SORULAR...
Cins cins, çeşit çeşit, öbek öbek, çengel çengel sorular.
Üstelik hepsi de Nebahat Çehre hakkında ve ben düşünceler,
sıkıntılar içindeyim. Nebahat Çehre olmasam İş kolaylaşacak,
ama İnsanın kendi kendini anlatması hem çok kolay, hem çok zor.
Kolay, çünkü sorularınızı kendinize soracaksınız. Zor, çünkü
ortada bahis konusu insanın kendi olduğu için objektif olamama
tehlikesi var.
Neyse,
başlayalım bakalım... Başlayalım diyorum demesine ama kendi
kendime «Nereden başlamalı?» sorusunun cevabını veremiyorum,
isterseniz önce «kimlik kartı» m dolduralım.
«KİMLİK
KARTIM»
15
mart 1944'te Samsun’da doğdum. İlkokulu Mimar Sinan'da bitirdim.
Fatih Kız Llsesi'nde 7'nci sınıfa kadar okudum. Sonra üzerinde
(5) rakamını taşıyan bir mayo giydirdiler bana. 1960 Türkiye
Güzellik Kraliçesi seçildim. Yaşım tutmadığı için Amerika'da
yapılan «Dünya Güzellik Yarışması» na ancak 1965 yılında
katılablİdim. 1962'de «Kanun Kanundur» isimli filimle sinemaya
başladım. Daha önce İki yıl mankenlik yaptım. 1967’de Yılmaz
Güney'le evlendim, 1968’de boşandım. 1970'te Demir Karahan'la
nişanlandım, aynı yılın sonunda ayrıldım. Çocuğum yok.
«Kimlik
kartım» da bunlar yazılı işte. Şimdi gelelim sevdiklerime:
Genel olarak iyi olan, dürüst olan, namuslu olan her şeyi severim.
İstense «Sevdiklerim - Beğendiklerim» listesini şöyle yaparım.
«SEVDİKLERİM
— BEĞENDİKLERİM»
Romancı:
Jack London, Solohov, Maksim Gorki, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Kemal
Tabir.
Roman:
Martin Eden.
Müzik
türü: Klasik Türk ve Batı müziği.
Müzik
aleti: Piyano.
Gelelim
yemeklere... Yemeklere düşman değilim tabii, ama onlarla aramda
sıkı fıkı bir dostluk olduğunu da pek İddia edemem. Et
yemeklerinden bonfileyi, balıklardan barbunyayı, sebzelerden
yaprağı (daha doğrusu yaprak dolmasını) diğerlerine nazaran
daha severek, daha İştahla yerim. Ama bütün bunların üstünde,
pastırmalı kuru fasulyeye bayılırım...
İçki
konusunda ölçülüyümdür: içkiye eğer gerekiyorsa, gerektiği
kadar içerim ve seçim hakkı bana bırakılırsa aperitlf olarak
viskiyi, sofra içkisi olarak şarabı severim. Genellikle spor
giyinirim. Frapan renkler yerine durmuş oturmuş, sade renkler bana
daha cazip görünür. Ama giyim konusunda yirminci yüzyılın
kadını özgür değil, istediğimizi değil, modacıların
istediklerini giyebiliyoruz. Ben kendi payıma kendi istediğimle
modacıların istediğini dengelemeye çalışırım.
MUTLULUK
VE BİR HUY
Unutamadığım
hiç bir olay yok, ya da çok fazla var. «Hoppala, bu ne demek!»
diyeceksiniz şimdi. Haklısınız. Ne demek istediğimi şöyle izah
edeyim. Günler olaylarla dopdolu geçiyor. Dopdolu geçiyor ama her
olayın insanda bıraktığı etki aynı değil tabii... Sevindirici
olaylar, mutluluk verici olanlar, tatsızlıklar, kinler, nefretler
ve umutlar yaşamımızı çepçevre çevreliyor. Aslında
yapayalnızız bu olaylar arasında. Elbette her İnsanın içinde
yer eden, unutamadığı olaylar vardır. Ama bunlar «tek»
değildir, çoktur. Çok olduğu için içlerinden birini çekip
almak, diğer anılara karşı açıkça haksızlık etmek olur
gibime geliyor benim. Haklı mıyım, haksız mıyım onu bilemiyorum
ama böyle düşünüyorum işte.
Ama
bana mutluluk veren olaylar vardır. Bunlarla her karşılaşışımda
büyük bir mutluluk sarar beni. Mesela yapraklarını iyice açmış
güzel bir çiçek, bir çocuk kahkahası, sınır tanımadan akan
berrak bir su, iki kuşun yan yana duruşu beni o an için mutlu
etmeye yeter. Sürekli, kesilmeyen mutluluğa inanmıyorum.
Kendilerinin «mutluluk içinde» yüzdüğünü sananlar
alınmasınlar lütfen. Bu benim kanaatim, insan ancak «anlık
mutluluklar» duyabilir, sonra bunları iç aleminde yan yana getirip
mutlu olduğunu sanar.
Bir
de neyi nereye koyacağımı bilemediğim bir huyum var. Hani «son
söyleyeceğini ilk söyleyenler» vardır ya, ben biraz onlardanım
İşte. Tek tek kelimelere hakimim, ama cümlelerimin dizginleri
elimde değil. Açık, doğru ve kesin konuşuyorum. Kitaplar bunu
«erdem» olarak tanımlıyorlar, fakat inanmayın. Uygulamada
erdemden sayılmıyor bu, böyle insan bu huyundan cezasını çok
çekiyor.
Burnumun
üstünde siyah bir «ben» var. Batıl itikadım da var. Avcum
kaşınırsa hemen avcumu öperim ve para geleceğine inanırım.
Dünyada en çok hoşlandığım şey sevdiğim İnsanlarla oturup
hoş - beş etmektir. Hoş - beş etmek işte... En ciddi konulardan,
en gayri ciddi konulara kadar her konu etrafında bir turist merakı
ve bir turist tembelliği içinde gezinmek. Buna bazıları tembellik
diyebilir, ama Nurullah Ataç’ı unutmamalı. Ne demiş Ataç?
«Tembelliği büsbütün bir tarafa atmayın, nice buluşların
anasıdır o,» demiş.
Mevsimlerden sonbaharı,
günlerden pazartesiyi, havaların güneşli olanını severim. (5)
rakamını — belki de mayo numaram olduğu için — diğerlerine
tercih ederim. Mücevherler arasında en tuttuğum tek taş pırlanta
yüzüktür. Hayvanlardan köpeği, parfümlerden «gigi»yi,
ağaçlardan çamı, çiçeklerden orkideyi diğerlerine tercih eder;
hepinize başarılı ve sağlık dolu mutlu yıllar diler, küçüklerin
gözlerinden, büyüklerin ellerinden öper ve noktayı koyarım!
Herhangi bir kusur ettiysem affola! Malûm ya, her taş yerinde
ağırdır ve yazı yazmak benim hayatımda ilk defa —ve sizler
için— denediğim bir «iş» tir...(diğer haberler için
aşağıdaki linke tıklayın)
Yorumlar
Yorum Gönder