Ana içeriğe atla

Sophia Loren Kendini Kapattı

Güzel bir mayıs sabahı, İsviçre'de meşhur «İntercontinenta!» Oteli'nin kapısı önünde son model bir Rolls Royce araba durdu. İçinden gözlerine siyah gözlükler takmış, uzun boylu bir genç kadın indi. Arkasından gene kara gözlüklü, kısa boylu bir erkek. O sırada otelin kapıları da açılmış, birkaç kişi birden yeni gelenlere doğru koşmaya başlamıştı. Kısa boylu erkeğin kolunda yürüyen genç kadın otel personelini üzgün bir halde hafifçe selâmladıktan sonra ağır adımlarla asansöre doğru yürüdü. Biraz sonra asansörün kapısı kapanmış yukarıya çıkmaya başlamıştı. Biraz sonra asansör, on sekizinci katta duracak, dünyaca meşhur müşterisini indirdikten sonra tekrar aşağıya inecek ve normal çalışmasına devam edecekti. Bundan sonra da kim bilir kimler o asansöre binip otelin katlarına çıkacaklar, otelde kalmakta olan kim bilir hangi şöhretler aynı asansörle aşağıya ineceklerdi. Fakat biraz önce on sekizinci kata çıkan üzgün yüzlü genç kadın bir daha haftalarca hatta aylarca asansöre adımını atamayacak, ancak yeni yeni kış uykusundan uyanmakta olan tabiat ikinci defa kış uykusuna yatmaya hazırlanırken bu genç kadın tekrar ortaya, insan arasına çıkabilecekti.
Otelin on sekizinci katında diplomatlara ve ünlü kişilere ayrılan beş odalı daireyi işgal eden genç kadın otelin kayıt defterine «Sinyorina Villani» diye imza atmıştı. Personel de Sinyorina Villani'nin gerçek hüviyetini kimseye açıklamamak hususunda talimat almıştı. Bu yüzden üçüncü defa hamile olduğu bilinen ünlü İtalyan yıldızı Sophia Loren'in hamileliğini nerede geçirdiğini öğrenmek uzun zaman mümkün olamadı. Ancak bir gazeteci Otel İntercontinental'in kayıt defterini incelerken Sinyorina Villani adı dikkatini çekti. Bu isim ona hiç yabancı gelmemişti... Hafızasını biraz kurcalayınca da Sinyorina Villani adını nereden hatırladığım anladı. Villani, ünlü yıldız Sophia Loren'in annesinin adıydı. Fakat Romilda Villani'nin böyle büyük bir gizlilik içinde otele yerleşmesi için de görünürde bir sebep yoktu. Ancak Sophia Loren annesinin adını kullanarak izini kaybettirmek istemiş olabilirdi...
Gazeteci bu ipucu üzerinde yürüyünce yıldızın esrarlı kayboluşunun da sırrını çözmekte gecikmedi. Hamile olan Sophia Loren, dokuz ayını doktor kontrolü altında, yatağından hiç kıpırdamadan, hiç bir şeye üzülmeden geçirmek zorundaydı. Aksi halde doktorlar bebeğini gene kaybedeceğini söylemişlerdi ona. Yıllardan beri bir çocuk sahibi olmak için çırpınan Sophia Loren de bir şehirde dokuz gün devamlı kalmayı göze alamayacak kadar hareketli bir kadın olmasına rağmen dokuz ay bir otel odasında kıpırdamadan yatmayı kabul etti. Yıldızla beraber sekreteri, oda hizmetçisi ve özel doktoru Hubert de Watteville de beş odalı daireye yerleşmişlerdi. Sophia'nın kocası Carlo Ponti ise işlerinden vakit bulabildikçe otele uğruyor, birkaç saat karısını görüp yeniden işinin başına dönüyordu. Sophia'nın kocasından başka hiç kimse yıldızın odasına giremiyordu. Bunlar yetmiyormuş gibi Sophia'nın gazete ve dergileri de okuması yasak edilmişti. Heyecan verici haberler, hatta kendisiyle ilgili haberleri okuması dahi tehlikeliydi. Sophia, kaderine tevekkül içinde boyun eğmiş, doktorun tavsiyelerini kelimesi kelimesine yerine getirmeye başlamıştı. Dışarda tatlı bir bahar vardı. Dünya sosyetesine mensup ünlü kişiler, yaz tatillerini nerelerde geçireceklerini çoktan kararlaştırmışlardı. Sinemanın şöhretleri ilkbahar ve yaz aylarında hangi filimleri nerelerde çevireceklerini çoktan tasarlamışlardı...
İlkbahar ayları yerini sıcak yaz günlerine bıraktığı zaman da «İntercontinental» otelinin on sekizinci kattaki dairesinde hiç bir şey değişmedi. Dairenin havalandırma tertibatı, Sophia'nın yaz sıcağından bunalmasını önlüyordu, ama deniz hasretini gidermesine de hiç bir şekilde imkân yoktu... Genç kadın yatağına büzülüp yatarken gözlerinin önünde Akdeniz'in koyu mavi sulan canlanıyor, kıyıların yosun kokusunu duyar gibiydi.
Başlangıçta Sophia Loren'in anne olma isteğini bir fantezi olarak vasıflandıranlar, hatta yıldızın bu iş üzerinde fazlaca durmasını bir çeşit reklam oyunu sananlar Sophia Loren'in katlandığı işkenceyi öğrendikten sonra düşüncelerinde yanıldıklarını kabul etmek zorunda kaldılar. Bu durumda Sophia'nın anne olmaya gerçekten azmettiği anlaşılıyordu. Genç kadın hayatı pahasına da olsa, bir çocuk dünyaya getirmeyi aklına koymuştu. Bir kere tıbbın her türlü imkanından yararlanmaya çalışırken bir otel odasında ömre bedel dokuz ay geçirmeyi de göze almakla gerçekten bir kahramanlık örneği göstermiş, annelik vasfını kazanmanın bir kadın için ne derece büyük önem taşıyacağını anlatmış oluyor.
Sophia Loren şu anda hayatının en kritik günlerini yaşıyor. Bir ömre bedel olan bu dokuz ayın son günleri yaklaştı... Bu ayın sonunda ya bütün üzüntüleri bitecek veya yine o tarif edilmez kedere, eleme gömülecek... Çocuğunu bir defa daha kaybederse; hele bu derece sıkı bir rejimden sonra Sophia'nın bütün dünyasının yıkılacağı, bir gerçek. İşte bunun için doktorlar, eşi, kendisi el ele vermişler, onun rahat bir doğum yapabilmesini, her şeyden önce bir çocuk sahibi olabilmesi için ellerinden gelen gayreti gösteriyorlar. Her şey bu ayın son günlerinde belli olacak ve büyük bir ihtimalle Sophia, kaldığı otelin 18. katından kucağında yavrusu ile aşağı inerek, tekrar insan arasına karışacak...(diğer haberler için aşağıdaki linke tıklayın)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kartal Tibet'le Bıyık Üzerine

Bıyık deyip geçmeyin hemen... Burnun hemen dibinde başlayıp üst dudağa paralel siyah bir çizgi çizen «bıyık» dediğimiz nesne cins cinstir, çeşit çeşittir. Kaytan bıyık vardır, pala bıyık vardır, badem bıyık vardır, pos bıyık vardır, douglas bıyık vardır, hatta pis bıyık bile vardır. Anlayacağınız hanımların biçim biçim, renk renk, çeşit çeşit saçları ve dahi saç modelleri varsa, biz erkeklerin de «bıyık» avantajı var. Üstelik bizimki öyle berberdi, kuafördü gibi beklemeli, masraflı değil. Bir makas, küçük bir ayna bıyığınıza istediğiniz biçimi vermek için yeter de artar bile! Şimdi, durup dururken bu bıyık meselesinden söz açışımız elbette sebepsiz değil. Biraz ilerimizde filim çevriliyor. O sahnenin çekimi biter bitmez Kartal Tibet yanımıza gelecek ve onunla «bıyıktan» bahsetmeye başlayacağız. Zihni temrin bizimkisi yani... Evet, sahne bitiyor, Kartal Tibet rejisörden izin alıp yanımıza doğru yürümeye başlıyor. Geldi... oturuyor... KARTAL TİBET VE BIYIK Kartal Tibet’te «bıy...

Fatma Girik'in Çıplaklıktaki Cömertliği

Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi sinemaya da muhtelif yollardan gelinir; gelenlerin çoğu şöhret olup bol paraya kavuşma hayalini içlerinde bir virüs olarak taşıyarak silinip kaybolurlar, bir kısmı daha ilk edimini attığında önündeki bütün kapıları ardına kadar açık bulup zahmetsizce merdivenleri tırmanır; kimi dert çeker, çile çeker ama, direnir, şansını bekar. Şans günün birinde ona gülünce her şey birden ışıldar, şan, şöhret, para, hayranlar onun olur... Fatma Girik’i hangi sınıfa sokabilirsiniz. Bize kalırsa bu klasik sınıflamanın dışındadır Yeşilçam’ın mavi gözlü, açık sözlü Fato’su... Dışındadır, çünkü o şöhret olmak için çile çekmemiştir. Evet, sinemaya figüranlıkla başlamış, «Günahkar Baba» da, «Beş Hasta Var» da figüranlık yapmıştır, ama birden başrole fırlamış ve bir daha oradan aşağıya inmemiştir. Ama ne var, biliyor musunuz? Fatma Girik 'in asıl çilesi o zaman başlamıştır. Yeşilçam'da kadın yıldız öpüşmez, soyunmaz, makyajsız kamera karşısına geçmez, İstanb...

Turgut Özatay Evlendi

1964 yılını 1965'e bağlayan günlerdeyiz... İstanbul rıhtımına güzel bir Italyan gemisi yanaştı: «San Marco»... Gemiden çıkan turistler Istanbul'ın tarihi anıtlarını, tabiat güzellikleri görmek istiyorlar. Geminin merdivenlerinden iki İtalyan kızı iniyor. Tam o sırada Türk sinema dünyasının ünlü karakter oyuncusu Turgut Özatay da orada bir arkadaşını ziyarete gelmiş. Kızlardan İngilizce bileni Turgut'a, «Ayasofya'ya ne taraftan gidebiliriz?» dîye sordu. Turgut da bu iki turist kıza, «İsterseniz otomobilimle sizi oraya götürebilirim,» cevabını verdi. Biraz sonra üç kişi Ayasofya'nın 1500 yıllık kubbesi altında geziyordu. Genç kızlardan Cinzia Morigi adında olanı Fransızca biliyordu ve Urbino üniversitesinde felsefe doktorası yapıyordu. Cinzia, İtalya'ya gittikten sonra, pek beğendiği Turgut Özatay'a bir teşekkür mektubu yazdı. Turgut bu mektubu arkadaşı Vladimir Krasovsky'ye tercüme ettirdi. Mektuplaşma aylarca, hatta yıllarca devam etti. 1965 geçmi...

Orhan Gencebay'ın Spor Tutkusu

Spor adaleyi güçlendirmekle kalmaz, aynı zamanda beynin bütün fonksiyonlarını da güçlendirir, dolayısı ile iradeyi ve mantığı sağlamlaştırır.» Orhan Gencebay birbirinden ağır halterleri kaldırır, bisiklette pedal çevirip ter atarken, bir yandan da bunları söylüyordu. Sanatçının periyodik spor çalışmasını yaptığı aletli jimnastik salonunda bir yandan resim çekiyor, bir yandan da spor üzerine söyleşiyorduk. Orhan Gencebay, pek çok sinema sanatçısında bile olmayan atletik bir yapıya ve fiziğe sahipti ve bunu sürekli spor yapmaya borçlu olduğunu söylüyordu. Sanatçı sporla çocukluk yıllarından bu yana devam edegelen ilişkisini şöyle anlattı: «Samsun'da ortaokul ve lise sıralarında 5-6 yıl aralıksız vücut estetiği ve güreş çalıştım. Kondisyonum çok iyiydi. O yıllarda biraz da Jiu-Jitsu çalıştım ama, o zamanlar Uzakdoğu sporları ülkemizde henüz çok yeni idi. Bu yüzden o yönde pek fazla gelişemedim. Her zaman çok yürür ve çok koşardım. Bu, sadece bana özge bir davranış değildi....

Hülya Avşar Dostluğu Anlattı

Nükhet kalabalık sinema salonundan çıkarken iki saattir kapalı bir yerde kalmanın sıkıntısını hissetti içinde. Ama sonra güzel bir film seyretmenin mutluluğu her şeyi aldı götürdü. Dışarıda hafiften yağmur yağıyordu. Kıştan kalan bir gün bu bahar havasını alıp götürmüş, yerini serin, yağmurlu, kapalı bir güne bırakmıştı. Caddenin kalabalığına, otomobillerin oradan oraya koşuşturmalarına baktı. İçinde milyonlarca insanı barındıran bir şehirde yaşamdan bir kesit diye düşündü. Sonra düşünceleri o insanların üzerinde yoğunlaştı... Sevgiyle baktı herbirinin yüzüne ayrı ayrı. Yaşam, insanlar, içinde bulunduğu ortam, her şey güzeldi aslında. Ama bu bir bakış açısı değil miydi? İnsan nasıl bakarsa öyle görmez miydi çevresini, öyle algılamaz mıydı çevresindeki olayları? Başını kaydırdı, gökyüzüne baktı. Serin yağmur damlaları yüzüne damladı, üşüdü, başını eğdi. Sonra bu hareketi caddenin tam ortasında yaptığını farketti. Kendi kendine güldü. Önündeki yol uzundu. Hızlanan yağmurla bi...