Ana içeriğe atla

Gülşen Bubikoğlu

AYŞE trenin penceresinden dışarı baktı. Tek tük ağaçların göründüğü büyük ve sessiz bozkır önünde uzanıyor, tan uzaklarda bir iki yıkık evin görüldüğü fakir köy göze çarpıyordu.
Büyük bir hızla tüm görüntüleri geride bırakan tren, yeni ve değişik olana doğru koşuyor, her şey sanki bir film seyreder gibi önünden geçip gidiyordu.
«Ne kadar tekdüze bir görürdü» diye aklından geçirdi. Yoksa kendi iç dünyası şu anda çelişkilerle doluydu da bu yüzden mi her şey böylesine monoton geliyordu ona?
Başını çevirdi. Yanında oturan hiç tanımadığı sarışın, gözlüklü, toplu kadına baktı. Kendine bakıldığın hisseden kadın sevinçle döndü, ona gülümsedi. Konuşkan olduğu her halinden belliydi. Yanında bu hiç sesini çıkarmadan oturan, yüzünü dönüp ona bir kez olsun bakmayan komşusundan bıkmaya başladığı belliydi. Ayşe, onun tüm ümitlerin yıkan bir bakışla baktı yüzüne. Sonra başını tekrar cama döndürdü. Bir an, içinde sevinç hissetti. Kadının şaşkın ve hayal kırıklığına uğramış halini görmese dahi sezinlemişti. İstese şu anda onunla konuşur, uzun uzun sohbet ederdi. Emindi ki o da, ona çocuklarından, eşinden hatta hatta pişirdiği yemeklerin lezzetinden söz edecekti. Sonra ona nerede oturduğunu, ailesini ve buna benzer pek çok soruyu yöneltecekti. Böyle bir konuşma şu anda Ayşe'yi ilgilendirmiyordu. Başka bir zaman olsa hoşuna giderdi herhalde. Çünkü insanları severdi genelde ve onları tanımak, yaşantıları hakkında bir şeyler öğrenmek son derece hoşlandığı bir olaydı. Ama şimdi tek bir sese dahi tahammül edemezdi.
.................................
Tren hızla bir tünele girdi. İçeride sadece lambaların ışığı hüküm sürdü birkaç dakika. Sonra yine gün ışığı tüm gücüyle ortaya çıktı ve karanlıklar aydınlığa boğuldu... Bu kez üzerleri çalılarla kaplı tepelerin arasından geçiyordu tren. Başını kaldırdı gökyüzüne baktı. Mevsimin griliği içindeydi gökyüzü.
«Biran önce varsam» diye düşündü.
Biran önce varsaydı gideceği yere. Varsaydı da bu sıkıntılı bekleyiş bir an önce bitseydi. Ne olacak merakı bitseydi bir an önce.
«Ne olacağı mı var? Ben de ne kadar kuruntuluyum. Vardığım saatte mutlaka evde olması gerekir. İşinden uzun süre önce dönmüştür herhalde. Televizyonun karşısında oturuyordun Şaşırır mı beni görünce? Şaşırır tabii. Sevinir mi? Tabii sevinir. Ondan ayrıldığımda ne kadar da üzülmüştü.»
Ayşe üç yıl önce evlenmişti Can'la. Ailesi uygun görmüştü. O da kabul etmişti. Sevmek ya da sevmemek diye bir düşünceye kapılmamıştı. Bilmiyordu... Duygularını hiç tahlil etmemişti. Can, onun hep üstüne düşerdi. Ne istese alır, bir dediğini iki etmezdi. Ama bütün bunlar Ayşe'ye son derece doğal geliyordu. Tahsilliydi Ayşe eşinden. Ve güzeldi de. Yolda yürürken herkes dönüp bakardı. Bilirdi güzel olduğunu, gururluydu, kendinden emindi. Doğal değil miydi eşinin onun üzerine bu denli düşmesi?
Ancak yaşam Ayşe'ye öylesine tekdüze gelmeye başlamıştı ki... Hiç yoktan tartışma çıkarır olmuştu. Ama olsun, nasıl olsa eşi hep alttan almıyor muydu? Bir gün yine hiç olmayacak şeyden bir tartışma çıktı. Ve Ayşe bavulunu topladı, «Ben gidiyorum» dedi. Başka şehirde oturan ailesinin yanına gitti. İlk birkaç gün iyiydi. Sanki tatile gelmişti. Nasıl olsa Can onu aramayacak mıydı? Bekledi... Hayır, arayan olmadı. Kızdı bu kez. Ve kızgınlıkla bekledi. Yine kimse yoktu.
...............................
«Aradan tam altı ay geçti» diye düşündü Ayşe trenin penceresinden bakarak. «Kendini naza mı çekiyor acaba? Pekala ailemin yanına gittiğimi biliyor.»
Böyle düşünüyordu Ayşe. Şimdi gidecekti, kapıyı çalacaktı... Ve Car, açıp ondan özür dileyecekti.
Yine de kendinin geri dönmesinden pek hoşlanmadı. Onun gelmesi daha iyi olurdu, daha hoşuna giderdi Ayşe'nin...
................................
Aşağıda adını dahi bilmediği bir ırmak akıyordu, etrafına canlılık kata kata... Sırayla dizilmiş kavaklar mevsim gereği yapraklarını dökmüşlerdi. Aslında hüzünlüydü manzara bu kış ortasında.
«Bugünlerde duygusal mı oldum acaba?» dedi kendi kend'ne. Ve birden aklına yanındaki kadın geldi. Onun gönlünü almanın zamanıydı. Zaten sıkılmıştı kara kara düşünmekten. Döndü; «Merhaba» dedi. «İyi yolculuklar.»
Kadın sevindi, gözlerinin içi güldü.
«İyi yolculuklar» dedi ve sonra bilinen soru geldi; «Nereye gidiyorsunuz?»
Konuşma devam etti, uzadı, uzadı... Taa ki istasyona varıncaya dek. Ayşe tüm sevimliliğiyle, tüm cana yakınlığıyla, tüm konuşkanlığıyla önceki soğuk duruşunu çoktan unutturmuştu. Ayrılırlarken çok eski birer dost gibiydiler.
................................
Hava kararmıştı. Tuttuğu taksi evinin önünde durduğunda oturdukları kata baktı Ayşe. Evet, ışık yanıyordu.
«Evde» diye düşündü. «Beni görünce ne yapacak acaba? Sevinecek tabii. Acaba içeri girince önce bir kavga etsem mi? Yo, hayır, bu seferlik gerek yok buna.»
Ve zili çalmaya başladı. Bir an kendisi de şaşırdı. Kalbi öylesine hızlı çarpıyor, içinde nedenini kendisinin de bilmediği öylesine büyük bir heyecan, sevinç karmaşası vardı ki...
«Kendine gel Ayşe» dedi. «Ne oluyor sana böyle?»
Zili bir kez daha çaldı. Ve kapı açıldı.
«Buyrun» dedi bir ses.
Bu kimdi? Baktı Ayşe... Hiç tanımadığı bir kadın... O anda aklından binbir soru geçiverdi... Yoksa başka bir. yere mi taşınmıştı?
«Kim geldi?»
Can arkada duruyordu. Bir an şaşırdı Ayşe. Bekti... Gerçeği kavraması an meselesi oldu. Konuşmadı, konuşamadı...
Merdivenleri hızla indi. Şoför bagajdan bavulunu çıkarmaya çalışıyordu.
«Koy onu yerine» dedi. «Gidiyoruz».
..................................
Elindeki mutluluğu kaçrrmış mıydı? Acaba hata kendinde miydi? Seviyor muydu? Yoksa nefret miydi şu andaki duygulan...
Yüzlerce soru içinde yapayalnızdı Ayşe. Üzgündü, mutsuzdu. Geriye dönmek istiyordu...(diğer haberler için aşağıdaki linke tıklayın)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kartal Tibet'le Bıyık Üzerine

Bıyık deyip geçmeyin hemen... Burnun hemen dibinde başlayıp üst dudağa paralel siyah bir çizgi çizen «bıyık» dediğimiz nesne cins cinstir, çeşit çeşittir. Kaytan bıyık vardır, pala bıyık vardır, badem bıyık vardır, pos bıyık vardır, douglas bıyık vardır, hatta pis bıyık bile vardır. Anlayacağınız hanımların biçim biçim, renk renk, çeşit çeşit saçları ve dahi saç modelleri varsa, biz erkeklerin de «bıyık» avantajı var. Üstelik bizimki öyle berberdi, kuafördü gibi beklemeli, masraflı değil. Bir makas, küçük bir ayna bıyığınıza istediğiniz biçimi vermek için yeter de artar bile! Şimdi, durup dururken bu bıyık meselesinden söz açışımız elbette sebepsiz değil. Biraz ilerimizde filim çevriliyor. O sahnenin çekimi biter bitmez Kartal Tibet yanımıza gelecek ve onunla «bıyıktan» bahsetmeye başlayacağız. Zihni temrin bizimkisi yani... Evet, sahne bitiyor, Kartal Tibet rejisörden izin alıp yanımıza doğru yürümeye başlıyor. Geldi... oturuyor... KARTAL TİBET VE BIYIK Kartal Tibet’te «bıy...

Fatma Girik'in Çıplaklıktaki Cömertliği

Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi sinemaya da muhtelif yollardan gelinir; gelenlerin çoğu şöhret olup bol paraya kavuşma hayalini içlerinde bir virüs olarak taşıyarak silinip kaybolurlar, bir kısmı daha ilk edimini attığında önündeki bütün kapıları ardına kadar açık bulup zahmetsizce merdivenleri tırmanır; kimi dert çeker, çile çeker ama, direnir, şansını bekar. Şans günün birinde ona gülünce her şey birden ışıldar, şan, şöhret, para, hayranlar onun olur... Fatma Girik’i hangi sınıfa sokabilirsiniz. Bize kalırsa bu klasik sınıflamanın dışındadır Yeşilçam’ın mavi gözlü, açık sözlü Fato’su... Dışındadır, çünkü o şöhret olmak için çile çekmemiştir. Evet, sinemaya figüranlıkla başlamış, «Günahkar Baba» da, «Beş Hasta Var» da figüranlık yapmıştır, ama birden başrole fırlamış ve bir daha oradan aşağıya inmemiştir. Ama ne var, biliyor musunuz? Fatma Girik 'in asıl çilesi o zaman başlamıştır. Yeşilçam'da kadın yıldız öpüşmez, soyunmaz, makyajsız kamera karşısına geçmez, İstanb...

Turgut Özatay Evlendi

1964 yılını 1965'e bağlayan günlerdeyiz... İstanbul rıhtımına güzel bir Italyan gemisi yanaştı: «San Marco»... Gemiden çıkan turistler Istanbul'ın tarihi anıtlarını, tabiat güzellikleri görmek istiyorlar. Geminin merdivenlerinden iki İtalyan kızı iniyor. Tam o sırada Türk sinema dünyasının ünlü karakter oyuncusu Turgut Özatay da orada bir arkadaşını ziyarete gelmiş. Kızlardan İngilizce bileni Turgut'a, «Ayasofya'ya ne taraftan gidebiliriz?» dîye sordu. Turgut da bu iki turist kıza, «İsterseniz otomobilimle sizi oraya götürebilirim,» cevabını verdi. Biraz sonra üç kişi Ayasofya'nın 1500 yıllık kubbesi altında geziyordu. Genç kızlardan Cinzia Morigi adında olanı Fransızca biliyordu ve Urbino üniversitesinde felsefe doktorası yapıyordu. Cinzia, İtalya'ya gittikten sonra, pek beğendiği Turgut Özatay'a bir teşekkür mektubu yazdı. Turgut bu mektubu arkadaşı Vladimir Krasovsky'ye tercüme ettirdi. Mektuplaşma aylarca, hatta yıllarca devam etti. 1965 geçmi...

Hülya Avşar Dostluğu Anlattı

Nükhet kalabalık sinema salonundan çıkarken iki saattir kapalı bir yerde kalmanın sıkıntısını hissetti içinde. Ama sonra güzel bir film seyretmenin mutluluğu her şeyi aldı götürdü. Dışarıda hafiften yağmur yağıyordu. Kıştan kalan bir gün bu bahar havasını alıp götürmüş, yerini serin, yağmurlu, kapalı bir güne bırakmıştı. Caddenin kalabalığına, otomobillerin oradan oraya koşuşturmalarına baktı. İçinde milyonlarca insanı barındıran bir şehirde yaşamdan bir kesit diye düşündü. Sonra düşünceleri o insanların üzerinde yoğunlaştı... Sevgiyle baktı herbirinin yüzüne ayrı ayrı. Yaşam, insanlar, içinde bulunduğu ortam, her şey güzeldi aslında. Ama bu bir bakış açısı değil miydi? İnsan nasıl bakarsa öyle görmez miydi çevresini, öyle algılamaz mıydı çevresindeki olayları? Başını kaydırdı, gökyüzüne baktı. Serin yağmur damlaları yüzüne damladı, üşüdü, başını eğdi. Sonra bu hareketi caddenin tam ortasında yaptığını farketti. Kendi kendine güldü. Önündeki yol uzundu. Hızlanan yağmurla bi...

Orhan Gencebay'ın Spor Tutkusu

Spor adaleyi güçlendirmekle kalmaz, aynı zamanda beynin bütün fonksiyonlarını da güçlendirir, dolayısı ile iradeyi ve mantığı sağlamlaştırır.» Orhan Gencebay birbirinden ağır halterleri kaldırır, bisiklette pedal çevirip ter atarken, bir yandan da bunları söylüyordu. Sanatçının periyodik spor çalışmasını yaptığı aletli jimnastik salonunda bir yandan resim çekiyor, bir yandan da spor üzerine söyleşiyorduk. Orhan Gencebay, pek çok sinema sanatçısında bile olmayan atletik bir yapıya ve fiziğe sahipti ve bunu sürekli spor yapmaya borçlu olduğunu söylüyordu. Sanatçı sporla çocukluk yıllarından bu yana devam edegelen ilişkisini şöyle anlattı: «Samsun'da ortaokul ve lise sıralarında 5-6 yıl aralıksız vücut estetiği ve güreş çalıştım. Kondisyonum çok iyiydi. O yıllarda biraz da Jiu-Jitsu çalıştım ama, o zamanlar Uzakdoğu sporları ülkemizde henüz çok yeni idi. Bu yüzden o yönde pek fazla gelişemedim. Her zaman çok yürür ve çok koşardım. Bu, sadece bana özge bir davranış değildi....