği ve güreş çalıştım. Kondisyonum çok iyiydi. O yıllarda biraz da Jiu-Jitsu çalıştım ama, o zamanlar Uzakdoğu sporları ülkemizde henüz çok yeni idi. Bu yüzden o yönde pek fazla gelişemedim. Her zaman çok yürür ve çok koşardım. Bu, sadece bana özge bir davranış değildi....

Hülya Avşar Dostluğu Anlattı

Nükhet kalabalık sinema salonundan çıkarken iki saattir kapalı bir yerde kalmanın sıkıntısını hissetti içinde. Ama sonra güzel bir film seyretmenin mutluluğu her şeyi aldı götürdü. Dışarıda hafiften yağmur yağıyordu. Kıştan kalan bir gün bu bahar havasını alıp götürmüş, yerini serin, yağmurlu, kapalı bir güne bırakmıştı. Caddenin kalabalığına, otomobillerin oradan oraya koşuşturmalarına baktı. İçinde milyonlarca insanı barındıran bir şehirde yaşamdan bir kesit diye düşündü. Sonra düşünceleri o insanların üzerinde yoğunlaştı... Sevgiyle baktı herbirinin yüzüne ayrı ayrı. Yaşam, insanlar, içinde bulunduğu ortam, her şey güzeldi aslında. Ama bu bir bakış açısı değil miydi? İnsan nasıl bakarsa öyle görmez miydi çevresini, öyle algılamaz mıydı çevresindeki olayları? Başını kaydırdı, gökyüzüne baktı. Serin yağmur damlaları yüzüne damladı, üşüdü, başını eğdi. Sonra bu hareketi caddenin tam ortasında yaptığını farketti. Kendi kendine güldü. Önündeki yol uzundu. Hızlanan yağmurla bi...