Ana içeriğe atla

Fikret Hakan Fransa'da

Türk sinemasının yıllardır eskimeyen, ya da şarap gibi yıllandıkça değeri artan bir Fikret Hakan'ı var. Fikret, belki hiç bir zaman 1 numaraya yükselmez, hiç bir zaman en çok ücret alan artist olmaya heveslenmez. Bir Ayhan Işık başı çekip götürürken, bakarsınız Fikret arkasından onu takip eder. Derken Ayhan efsanesi devrini doldurur, yerini Yılmaz Güney bombası alır. Fikret yine mek parmak geridedir. Sonra Yılmaz bombası patlar, bir Cüneyt Arkın boşalan tahta kurulur. Fikret, tıpkı bir maratoncu temposu ile onu da takibe devam eder. Bu, Kartal Tibet'li yarışta da böyledir, yarın isimsiz bir kahramanın aradan slynlıvereceği yarışta da şüphesiz böyle olacaktır. Kupalar kime giderse gitsin, birincilik tahtına kim oturursa otursun bütün bu yarışların tek galibi vardır: Harika istikran ile, kendini yormadan hedefe ulaşmayı prensip edinen Fikret...
Fikret Hakan, bütün bunların dışında Türk sinemasındaki kalıplaşmış kötü gelenekleri de yıkan adamdır. Sulu melodramlar onun sillesi ile perdesini indirmiş, gerçekçi konulara yönelen yapımcılar kollarını sıvadıkları zaman önce Fikret Hakan adını düşünmüşlerdir.
İşte şimdi de yıllardır kurtların için için kemirdiği Türk Sineması hastalıklı dev bir çınar gibi köklerinden çatırdarken, dallarında filizlenen ümit tomurcuğunun adı yine Fikret Hakan oluyor. Ve Fikret, yedinci sanatın Türkiye'de geçirdiği bu en bahtsız devrede batıya açılacak pencereyi kendi eliyle aralıyor...
Geçtiğimiz haftalarda, Fransa'nın en büyük iki sinema dergisinde Türklerle Fransızların ortaklaşa yaptıkları «Şeyhin Oğlu» (*) isimli filim ve başrolünü oynayan Fikret Hakan hakkında yazılar vardı. Bu yazıların tıpkı bizim gibi, sîzlerin de göğüslerini kabartacağından hiç şüphe etmiyoruz. İşte ünlü «Cinemonde» dergisindeki yazıdan aldığımız bazı bölümler:
«İçinizde Fikret Hakan'ı, o kendine güvenen hali, cüretli fakat cana yakın tebessümü, Londra'nın meşhur Bond Street'inden alınma kusursuz elbiseleri içinde Paris caddelerini adımlarken görenler, son Hyeres Festivali'nde alkışladıkları «Bitmeyen Yol» (**) filminin pejmürde ve bahtsız jönü ile karşılaştıklarını akıllarına bile getiremezler. Milletlerarası alanda kendisini Ömer Şerif'in kıratına ulaştıracak olan o yapmacıksız oyun tarzına Fikret Hakan, şimdiye kadar oynadığı yüzü aşkın filim ve rol aldığı sayısız piyeste edindiği tecrübe ile ulaşmıştır. Halen, Armand Salacrou' nun Türkiye'de oynanacak olan «Durand Bulvarı» isimli piyesin başrolüne hazırlanan Fikret Hakan, kendi kendini yetiştirmiş bir sanatçıdır. Kütüphanesinde 5 000 cilt kitabı vardır. Ayrıca hikayeler yazmış, tiyatroda rejisörlük denemelerinde bulunmuştur. Türkiye'de gerçek bir Don Juan veya Kazanova hüviyeti taşıyan Fikret Hakan, üç defa evlenmiş, Semiramis gibi son derece cazip bir isim taşıyan ilk eşini de Türk beyazperdesine ve sahnesine kazandırmak başarısını göstermiştir.
«Fikret Hakan, 'Ben rol icabı o kadar değişik kalıplara girdim ki, kimleri, hangi tipleri canlandırdığımı bile artık unuttum. Yalnız soytarı rolü bile oynadığımı söyleyebilirim. On beş günde bir filmin tamamlandığı Türkiye'de, hafızanız ne kadar kuvvetli olursa olsun her şeyi hatırlamanıza imkan yoktur,' diyor. Hakan, Fransız rejisörleri içinde en çok Alain Resnais'yi beğendiğini söylüyor. Ayrıca Chabrol Truffaut ve Godard'ı takdir ediyor. Bir zamanlar Bogart, Gabin, Raf Vallone hayranı olan Fikret Hakan' ın bugün favori artistleri, dinamik oyunu ile Belmondo, kendine has kişiliği ile Lino Ventura ve Alain Delon'dur. Yakışıklı aktör Fikret Hakan'a göre, bugünün en iyi Türk rejisörleri, fil imlerinde halka bir şeyler anlatmak isteyen ve gerçekten de söyleyecek sözleri olan Lütfi Akad ile Atıf Yılmaz'dır.»
Bu satırlardan sonra «Cinemonde,» Fikret'in ata, futbola ve yüzmeye meraklı olduğunu, bir diğer merakının da antika eşya toplamak olduğunu belirtiyor ve artistimizin Nişantaşı'ndaki (Nisantasi olarak yazılmış) dairesini XV, XVI. Louis stilleri ile Empir tarzında döşediğini kaydediyor. Yine «Cinemonde» a göre Fikret Hakan kendisi ile görüşen Fransız gazetecilerine, bir artist olarak en büyük idealinin beyazperdede «İnce Mehmet» i canlandırmak olduğunu söylemiş.
TÜRK VALENTİNO'SU
Fransa'nın diğer meşhur bir sinema dergisi olan «Cine Revue» ise Fikret'e Türk Valentinosu adını takmış... Bu dergi, on sekiz yıl önce Hollywood ilimcilerinin beyazperdede Rudolf Valentino' yu yaşatmak için giriştikleri olumsuz teşebbüsten bahsettikten sonra, Türk - Fransız ortak yapımı olan «Şeyh'in Oğlu» isimli filmin, Fikret Hakan'ın kişiliği ve üstün oyun gücü ile başarıya ulaşacağını belirtiyor.
«Amerikalılar 1950'de Valentino'nun 'Şeyh' rolünü, inandırıcı bir şekilde oynayamayan Tony Dexter isimli bir Amerikalıya vermişlerdi. Ama şimdi Valentino'nun halefi olacak artist, üzerinde Doğu'nun bütün cazibeli havasım taşıyan Fikret Hakan isimli bir Türk'tür. Memleketinde sayısız filim çevirmiş ve şöhretin zirvesine ulaşmış olan Fikret Hakan ayrıca usta bir kadın avcısı olarak da şöhret yapmıştır. Aktör, değişik bir yorumla sunmak istediği Va entino rolünde ünlü selefinin etkisinde kalmamak için, onun yıllar önce çevirdiği ilk 'Şeyh'in Oğlu» filmini seyretmeyi de reddetmiştir.»
Bunlar da «Cine Revue» de yayınlanan satırlar. Belki böylesine bir övgü sîzleri de şaşırtmıştır. Ancak eloğlu, reklam için de olsa, bunca dili, sağlam bir temele rastladı mı dökmeye razı olur. Yazıların bazı bölümlerinde ayrıca belirtildiği gibi Fikret'te bir Ömer Şerif'in, bir Marceillo Mastroianni'nin veya bir Marlon Brando'nun havasını buldukları için bu methiyeleri döktürmeyi çöze almışlardır. Ve her halde Türk sineması var mı, yok mu tartışmalarının iyice arttığı şu günlerde dış basında yer alan böyle yazılar, içimizde bu sanat dalı ile uğraşanlar hesabına bayramı yapılacak mutlu ışıklardır...(diğer haberler için aşağıdaki linke tıklayın)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kartal Tibet'le Bıyık Üzerine

Bıyık deyip geçmeyin hemen... Burnun hemen dibinde başlayıp üst dudağa paralel siyah bir çizgi çizen «bıyık» dediğimiz nesne cins cinstir, çeşit çeşittir. Kaytan bıyık vardır, pala bıyık vardır, badem bıyık vardır, pos bıyık vardır, douglas bıyık vardır, hatta pis bıyık bile vardır. Anlayacağınız hanımların biçim biçim, renk renk, çeşit çeşit saçları ve dahi saç modelleri varsa, biz erkeklerin de «bıyık» avantajı var. Üstelik bizimki öyle berberdi, kuafördü gibi beklemeli, masraflı değil. Bir makas, küçük bir ayna bıyığınıza istediğiniz biçimi vermek için yeter de artar bile! Şimdi, durup dururken bu bıyık meselesinden söz açışımız elbette sebepsiz değil. Biraz ilerimizde filim çevriliyor. O sahnenin çekimi biter bitmez Kartal Tibet yanımıza gelecek ve onunla «bıyıktan» bahsetmeye başlayacağız. Zihni temrin bizimkisi yani... Evet, sahne bitiyor, Kartal Tibet rejisörden izin alıp yanımıza doğru yürümeye başlıyor. Geldi... oturuyor... KARTAL TİBET VE BIYIK Kartal Tibet’te «bıy...

Fatma Girik'in Çıplaklıktaki Cömertliği

Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi sinemaya da muhtelif yollardan gelinir; gelenlerin çoğu şöhret olup bol paraya kavuşma hayalini içlerinde bir virüs olarak taşıyarak silinip kaybolurlar, bir kısmı daha ilk edimini attığında önündeki bütün kapıları ardına kadar açık bulup zahmetsizce merdivenleri tırmanır; kimi dert çeker, çile çeker ama, direnir, şansını bekar. Şans günün birinde ona gülünce her şey birden ışıldar, şan, şöhret, para, hayranlar onun olur... Fatma Girik’i hangi sınıfa sokabilirsiniz. Bize kalırsa bu klasik sınıflamanın dışındadır Yeşilçam’ın mavi gözlü, açık sözlü Fato’su... Dışındadır, çünkü o şöhret olmak için çile çekmemiştir. Evet, sinemaya figüranlıkla başlamış, «Günahkar Baba» da, «Beş Hasta Var» da figüranlık yapmıştır, ama birden başrole fırlamış ve bir daha oradan aşağıya inmemiştir. Ama ne var, biliyor musunuz? Fatma Girik 'in asıl çilesi o zaman başlamıştır. Yeşilçam'da kadın yıldız öpüşmez, soyunmaz, makyajsız kamera karşısına geçmez, İstanb...

Turgut Özatay Evlendi

1964 yılını 1965'e bağlayan günlerdeyiz... İstanbul rıhtımına güzel bir Italyan gemisi yanaştı: «San Marco»... Gemiden çıkan turistler Istanbul'ın tarihi anıtlarını, tabiat güzellikleri görmek istiyorlar. Geminin merdivenlerinden iki İtalyan kızı iniyor. Tam o sırada Türk sinema dünyasının ünlü karakter oyuncusu Turgut Özatay da orada bir arkadaşını ziyarete gelmiş. Kızlardan İngilizce bileni Turgut'a, «Ayasofya'ya ne taraftan gidebiliriz?» dîye sordu. Turgut da bu iki turist kıza, «İsterseniz otomobilimle sizi oraya götürebilirim,» cevabını verdi. Biraz sonra üç kişi Ayasofya'nın 1500 yıllık kubbesi altında geziyordu. Genç kızlardan Cinzia Morigi adında olanı Fransızca biliyordu ve Urbino üniversitesinde felsefe doktorası yapıyordu. Cinzia, İtalya'ya gittikten sonra, pek beğendiği Turgut Özatay'a bir teşekkür mektubu yazdı. Turgut bu mektubu arkadaşı Vladimir Krasovsky'ye tercüme ettirdi. Mektuplaşma aylarca, hatta yıllarca devam etti. 1965 geçmi...

Orhan Gencebay'ın Spor Tutkusu

Spor adaleyi güçlendirmekle kalmaz, aynı zamanda beynin bütün fonksiyonlarını da güçlendirir, dolayısı ile iradeyi ve mantığı sağlamlaştırır.» Orhan Gencebay birbirinden ağır halterleri kaldırır, bisiklette pedal çevirip ter atarken, bir yandan da bunları söylüyordu. Sanatçının periyodik spor çalışmasını yaptığı aletli jimnastik salonunda bir yandan resim çekiyor, bir yandan da spor üzerine söyleşiyorduk. Orhan Gencebay, pek çok sinema sanatçısında bile olmayan atletik bir yapıya ve fiziğe sahipti ve bunu sürekli spor yapmaya borçlu olduğunu söylüyordu. Sanatçı sporla çocukluk yıllarından bu yana devam edegelen ilişkisini şöyle anlattı: «Samsun'da ortaokul ve lise sıralarında 5-6 yıl aralıksız vücut estetiği ve güreş çalıştım. Kondisyonum çok iyiydi. O yıllarda biraz da Jiu-Jitsu çalıştım ama, o zamanlar Uzakdoğu sporları ülkemizde henüz çok yeni idi. Bu yüzden o yönde pek fazla gelişemedim. Her zaman çok yürür ve çok koşardım. Bu, sadece bana özge bir davranış değildi....

Hülya Avşar Dostluğu Anlattı

Nükhet kalabalık sinema salonundan çıkarken iki saattir kapalı bir yerde kalmanın sıkıntısını hissetti içinde. Ama sonra güzel bir film seyretmenin mutluluğu her şeyi aldı götürdü. Dışarıda hafiften yağmur yağıyordu. Kıştan kalan bir gün bu bahar havasını alıp götürmüş, yerini serin, yağmurlu, kapalı bir güne bırakmıştı. Caddenin kalabalığına, otomobillerin oradan oraya koşuşturmalarına baktı. İçinde milyonlarca insanı barındıran bir şehirde yaşamdan bir kesit diye düşündü. Sonra düşünceleri o insanların üzerinde yoğunlaştı... Sevgiyle baktı herbirinin yüzüne ayrı ayrı. Yaşam, insanlar, içinde bulunduğu ortam, her şey güzeldi aslında. Ama bu bir bakış açısı değil miydi? İnsan nasıl bakarsa öyle görmez miydi çevresini, öyle algılamaz mıydı çevresindeki olayları? Başını kaydırdı, gökyüzüne baktı. Serin yağmur damlaları yüzüne damladı, üşüdü, başını eğdi. Sonra bu hareketi caddenin tam ortasında yaptığını farketti. Kendi kendine güldü. Önündeki yol uzundu. Hızlanan yağmurla bi...