Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Barbra Streisand'ın Acı Tebessümü

Bir çoklarının ölçülerine göre Barbra Streisand’ı «Dünyanın en mutlu kadınlarından biri,» diye tanıtmak gerektir. Öyle ki. genç kadın şöhretin zirvesine ulaşmış, milyarlara varan serveti var, milyarlarca insan onu beğeniyor, binlerce erkek ayaklarına kapanmaya hazır bekliyor. «Eh,» diyeceksiniz.» «Bir insan genç yaşta bütün bunlara kavuşursa Tanrı'dan başka ne isteyebilir. Belasını mı? Hayır, Barbra Streisand, Tanrı'dan sadece ve sadece mutluluk istiyor, gerçek mutluluğu... Kazandığı milyonlarca dolar, çevirdiği filimler, hakkında söylenen güzel sözleri sinema dünyasında edindiği yüksek mevki ve elindeki imkanların hiç biri Barbra’nın özlemini çektiği mutluluğun yerini alamıyor. Filim setlerinde hep tatlı tatlı gülümsemeye çalışan genç yıldızın gerçekte içinin kan ağladığını bilenler ona yardım etmek istedikleri halde ellerinden bir şey gelmediği için genç kadının ıstırabına seyirci kalıyorlar. Barbra da derdini sadece yakınlarına açıkiıyor. Yabancıların yanında canını...

Fatma Girik'in Çıplaklıktaki Cömertliği

Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi sinemaya da muhtelif yollardan gelinir; gelenlerin çoğu şöhret olup bol paraya kavuşma hayalini içlerinde bir virüs olarak taşıyarak silinip kaybolurlar, bir kısmı daha ilk edimini attığında önündeki bütün kapıları ardına kadar açık bulup zahmetsizce merdivenleri tırmanır; kimi dert çeker, çile çeker ama, direnir, şansını bekar. Şans günün birinde ona gülünce her şey birden ışıldar, şan, şöhret, para, hayranlar onun olur... Fatma Girik’i hangi sınıfa sokabilirsiniz. Bize kalırsa bu klasik sınıflamanın dışındadır Yeşilçam’ın mavi gözlü, açık sözlü Fato’su... Dışındadır, çünkü o şöhret olmak için çile çekmemiştir. Evet, sinemaya figüranlıkla başlamış, «Günahkar Baba» da, «Beş Hasta Var» da figüranlık yapmıştır, ama birden başrole fırlamış ve bir daha oradan aşağıya inmemiştir. Ama ne var, biliyor musunuz? Fatma Girik 'in asıl çilesi o zaman başlamıştır. Yeşilçam'da kadın yıldız öpüşmez, soyunmaz, makyajsız kamera karşısına geçmez, İstanb...

Zeki Müren İki Mevlit Okuttu

MÜMİNLERİN yüreklerinden kopan «amin» nidaları duvarlardan yankı yapıpı kubbeye yükselirken, duahan ölmüşlere mağfiret ve rahmet; sağlara da mutiuiuk ve sağlık dilekleriyle dolu dualarına devam ediyor; Ankara Hacıbayram Camiinin bir köşesine diz üstü oturmuş olan Zeki Müren yaşlı gözler ve büyük bir sesie «amin» diyen müminlere katılıyordu. Evet, sayılı her şey gibi çarçabuk geçen günler haftaları; haftalar ayiarı kovalamış ve Zeki Müren puslu, koyu gri bir başkent gününde babacığının ölümünün birinci yılını yaşamıştı. Kaya Müren tam 1 yıl önce biricik oğlunu ve eşini elem, yas içinde bırakıp şu fanı dünyadan gerçek dünyaya göçmüştü. Zeki Müren, gazetelere iianlar verdi ve o gün babasının ve cümle ölmüşlerin ruhu için iki ayrı şehrin. Bursa ve Ankara'nın iki ayrı camiinde mevlit okuttu. Mevlitten sonra Zeki Müren'le konuştuk. Zeki Müren karışık duyguların etkisi altındaydı. Biraz önce camide mevlit dinlemişti. Onun heyecanı içindeydi. Bir evlat olarak babasına karşı gö...

Esen Püsküllü Erkek İstiyor

İnanmak güzel şeydir... Kimi kendine, kimi gönül verdiğine, kimi annesine - babasına, kimi idealine inanır. Esen Püsküllü de doğacak çocuğunun erkek olacağına inanmış... Hatta ona daha şimdiden isim bile takmış... Evin içinde bir Ahmet'tir gidiyor! Ahmet aşağı, Ahmet yukarı... Geçenlerde annesi lafm gelişi sormuş: - «Esen en çok kimi seviyorsun. Kocanı mı, beni mi, babam mı?» diye. İlk çocuğunu bekleyen her genç kadın gibi Esen'in başında kavak yellerinin en serti esiyor zaten bugünlerde. Annesine şöyle bir bakmış: «Hiç birinizi» demiş, «Ben sadece Ahmet’imi seviyorum.» Eee, serde annelik var ne de olsa... Başlamış zavallı kadıncağız ağlamaya!... Böylece bir taraftan ağlar, diğer taraftan da derin derin düşünürmüş! «Bu Ahmet de kim acaba?» diye... Sonunda Esen'in annesi bir telefon konuşması sonunda Ahmet'in kim olduğunu anlamış. Esen’in rejisör eşi Yücel Uçanoğlu bir filmin çekimi için gittiği Eskişehir’den karısıyla telefonla konuşurken söz dönmüş, dolaşm...

Cüneyt Arkın İçini Açtı

Önce Cüneyt Arkın'la Fahrettin Cüreklibatır'ı kesin çizgilerle birbirinden ayırmak lazım Fahrettin Cüreklibatır sıcakkanlı, samimi, duygulu, büyük acılar çekmiş – ve çekmekte olan – acıların olgunlaştırdığı bir genç adamdır. Buna mukabil Cüneyt Arkın, kendini Cüneyt Arkın'lığı ile hapsetmiştir, onunla çevrelemiştir. Arkın'ın hayat grafiğinde dikey ve düşey çizgilerin giriftliği, aslında bu «farklılaşmanın» olağan sonucudur. Burada, eskilerin «takdim tehir» dedikleri Bir şey yaptım. Sonda söyleneceği, başta söyledim. Şimdi gene başa dönelim. Cüneyt Arkın'la bir akşam vakti, bir salonda karşı karşıya gelip oturduk. Ne ben biliyordum soracağımı, ne o biliyordu «röportajın konusunu»... Önce laf olsun diye «Kaç filim çevirdiniz» dedim. «105 filim oldu,» diye cevap verdi, sonra ekledi: - «Her filim için 20 gün çalışsam tam 2100 gün eder... Bu arada bir gün işe geç kaldım... Muzaffer Aslan'ın setiydi, bir telefon anlaşmazlığı olmuş, işi 3 saat kadar aksatmıştı...

Sezer Güvenirgil Anne Oldu

Sezer Güvenirgil ile Serdar Alkan'ın evinde mutluluk rüzgarları esiyor... Geçtiğimiz hafta bir kız çocuğu dünyaya getiren Sezer Güvenirgil, «Serdar'la mutlu bir evliliğimiz var. Minik yavrumuz ise mutluluğumuza mutluluk katıyor. Artık büyük bir aile olduk» diyor. Yıllardır hasretini çektiği annelik duygusunu tattığını belirten Sezer Güvenirgil, «Bu bambaşka bir duyguymuş. Yavrumun sevgisini dünyada hiçbir şeye değişmem» diye konuşuyor. «Damadımızı Erkek Olur» Doğan bebeklerinin kız ya da erkek olmasının kendileri için önemli olmadığını belirten baba Serdar Alkan ise, «Bazı aileler ille de erkek olsun diye tuttururlar. Biz Sezer'le böyle bir şeyi hiçbir zaman düşünmedik. Önemli olan bebeğimizin sağlıklı olması. Erkek evladımız olmadı ama bizim de erkek damadımızolur» diyerek duygularını dile getiriyor. «Annelik Duygusunu Tattım» Anneliğin bambaşka bir duygu olduğunu belirten Sezer Güvenirgil, «İnsan bebeğini eline alınca değişik şeyler hissediyor. Bu kelimel...

Deniz Gökçer Tercihini Yaptı

TİYATROYLA pek fazla içli dışlı değilseniz bile muhakkak Deniz Gökçer adını duymuşluğunuz vardır. Devlet Tiyatrosu Genel Müdürü Cüneyt Gökçer’le, aynı tiyatronun sanatçılarından Mediha Gökçer'in kızlarıdır Deniz Gökçer. Ne yalan söylemeli, geçen gün Acar Filim platosunda karşı karşıya gelip tanıştırılıncaya kadar, benim de kendisi hakkındaki bilgim bundan fazla değildi. Pek onun «Genel müdürün kızı olmaktan öte» iyi bir tiyatro artisti, sözü edilir, hesaba katılır bir sanatçı olduğunu duymuşluğum: «Andromak» ta, «Damdaki Kemancı» da, «Bir Bardak Su» seyretmişliğim vardı. Platoda, iki plan arasında tanıştırıldık Deniz Gökçer'le. El sıkıştık, kenardaki iki sandalyeye oturup konuşmaya başladık. 1945 yılında, Ankara'da doğmuş Deniz Gökçer... Önce Devlet Konservatuvarı Bale Bölümü'ne gitmiş, orada 6 yıl okumuş. Sonra şiddetli bir «lumba go» onu Bale Bölümünden ayrılmaya mecbur etmiş. Bunun üzerine yeniden imtihanlara girmiş Deniz Gökçer, bölüm değiştirip Devlet Konser...

Ekrem Bora'nın Yarım Kalan Avrupa Gezisi

Son aylarda Sibel Göksel, Pervin Par'dan sonra Ekrem Bora da Avrupa'ya gitti ve döndü. Ekrem Bora ile Avrupa'dan döndükten sonra evinde konuştuk. Seyahat karı - koca Bora'ları doğrusu bir hayli değiştirmiş. Ekrem de, Gül de hayli zayıflamıştı. Bilhassa Gül... Bizleri şaşırtacak derecede erimiş, fazla kilolarını atmıştı. Ekrem'e: - «Ne bu haliniz?» dedik. Herhalde oralarda biraz daha kalsaydınız, çiroza dönecekmişsiniz!...» İkisi birden güldü. Gül: - «Rejim yaptım» diye anlatmaya başladı. Zayıflama hapları aldım, Viyana'da, Münih'te güzellik enstitülerine gittim. Londra'da mütehassıs nezaretinde özel beden eğitimi çalışmaları yaptım.» Ekrem: - «Ahh!» dedi. «Kıbrıs olayları patlamasaydı seyahati bir ay daha uzatıp Paris, Cannes, Venedik, Cenova, Roma'ya kadar gidecektik. Fakat o Makarios yok mu? Sadece dünyayı karıştırmakla kalmadı, bizim seyahatimizi de zehir etti. Bütün dünya gezeteleri Türkiye ile Yunanistan arasında savaşın başlama...

Barış Manço Altın Plak Aldı

GEÇTİĞİMİZ hafta içinde 2 Fransız, 1 İngiliz'den kurulu yeni orkestrasıyla ilk defa olarak İstanbullu hayranlarının karşısına çıkan Barış Manço, salonu dolduran bini aşkın seyirci karşısında ilk altın plağını aldı. Kendi adına kurduğu toplulukla Türkiye'ye geldiği günden beri Anadolu'yu karış karış dolaşan Barış Manço, İstanbul'a geldiğinin ertesi günü ayağının tozuyla Fitaş sinemasının sahnesine çıktı ve nefis bir solo konser verdi. Üzerine giydiği kaftanı ve kovboy kıyafetiyle hayli ilgi toplayan Barış Manço, repertuvarını uzun zamandır dillerden düşmeyen şarkılardan derlemişti. «Kirpiklerin Ok Ok», «Kağızman», «Ağlama Değmez Hayat» gibi popüler şarkılarla, salonu dolduranların coşkun tezahüratına hedef olan sanatçı, konserin ikinci bölümünde filim yıldızı Nebahat Çehre'nin elinden ilk altın plağını aldı. Şöhretli şarkıcıya «Altın Plak» kazandıran şarkı «Ağlama Değmez Hayat» tı... (diğer haberler için aşağıdaki linke tıklayın) https://www.tozlumagazin.net...

Feri Cansel Fiyatını Belirledi

FERİ CANSEL, soyunan kadın sıkıntısının iyiden iyiye kendini hissettirdiği günlerde gelmiştir Yeşilçam'a. Striptiz yıldızı olan Feri Cansel'in pervasızca soyunduğunu, en ateşli aşk sahnelerine bile «Hayır» demediğini gören prodüktörler, «Altına hücum» misali onu kapışmışlardır. Ünü kısa zamanda Yeşilçam'ın aranılan kadını olup çıkıverir. Fakat soyunup dökünmesine, seks filimlerinden oynamasına rağmen, «Masum» bir yüzü vardır Feri'nin «Jön kız» rolleri için de biçilmiş kaftandır. Prodüktor ve rejisörlerden sonra, işletmeciler de, halk da bu gerçeği fark edince ortaya garip, garip olduğu kadar da sürprizli bir durum çıkar: Türk sinemasının gelmiş, geçmiş kadın oyuncuları içinde, soyunma konusunda en pervasızı olan Feri Cansel, Yeşilçam'ın önde gelen «Jön kızlarından» biri olur. İlk filminde 2 bin liraya kamera karşsında soyunan Feri Cansel, bugün jön kız olarak bir filminden 20 bin lira almakta, büyük firmalar tarafından da tutulmaktadır. Eh bir kadın oyuncu ...

Hüseyin Peyda Lokantacı Oldu

Unutulmaz «Mezarımı Taştan Oyun» filminin unutulmaz jönprömiyesi Hüseyin Peyda'nın elleri kaç işe dalıp çıkmıştır, bilir misiniz? Peyda İstanbul'a 1946 yılında gelmişti. Önce gitti Edebiyat Fakültesinin Felsefe Bölümüne kaydoldu. Bir taraftan da ekmek parası temin edebilmek için bir dükkan arıyordu. Nihayet Sirkeci'de tam istediği gibi bir yer buldu... İstanbul'a gelişinin ikinci ayında Istanbullu'lar lahmacundan, içli köfteden bahseder oldular. İstanbul'un tamamen yabancısı olduğu iki yemek, genç bir üniversite öğrencisi tarafından «ayaklarına kadar» getirilmişti... Lokanta bir süre çok iyi işledi... Fakat Peyda'nın bir işte uzun süre durmayan karakteri ona, bu çok iyi işleyen dükkanı bir başkasına devrettirdi. Ondan sonra, lahmacun hamuru ve içli köfte «meyanesi» içinde olan ellerini matbaa hurufatları önünde kumpas tutarken görüyoruz. Genç Peyda, ünlü bir tarihçi ile dergi çıkarmaktadır. Yazılarını yazmakta, dizmekte, tashihlerini yapmakta ve dergi...

Hülya Koçyiğit'in Dünü Bugünü

1960'LARIN peşine hep 3 rakamının geldiği günler... Takvimlerde iri iri rakamlarla hep «1963» yazıyor. Kuzguncuk'taki bir genç kızın hayatını renklendiren önemli olay sona ermiş. Büyük ümitlerle gittiği Konservatuvar'dan ayrılıp İstanbul’a gelmiş... Denizler yosunlu, günler gri, mevsim yağmurludur Hülya için... Aradan 7 yıl geçmiştir. Hülya. «Kuzguncuklu Hülya» değildir artık. Bu 7 yılı büyük başarılarla doldurmuş, gazetelerin magazin sayfaları, mecmua ciltleri bu başarılarına tanık olmuştur. Oysa 1963 yılından önce Hülya'nın ismine gazetelerde, dergilerde rastlanmazdı. Resmi ise bazan, «Çocuk yıldızlarımızdan Nilüfer Koçyiğit ablasıyla görülüyor.» resimaltıyla geçiştirilirdi... Ya bugün? Hülya ile ilgili başlıklar başlık olmaktan çıkmış, anı klişesi gibi çakılıp kalmıştır okur hafızasında: «Hülya Koçyiğit evliliğin eşiğinde.» «Hülya Koçyiğit'in beyaz atlı prensi belli oldu: Selim Soydan!» «Gülşah doğdu.» Gariptir! Bir zamanlar, «Hülya Koçyiğit mi? Ha...

Festival Şarkıcısı Yine Ortada

Ne bir plağı, ne radyoda, ekranda çalan bir şarkısı olmadığı halde yurt dışında birçok festivale katılma çabasını harcayan Levent Seçer şimdi yine adından festival çocuğu olarak söz ettiriyor. Bundan yedi yıl kadar önce Tıp Fakültesi’nde okuyan genç bir doktor adayı, ülkemizi Sanremo Festivali'nde temsil edeceğini söyleyerek ortaya çıkmıştı. Bu genç doktor adayının bir çok profesyonel şarkıcıları geride bırakıp Türkiye'yi İtalya'da temsil etme çabasına da herkes şaşırmıştı. Sonra Levent Seçer adı Tokyo Festivalimde, Polonya’da yapılan Sopot Şarkı Yarışmasında, İrlanda’da Castlebar Müzik Yarışmasında ve daha sonra da Yugoslavya'da ve Arnavutluk'ta yapılan gençlik festivalerine katılmasıyla duyuldu. Ama gösterdiği çabaya karşılık hiçbir yarışmada dereceye girememenin üzüntüsü Levent Seçer'i birkaç yıldan beri müzikten soğuttu. Taa ki üyesi bulunduğu Dünya Festival Organizasyon Komitesi’nden yeni bildiriler gelinceye kadar. Bu yıl yine başta Sanremo Müzik Fe...

Hülya Koçyiğit'in Ediz Hun Boykotu Bitti

Yerli sinemada bomba tesirini yapan Hülya - Ediz olayını tam olarak anlamak için günümüzden gerilerek gitmek gerekir. 1963 yılının SES Kapak Yıldızı Yarışmasına girenler arasında Hülya Koçyiğit ile Ediz Hun vardı. Hülya, bu yarışmadan hemen sonra «Susuz Yaz» üa oynadı. Ediz, ilk filmi olan «Genç Kızlar» ı 1963 sonbaharında, Hülya ile çevirdi. O günden sonra iki değerli genç, yerli sinemada gittikçe yükseldiler, başarılar kazandılar” 1965 mayısında çevrilen «Tehlikeli Adımlar» ikisinin meslek hayatlarında dönüm noktasıdır. Birbirini seven iki genci canlandıran iki oyuncu, rollerini son derece candan ve tabiî oynuyorlardı. Filmin rejisörü Mehmet inler, bu yeni başlayan ilgiyi hemen keşfetti ve cinaslı bir şekilde: «Çocuklar, rol yapmıyormuş gibisiniz. Ne kadar ranlı oluyor!» diye takıldı. Ediz Hun 'un 17 eylül 1966 tarihli SES‘te açıkladığı gibi, iki şöhretli yıldızın «Hıçkırık» filminde karşılıklı oynaması «her şeyin» açığa çıkmasına sebep olcu. Filim setinde Hülya ile Ediz...

Filiz Akın Sunar

DİVAN edebiyatının 'lepiska saçlarından, aşık yüreğine bıçak gibi saplanan saç kıvrımlarından,' uzay çağının eflatun renkli, mor renklr ultra modem saçlarına kadar cins cins, çeşit çeşit, renk renk, biçim biçim saçlar... Dünyanın en büyük diktatörlerinden olan kadın berberlerinin önünde saçlara model verebilmek, daha güzel görünebilmek için harcanan dakikalar, saatler... «Delikli demir icat olundu, mertlik bozuldu» diyen Köroğlu misali icat olunduktan sonra aynı kadım bir saat arayla esmer, sarışın, kumral yapan peruklar ve bu peruklar için ödenen binlerce liralar... Bir an için bunların hepsi geride kalıyor. Türk sinemasının en sempatik ve en iyi giyinen kadın yıldızlarından biri olan Filiz Akın sizler için ekonomik, az vakit alan ve «güzelliğe güzellik» katan 1970 ilkbahar ve yaz saç modellerinden bir demeti gözlerinizin önüne sergiliyor. Modellerin arasında spor kıyafetle giyileceklerden tutun da, ancak en «ağır» elbiselere eşlik edebilecek «karışık» saç modellerine kad...

Ayhan Işık Korku Filminde

Yeniköy'de. filimciler arasında «Orhan Günşiray’ın kayınvalidesinin evi» diye bilinen köşkte bir korku filminin çevrildiğini haber aldığımız zaman hemen köşke koşmuştuk. Seyircilerin yüreklerini hoplatacak bir korku filminin çekimini seyredecektik! Kökşte, filimcileri harıl harıl çalışırken bulduk. O güzelim köşk insanın içine korku salan bir esrarlı ev haline getirilmişti. Sağa, sola biraz sonra kan yerine kullanılacak olan kahve kutuları, kamalar, baltalar serpiştirilmişti. Filmin çekimine ara verildiğinde rejisör Tuna Başaran’ın yanına yaklaştık. Önce, «Hayırlı olsun,» dedik ve filim hakkında biraz bilgi vermesini rica ettik. Tunç Başaran başladı anlatmaya... Aman efendim aman! Bir konu ki, değmeyin gitsin! Başından sonuna kadar kan gövdeyi götürüyor. Hani bazı kitapların kapağında «geceleri okumayınız!» kaydı vardır ya, galiba bu filmin afişine de kocaman kocaman harflerle «geceleri seyretmeyiniz!» kaydını koyacaklar! Bir adam, annesi, babası ve iki oğlu ile yaşamakt...

İlklerin Adamı Erkin Koray

PİKAPTA bir plak dönüyor: «Kendim ettim kendim buldum». Son zamanların bu meşhur, pek meşhur şarkısını bir Türk müziği sanatçısından değil, hafif batı müziği dünyamızın ünlü müzisyenlerinden birinden Erkin Koray'dan dinliyorum. Ve düşünüyorum: «Biri bana, 'Sizce Erkin Koray'ın en büyük özelliği nedir?' diye bir soru sorsa ne cevap veririm,» diye. O, undergraund'un Türkiye’deki tek ve gerçek temsilcisidir mi desem, Türk müziği parçalarını Batı enstrümanları ile ve bugünkü Batı müziği anlayışıyle en iyi hamur eden insan mı desem, iyi bir gitarist mi desem, yoksa dış görünüşü, iç alemine uymayan bir insan mı desem... Pikapta dönen plak bitiyor. Hayır olmadı... Erkin Koray’ın özellikleri bunlar değil. Pikaba bir başka plak koyuyorum. Yine Erkin Koray'ın parçası. Plağın kabında «Yüksek sesle çalınız» diye yazıyor. Pikabın düğmesini çeviriyorum. Hoparlörlerden koyunun koyusu bir undergraund dökülüyor: Meçhul... Ve ben aradığım cümleyi buluyorum. Hayalimde...