Valikonağı caddesinde
«Ahenk» apartmanının en üst katındaki dairesindeyiz... Hani
«daire» sözü iyi bir fikir vermez. «Kocaman bir evdeyiz,» demek
daha doğru olacak galiba... Etrafımızda «antika» eşyalar
dolu... Yarım daire şeklindeki kemerli kapılar, 16'ncı ve 17'nci
yüzyıl saraylarından, konaklarından bugüne kadar yanmadan,
kaybolmadan ulaşabilmiş süs ve ev eşyası arasında insan kendini
sanki müzede sanıyor. Buraya biraz önce geldik. Kapıyı hizmetçi
açtı. «Fikret Bey uyanmadı henüz... Buyrun, oturun şimdi haber
verir, uyandırırım,» dedi.
Kocaman,
arkalıklı kadife koltuklardan birine, çekinerek oturduk. Telefon
çaldı. Ama ne telefon? Üzerinde Arap herfleriyle, «Posta ve
Telgraf Müdiriyeti Umumiyesi -1926,» yazan, manyetolu bir
telefon... İçine modern bir telefon koymuşlar. Üzerindeki kutuyu
ise «eski hava» versin diye olduğu gibi bırakmışlar. Yani bir
çeşit restore edilmiş... Telefona hizmetçi cevap verdi. Biraz
sonra Fikret Hakan, üzerinde koyu kırmızı bir rop dö şambr ile
göründü. Kıvırcık siyah saçları, kalın bıyıkları,
siyah gözleri, esmer teniyle güneyli bir erkek tipi olduğu hemen
fark ediliyor. Elini uzattı, gülümsedi. «Ağabey, 16 yıl geçti
tanışalı, değil mi?» diye söze girdi. Hizmetçi, fiyatı tahmin
ediiemiyecek kadar yüksek olan bir buçuk asırlık masada
kahvaltımızı hazırlıyor. Saat, sabahın 10'u... Güneş ışığı
üstümüzde... İki dairelik bir yer tutan evde, kocaman
kanapeierden birinde yan yana oturduk. «Yeşil Yuva» apartmanında
(16 yıl önce) yaşayan Fikret ile şu andaki Fikret arasında büyük
mesafe var.
O zamanlar 18
yaşındaydı. İlk filmi olan «Köprüaltı Çocukları» nı
çevirmişti. Şiirler, hikayeler yazıyordu.
Taksim Lisesinden
bitirmeden ayrılmıştı. Ankara Dil-Tarih, Coğrafya Fakültesinde
profesör olan babası Ali Gaffar Güney yeni ölmüş, annesi Fatma
Belkis, başhemşirelik yaparak oğluna bakıyordu.
Fikret
Hakan'ı işte o günlerde tanımıştım. Hadi Yaman adlı
prodüktörün bir filminde oynuyor, ben de filmin
fotoğraflarını çekiyordum. Bir ay, her günümüz beraber geçti.
Nevin Aypar, baş kadın rolündeydi. Henüz Türkiye, Fikret'in
varlığından habersizdi. Bir arkadaşıma, «Bu çocuk, ileride,
oyun gücü bakımından bütün sinema yıldızlarını geçecek!»
demiştim. Yanılmadığım, yıllar sonra meydana çıktı.
Fikret, her gün
yazıhaneme gelir, saatlerce sohbet ederdik. Sormagir sokağında,
Oztürk Serengil ile bir bekar odası kiralamışlardı. Tek
pantolonları olduğu için biri sokağa çıktığı zaman öteki
mecburen evde oturmak zorunda kalırdı! Sonra güzel filimler
birbirini kovaladı.
Fikret, filimlerinin
girdiği bütün yarışmalarda armağanları alıyor, herkes ona,
«Türk sinemasının en iyi oyuncusu» diyordu. Türk sinema
tarihinde «en fazla armağan kazanan oyuncu» adı. bugün hala
Fikret'in tekelindedir.
Bunları konuşup eski
günleri yadederken bir sigara yaktı, «23 nisanda 35 yaşıma
giriyorum,» dedi. Artık Cahit Sıtkı'nın dediği gibi «Yaş Otuz
Beş, yolun yarısı eder - Dante gibi ortasındayız ömrün». Üç
defa evlenip boşandım. 1950'de SES Operetinde, «Üç Güvercin»
de palyaço rolüne çıkmıştım. Tam 18 yıl geçti. Yaşım büyük
sayılmaz belki, ama 20 yıla yakın sahne ve perdedeyim. Bundan
sonra hayatımın yeni bir dönemi başlıyacak. Yorgun, bıkkın ve
bezgin bir haldeyim. Boğaziçi sırtlarında, bahçeler içinde eski
bir ev satın alacağım. Restore ettirip orada oturacağım.
Apartman hayatı artık sıkıyor beni. Hele işim olmadığı
zamanlar dinlenmek için insanlardan uzaklara kaçacağım.
Silifke'de 20 dönümlük bir arazi satın aldım. Denizi gören bir
kale, bir şato gibi ev yaptıracağım. Avcılık, deniz, gezinti,
okuma ve ruha huzur verecek şeyler... Huzur ve mutluluk arıyorum.
Kasım 1968'de Ankara Sanat Tiyatrosu'nda sahneye çıkacağım.
Kontratı yaptım. Filimlerimde olduğu gibi bir ayda 40.000
liraya... Artık, her filimde, para ihtiyacımı karşılamak için
oynamayacağım. Buraya eşyalara 500.000, eve 250.000 liraya yakın
para sarf ettim. Ama benim kumarım yok, içkim yok, başka hiç bir
masrafım yok. Sadece kızım Elif'e bakmak mecburiyetindeyim, o
kadar. Yılda 4-5 filim çevirsem bana yeter de artar bile.»
«Sinema tarihinde çok
iyi bir yerim var. Bundan sonra, hayatımın sonuna kadar tiyatro ve
sinema oyuncusu olarak kalmam için, kendimi 'enflasyon' modasına
kaptırmamam gerekiyor. Yıpranmak istemem. Yılda 250.000 lira
kazanmak demek, en az bu paranın yarısını sarf edememek demektir.
Öyle bankalara milyonlarını yatıran tüccar - yıldızlardan
değilim ben, olmak da istemem. Evlenmeye gelince...»
Sözünün burasında
durup bir sigara yaktı. «Bugüne kadar üç defa evlenip boşandım.
Artık hatalı bir evlenme yapmak istemiyorum. Ne bu evde, ne de
başka bir evde yalnız başıma yaşamak niyetinde değilim. Bekar
bir erkeğin evine gelip giden kadınlar, arkalarında sadece
pişmanlık duyguları bırakıyor. Yaz - kış, gece - gündüz
hayatımı paylaşacağım bir kadına, gerçek bir hayat arkadaşına
şiddetle ihtiyacım var. Elbet birkaç yıl içinde evleneceğim.
Ama henüz böyle bir kız yok. Kafam da, kalbim de boş. Tıpkı bu
ev gibi...»
..Boş evin dolu
olacağı günlerin gelmesini temenni edip ayrıldık...(diğer
haberler için aşağıdaki linke tıklayın)
Yorumlar
Yorum Gönder