Ana içeriğe atla

Hülya Koçyiğit'in Güzelliğine Dayanamadı

ÜNLÜ yıldız Hülya Koçyiğit'in anılar dizisinin sonuna geldik... 21 yıllık sanat yaşamında birçok ödüller kazanan, ulusal ve uluslararası festivallerde ününü pekiştiren ve gerek sinemada, gerekse sahnede kazandığı başarılarla geniş halk yığınlarının sempatisini üzerinde toplayan Hülya Koçyiğit, zirvede bir isim olmanın nedenlerini hakin nasıl özetliyor:
«Seyircime hiçbir zaman saygısızlık yapmadım. İyi örnek olabilmek için çok uğraştım, çok çabaladım. Sürekli olarak okudum ve okuduklarımı uygulamaya koyarak beni sevenleri mahcup etmemeye çalıştım. Hiçbir zaman adımı istismar konusu yapmak istemedim. Sansasyon peşinde koşmadım ve özel yaşantımla işimi ayırt etmeyi daima ön planda tuttum. Şimdi çok sevdiğim bir eşim ve bir kızım var. Bu arada mesleğimi de çok seviyorum. İşimde disiplinli olmayı bir kural, bir ilke haline getirdim. En uzak bir dostuma dahi tepeden bakmadım. Daima halktan biri olarak yaşantımı sürdürdüm. Çünkü biliyordum ki, sanatçıları bir yere getiren o yüce halktır. O sizi değil, siz onu izleyeceksiniz.» gazinoyla ilgili bir anısını da şöyle dile getiriyor:
«Bir gazino programında sahneye yaklaşmak isteyen bir delikanlıya garson engel olmak istedi. Garsonu odama çağırdım. Neden engel olmak istediğini sordum. Garson genç bir çocuktu. Bir de gördüm ki. fenalık geçirdi ve bayıldı. Ben ne yapacağımı şaşırdım. Acaba çocuğu kırdım mı diye de içimi bir üzüntü kapladı. Hemen gazinonun patronu kanalıyla bir doktor çağırttım. Çocuğu ayılttılar ve. kendine geldiğinde ağzından şu sözler döküldü: 'Çok heyecanlandım. Hülya Hanım beni odasına çağırdığında içim titriyordu. Çünkü bir assolistin odasına ilk kez girip Hülya Hanım gibi bir sanatçıyla karşı karşıya gelecektim. İstemeden böyle bir olay oldu. Kendimi kaybetmişim.' Bu sözler beni çok etkiledi. İki yanağından öptüm ve beni yanlış anladığını söyledim. Sahne arkasında geçen bu olayı unutamam »
Sinema ve gazinolardaki çalışma arkadaşlarıyla tam bir uyum içinde olan Hülya Koçyiğit, hem set işçilerinin, hem de gazino personelinin öylesine saygısını kazanmıştır ki, onu adeta ailelerinden biri gibi görmekte ve sanatçıya sonsuz sevgi, saygı duymaktadırlar...
Bu arada sanatçıya hayranlarından aldıkları armağanlarla ilgili bir soru yönelttik...
«Bugüne dek birçok armağan aldım. Gerek yurt içinden, gerekse yurt dışından çeşitli hediyeler yollayanlar oldu. Ama bunların içinde en ilginç olanları Kuran-ı Kerim ve 121 adet çengelli iğnelere takılı mavi boncuk idi. Aldığım her armağanı büyük bir özenle evimin en mutena köşelerinde saklarım... Çünkü onlar bana hiçbir karşılık beklemeden ve hiç bir artniyet gözetmeksizin verilen hediyelerdir. Bu arada benden imzalı resim isteyenlerin her birini yerine getirmeye çalışırım.»
Hülya Koçyiğit'in başına Samsun Fuarı'nda öyle bir olay gelmiş ki, bugün bile anlatırken kahkahalarla gülmekten kendini alakoyamıyor...
«Samsun Fuarı'nda programım vardı. Üstü açık bir gazinoydu. Karadeniz'in de yağmuru malum. Sanki benim içime doğmuş gibi ilgili arkadaşlara 'bu gece yağmur yağacak galiba' dediğimi hatırlıyorum. Pek üzerinde durmadılar. 'Yok canım, hava çok güzel, sanmayız yağmur yağsın' dediler. Akşam oldu, hava biraz bozar gibi oldu. Ve geceyarısına doğru da tam ben sahneye çıktığımda sağnak halinde yağmura yakalandık. Halk kesinlikle yerinden kıpırdamıyor, ben de programımı sürdürüyordum. Ama iliklerime kadar ıslanmıştım. Öyle bir an geldi ki, sahne havuz gibi olmuştu. Diz boyu suların içindeydim. Ama her ne olursa olsun programımı tamamlamak zorundaydım. Bu en azından seyirciye bir saygıydı. Onlar oturup beni dinlemek istediklerine göre, ben de şarkılarımı söyleyecektim. Program bitti ve ben bitip tükenmek bilmeyen bir Çiçek yağmuruna tutuldum...»
Evet... Hülya Koçyiğit işte böylesine seyirciyle diyalog içinde olan bir yıldızdı. Tepeden inme ne star olmuştu, ne de assolist... Yılların çalışması, yılların birikimi ve deneyiyle bugünlere dek gelmişti Hülya Koçyiğit... Hem de en küçük bir ödün vermeden ve ilkelerini çiğnemeden...(diğer haberler için aşağıdaki linke tıklayın)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kartal Tibet'le Bıyık Üzerine

Bıyık deyip geçmeyin hemen... Burnun hemen dibinde başlayıp üst dudağa paralel siyah bir çizgi çizen «bıyık» dediğimiz nesne cins cinstir, çeşit çeşittir. Kaytan bıyık vardır, pala bıyık vardır, badem bıyık vardır, pos bıyık vardır, douglas bıyık vardır, hatta pis bıyık bile vardır. Anlayacağınız hanımların biçim biçim, renk renk, çeşit çeşit saçları ve dahi saç modelleri varsa, biz erkeklerin de «bıyık» avantajı var. Üstelik bizimki öyle berberdi, kuafördü gibi beklemeli, masraflı değil. Bir makas, küçük bir ayna bıyığınıza istediğiniz biçimi vermek için yeter de artar bile! Şimdi, durup dururken bu bıyık meselesinden söz açışımız elbette sebepsiz değil. Biraz ilerimizde filim çevriliyor. O sahnenin çekimi biter bitmez Kartal Tibet yanımıza gelecek ve onunla «bıyıktan» bahsetmeye başlayacağız. Zihni temrin bizimkisi yani... Evet, sahne bitiyor, Kartal Tibet rejisörden izin alıp yanımıza doğru yürümeye başlıyor. Geldi... oturuyor... KARTAL TİBET VE BIYIK Kartal Tibet’te «bıy...

Fatma Girik'in Çıplaklıktaki Cömertliği

Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi sinemaya da muhtelif yollardan gelinir; gelenlerin çoğu şöhret olup bol paraya kavuşma hayalini içlerinde bir virüs olarak taşıyarak silinip kaybolurlar, bir kısmı daha ilk edimini attığında önündeki bütün kapıları ardına kadar açık bulup zahmetsizce merdivenleri tırmanır; kimi dert çeker, çile çeker ama, direnir, şansını bekar. Şans günün birinde ona gülünce her şey birden ışıldar, şan, şöhret, para, hayranlar onun olur... Fatma Girik’i hangi sınıfa sokabilirsiniz. Bize kalırsa bu klasik sınıflamanın dışındadır Yeşilçam’ın mavi gözlü, açık sözlü Fato’su... Dışındadır, çünkü o şöhret olmak için çile çekmemiştir. Evet, sinemaya figüranlıkla başlamış, «Günahkar Baba» da, «Beş Hasta Var» da figüranlık yapmıştır, ama birden başrole fırlamış ve bir daha oradan aşağıya inmemiştir. Ama ne var, biliyor musunuz? Fatma Girik 'in asıl çilesi o zaman başlamıştır. Yeşilçam'da kadın yıldız öpüşmez, soyunmaz, makyajsız kamera karşısına geçmez, İstanb...

Turgut Özatay Evlendi

1964 yılını 1965'e bağlayan günlerdeyiz... İstanbul rıhtımına güzel bir Italyan gemisi yanaştı: «San Marco»... Gemiden çıkan turistler Istanbul'ın tarihi anıtlarını, tabiat güzellikleri görmek istiyorlar. Geminin merdivenlerinden iki İtalyan kızı iniyor. Tam o sırada Türk sinema dünyasının ünlü karakter oyuncusu Turgut Özatay da orada bir arkadaşını ziyarete gelmiş. Kızlardan İngilizce bileni Turgut'a, «Ayasofya'ya ne taraftan gidebiliriz?» dîye sordu. Turgut da bu iki turist kıza, «İsterseniz otomobilimle sizi oraya götürebilirim,» cevabını verdi. Biraz sonra üç kişi Ayasofya'nın 1500 yıllık kubbesi altında geziyordu. Genç kızlardan Cinzia Morigi adında olanı Fransızca biliyordu ve Urbino üniversitesinde felsefe doktorası yapıyordu. Cinzia, İtalya'ya gittikten sonra, pek beğendiği Turgut Özatay'a bir teşekkür mektubu yazdı. Turgut bu mektubu arkadaşı Vladimir Krasovsky'ye tercüme ettirdi. Mektuplaşma aylarca, hatta yıllarca devam etti. 1965 geçmi...

Orhan Gencebay'ın Spor Tutkusu

Spor adaleyi güçlendirmekle kalmaz, aynı zamanda beynin bütün fonksiyonlarını da güçlendirir, dolayısı ile iradeyi ve mantığı sağlamlaştırır.» Orhan Gencebay birbirinden ağır halterleri kaldırır, bisiklette pedal çevirip ter atarken, bir yandan da bunları söylüyordu. Sanatçının periyodik spor çalışmasını yaptığı aletli jimnastik salonunda bir yandan resim çekiyor, bir yandan da spor üzerine söyleşiyorduk. Orhan Gencebay, pek çok sinema sanatçısında bile olmayan atletik bir yapıya ve fiziğe sahipti ve bunu sürekli spor yapmaya borçlu olduğunu söylüyordu. Sanatçı sporla çocukluk yıllarından bu yana devam edegelen ilişkisini şöyle anlattı: «Samsun'da ortaokul ve lise sıralarında 5-6 yıl aralıksız vücut estetiği ve güreş çalıştım. Kondisyonum çok iyiydi. O yıllarda biraz da Jiu-Jitsu çalıştım ama, o zamanlar Uzakdoğu sporları ülkemizde henüz çok yeni idi. Bu yüzden o yönde pek fazla gelişemedim. Her zaman çok yürür ve çok koşardım. Bu, sadece bana özge bir davranış değildi....

Hülya Avşar Dostluğu Anlattı

Nükhet kalabalık sinema salonundan çıkarken iki saattir kapalı bir yerde kalmanın sıkıntısını hissetti içinde. Ama sonra güzel bir film seyretmenin mutluluğu her şeyi aldı götürdü. Dışarıda hafiften yağmur yağıyordu. Kıştan kalan bir gün bu bahar havasını alıp götürmüş, yerini serin, yağmurlu, kapalı bir güne bırakmıştı. Caddenin kalabalığına, otomobillerin oradan oraya koşuşturmalarına baktı. İçinde milyonlarca insanı barındıran bir şehirde yaşamdan bir kesit diye düşündü. Sonra düşünceleri o insanların üzerinde yoğunlaştı... Sevgiyle baktı herbirinin yüzüne ayrı ayrı. Yaşam, insanlar, içinde bulunduğu ortam, her şey güzeldi aslında. Ama bu bir bakış açısı değil miydi? İnsan nasıl bakarsa öyle görmez miydi çevresini, öyle algılamaz mıydı çevresindeki olayları? Başını kaydırdı, gökyüzüne baktı. Serin yağmur damlaları yüzüne damladı, üşüdü, başını eğdi. Sonra bu hareketi caddenin tam ortasında yaptığını farketti. Kendi kendine güldü. Önündeki yol uzundu. Hızlanan yağmurla bi...