Ana içeriğe atla

Shirley Mac Laine Meydan Okuyor

Rejisör Bob Fosse, fikrini hiç kimseye beğendirememişti. Fiiimciler, Broadway sahnelerinde büyük başarı kazanmış, fakat o nispette de büyük masraf ve büyük zorluklarla sahneye konmuş olan «Sweet Charity» isimli müzikal oyunun beyazperdeye aktarılmasına imkan olmadığını ileri sürüyorlardı. Tam on üç tane değişik dans numarasıyle süslenmiş olan piyes, filimcilere milyonlara mal olacaktı, üstelik bu eseri Broadway'de oynayan sanatçıları Hollywood'a getirtmeye de imkân yoktu. Hele piyesin baş kahramanı dansöz «Sweet Charity» yi canlandırabilecek artisti bulabilmek imkânsızdı. Daha doğrusu fiiimciler öyle düşünüyorlardı. Ama Bob Fosse bir kere kararını vermişti. Bu piyesi mutlaka beyazperdeye aktaracaktı... Rejisör, yakınlarının ikazlarına aldırmadan bu filmi çevirmek için hazırlıklara başladı. Hollywood'da «Sweet Charity» rolünü başarıyle oynayabilecek artisti uzun boylu aramasına lüzum olmadığını da biliyordu. O zaten baş artistini bu filmi çevirmeyi kararlaştırdığı an seçmiş ve artistle de prensip anlaşmasına varmıştı.
Amerikan sinemasının başarılı komedyeni Shirley Mac Laine, dansöz «Svveet Charity» rolünü oynamaya dünden razıydı. Genç yıldız, eskiden beri dansözlüğü komedyenliğe tercih ettiği halde, rejisörler onu danslı filimlerde oynatmaya pek yanaşmamışlar, ancak yıldızın ısrarlarına dayanamayarak bir - iki müzikalde sırf hatırı kırılmasın diye rol vermişlerdi. Belki de Shirley Mac Laine'in başarılı bir müzikal oyuncusu olabileceğine ihtimal vermiyorlardı. Hele son yıllarda Julie Andrews başarılı bir müzikal filim yıldızı olduğunu ispat ettikten sonra, filimciler bu tür filimler için ondan başkasını düşünmez olmuşlardı...
Bu sebeple yıldız, Bob Fosse'nin teklifini büyük bir sevinçle kabul etti. Hatta, Japonya'ya kızını görmeye gitmekten bile vaz geçti ve daha filim çalışmaları başlamadan kolları sıvayıp filimdeki dansları öğrenmeye koyuldu... «Sweet Charity», Bob Fosse'nin olduğu kadar Shirley Mac Laine'in de hayallerinin gerçekleşmesine yardım edecekti.
İddialı bir maç havası içinde başlayan filim çalışmaları, çok geçmeden Hollywood'da günün konusu olmuştu. Piyesin büyük bir kısmının geçtiği New York'taki müzikholün bir eşi stüdyoda yapılmış, burası bir renk ve ışık meşheri haline getirilmişti. Eserin Broadway' deki temsillerinde rol almış dansözlerden bazıları da filimde rol almayı kabul edince, rejisörün yükü biraz hafiflemişti. Fakat bazı sahnelerde elli iki dansözün birden dans etmesi gerekiyordu ve bü kadar kişiyi birden kamera karşısında çalıştırmak gerçekten zor olacaktı. Ama biraz daha fazla çalışmakla bu mesele de kendiliğinden halledildi... Filimde rol alanlar, çekim başlamadan önce tam üç hafta tam kadro halinde prova yaptılar.
Filimde rol alan erkek sanatçılardan Sammy Davis Jr. de eşi Mai Britt'ten ayrılmanın verdiği sıkıntı içinde biraz neşesiz görünüyordu, ama «Porgy and Bess» müzikalinden sonra yıllarca müzikal bir filimde oynamış olmak aktörün nazarında bu filmin önemini bir kat daha artırmıştı. O da filimcilere iyi bir müzikal aktörü olduğunu ispat etmek istiyordu ve bu uğurda da her fedakarlığa katlanacaktı.
Hatta genç kadın bu filimde oynamak uğruna, kızını görmek için Japonya'ya gitmekten bile vaz geçti.
«Sweet Charity» nin hikayesi 1920 yıllarında elli sent'e erkeklere güzel kızlarla dans etme imkanını veren bir müzikholde geçmektedir. Arkadaşları arasında 'Tatlı Charity' adiyle anılan genç bir dansözün, ilgi çekici yer yer komik, yer yer acıklı maceralarını anlatmaktadır. Piyesin konusu değiştirilmemek e beraber dans numaraları günümüzün modasına göre yeni baştan ele alınmıştır. Shirley Mac Laine, bu filimdeki oyunuyle sinemanın gelmiş geçmiş bütün müzikal yıldızlarından üstün olduğunu ispat etmeye kararlı. Gelen haberlere bakılırsa bu kararını gerçekleştirmekte de zorluk çekmeyecek...(diğer haberler için aşağıdaki linke tıklayın)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kartal Tibet'le Bıyık Üzerine

Bıyık deyip geçmeyin hemen... Burnun hemen dibinde başlayıp üst dudağa paralel siyah bir çizgi çizen «bıyık» dediğimiz nesne cins cinstir, çeşit çeşittir. Kaytan bıyık vardır, pala bıyık vardır, badem bıyık vardır, pos bıyık vardır, douglas bıyık vardır, hatta pis bıyık bile vardır. Anlayacağınız hanımların biçim biçim, renk renk, çeşit çeşit saçları ve dahi saç modelleri varsa, biz erkeklerin de «bıyık» avantajı var. Üstelik bizimki öyle berberdi, kuafördü gibi beklemeli, masraflı değil. Bir makas, küçük bir ayna bıyığınıza istediğiniz biçimi vermek için yeter de artar bile! Şimdi, durup dururken bu bıyık meselesinden söz açışımız elbette sebepsiz değil. Biraz ilerimizde filim çevriliyor. O sahnenin çekimi biter bitmez Kartal Tibet yanımıza gelecek ve onunla «bıyıktan» bahsetmeye başlayacağız. Zihni temrin bizimkisi yani... Evet, sahne bitiyor, Kartal Tibet rejisörden izin alıp yanımıza doğru yürümeye başlıyor. Geldi... oturuyor... KARTAL TİBET VE BIYIK Kartal Tibet’te «bıy...

Fatma Girik'in Çıplaklıktaki Cömertliği

Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi sinemaya da muhtelif yollardan gelinir; gelenlerin çoğu şöhret olup bol paraya kavuşma hayalini içlerinde bir virüs olarak taşıyarak silinip kaybolurlar, bir kısmı daha ilk edimini attığında önündeki bütün kapıları ardına kadar açık bulup zahmetsizce merdivenleri tırmanır; kimi dert çeker, çile çeker ama, direnir, şansını bekar. Şans günün birinde ona gülünce her şey birden ışıldar, şan, şöhret, para, hayranlar onun olur... Fatma Girik’i hangi sınıfa sokabilirsiniz. Bize kalırsa bu klasik sınıflamanın dışındadır Yeşilçam’ın mavi gözlü, açık sözlü Fato’su... Dışındadır, çünkü o şöhret olmak için çile çekmemiştir. Evet, sinemaya figüranlıkla başlamış, «Günahkar Baba» da, «Beş Hasta Var» da figüranlık yapmıştır, ama birden başrole fırlamış ve bir daha oradan aşağıya inmemiştir. Ama ne var, biliyor musunuz? Fatma Girik 'in asıl çilesi o zaman başlamıştır. Yeşilçam'da kadın yıldız öpüşmez, soyunmaz, makyajsız kamera karşısına geçmez, İstanb...

Turgut Özatay Evlendi

1964 yılını 1965'e bağlayan günlerdeyiz... İstanbul rıhtımına güzel bir Italyan gemisi yanaştı: «San Marco»... Gemiden çıkan turistler Istanbul'ın tarihi anıtlarını, tabiat güzellikleri görmek istiyorlar. Geminin merdivenlerinden iki İtalyan kızı iniyor. Tam o sırada Türk sinema dünyasının ünlü karakter oyuncusu Turgut Özatay da orada bir arkadaşını ziyarete gelmiş. Kızlardan İngilizce bileni Turgut'a, «Ayasofya'ya ne taraftan gidebiliriz?» dîye sordu. Turgut da bu iki turist kıza, «İsterseniz otomobilimle sizi oraya götürebilirim,» cevabını verdi. Biraz sonra üç kişi Ayasofya'nın 1500 yıllık kubbesi altında geziyordu. Genç kızlardan Cinzia Morigi adında olanı Fransızca biliyordu ve Urbino üniversitesinde felsefe doktorası yapıyordu. Cinzia, İtalya'ya gittikten sonra, pek beğendiği Turgut Özatay'a bir teşekkür mektubu yazdı. Turgut bu mektubu arkadaşı Vladimir Krasovsky'ye tercüme ettirdi. Mektuplaşma aylarca, hatta yıllarca devam etti. 1965 geçmi...

Orhan Gencebay'ın Spor Tutkusu

Spor adaleyi güçlendirmekle kalmaz, aynı zamanda beynin bütün fonksiyonlarını da güçlendirir, dolayısı ile iradeyi ve mantığı sağlamlaştırır.» Orhan Gencebay birbirinden ağır halterleri kaldırır, bisiklette pedal çevirip ter atarken, bir yandan da bunları söylüyordu. Sanatçının periyodik spor çalışmasını yaptığı aletli jimnastik salonunda bir yandan resim çekiyor, bir yandan da spor üzerine söyleşiyorduk. Orhan Gencebay, pek çok sinema sanatçısında bile olmayan atletik bir yapıya ve fiziğe sahipti ve bunu sürekli spor yapmaya borçlu olduğunu söylüyordu. Sanatçı sporla çocukluk yıllarından bu yana devam edegelen ilişkisini şöyle anlattı: «Samsun'da ortaokul ve lise sıralarında 5-6 yıl aralıksız vücut estetiği ve güreş çalıştım. Kondisyonum çok iyiydi. O yıllarda biraz da Jiu-Jitsu çalıştım ama, o zamanlar Uzakdoğu sporları ülkemizde henüz çok yeni idi. Bu yüzden o yönde pek fazla gelişemedim. Her zaman çok yürür ve çok koşardım. Bu, sadece bana özge bir davranış değildi....

Hülya Avşar Dostluğu Anlattı

Nükhet kalabalık sinema salonundan çıkarken iki saattir kapalı bir yerde kalmanın sıkıntısını hissetti içinde. Ama sonra güzel bir film seyretmenin mutluluğu her şeyi aldı götürdü. Dışarıda hafiften yağmur yağıyordu. Kıştan kalan bir gün bu bahar havasını alıp götürmüş, yerini serin, yağmurlu, kapalı bir güne bırakmıştı. Caddenin kalabalığına, otomobillerin oradan oraya koşuşturmalarına baktı. İçinde milyonlarca insanı barındıran bir şehirde yaşamdan bir kesit diye düşündü. Sonra düşünceleri o insanların üzerinde yoğunlaştı... Sevgiyle baktı herbirinin yüzüne ayrı ayrı. Yaşam, insanlar, içinde bulunduğu ortam, her şey güzeldi aslında. Ama bu bir bakış açısı değil miydi? İnsan nasıl bakarsa öyle görmez miydi çevresini, öyle algılamaz mıydı çevresindeki olayları? Başını kaydırdı, gökyüzüne baktı. Serin yağmur damlaları yüzüne damladı, üşüdü, başını eğdi. Sonra bu hareketi caddenin tam ortasında yaptığını farketti. Kendi kendine güldü. Önündeki yol uzundu. Hızlanan yağmurla bi...