Ana içeriğe atla

Kayıtlar

George Hamilton Herşeyini Kurnazlıkla Elde Etmiş

«Ben bir sinema aktörü olarak kendimi müzayedeye çıkarılmış değerli bir eşyadan farksız buluyorum. Kim benim kıymetimi daha iyi değerlendirirse onun emrinde çalışırım. On yıllık meslek hayatım boyunca Hollywood filimcilerinin çeşitli oyunlarına şahit oldum ve hepsini de kurnazlığım sayesinde bertaraf etmeyi başardım. «Bazıları güzelliğin, yakışıklılığın Hollywood'da her kapıyı açacağına inanırlar. Bana sorarsanız, Holywood'da kurnazlıktan başka hiç bir meziyetin işe yaramadığını söylemekten çekinmem. Kendi tecrübelerim bana bu kanaatimin doğru olduğunu ispat etmeye yetti. «Dış görünüşüme bakıp da benim lise, üniversite tahsili yapmış, okumuş bir insan olduğumu zannetmeyin. Ortaokulu bile bitiremedenm. Çocukken en belli başlı eğlencem, başkalarını taklit etmekti. Bu huyum, ben büyüdükten sonra da değişmedi. Çevremdeki insanların karakterlerini tahlil etmek, onların nelerden hoşlanıp nelerden hoşlanmadıklarını araştırmak da bana büyük zevk veriyordu. Böylece amatör bir k...

Göksel Arsoy'un Kayak Merakı

Sinemadaki şöhretini, şimdi de sahnelerde devam ettiren «Altın Çocuk» Göksel Arsoy, «Yeter artık, yorgunluktan öleceğim,» diyerek geçenlerde kayak takımlarını otomobiline attığı gibi soluğu Uludağ'da aldı. Sanki şöhretler Uludağ'da buluşmak üzere kendi aralarında sözleşmişlerdi. Kartal Tibet, Filiz Akın Er Filim ekibiyle Uludağ'a gelmişlerdi. Bu arada Müzeyyen Senar, kızı Feraye, Muhterem Nur, ve Cihat Aşkın'la, Salih Güney ve eşi Zeynep Tedü, Göksel Kortay da dinlenmek için birik! günlüğüne dağa çıkmışlardı. Göksel Arsoy, Uludağ'da dostlarıyle karşılaşınca derin bir «Oh!» çekti. «Burada da yalnız kalmadık» dedi. «Gene bütün Yeşilçam, burada hep beraberiz. Canımız sıkılmaz. Gündüzleri karlar içinde dolaşır kayak yapar, geceleri sıcak odalarımızda oyunlar oynar, bol bol da dedikodu yaparız.» Bir zamanlar genç kızların kalplerini hop hop yerinden hoplatan, yerli sinemanın bir numaralı jönü sözünü tuttu. Gündüz ve gecesi ayrı güzel olan Uludağ’ın tam manasıyle...

İzzet Günay Gizlice Nişanlandı

Perşembenin, çarşambanın gelişinin belli olduğu gibi İzzet Günay ’da da 1970 yılı içinde köklü değişikliklerin olacağı 1969 yılı sonunda belli olmuştu. Adı «1970'e yalnız girenler» in içinde olan İzzet'in bu yalnızlığının uzun süre devam etmeyeceği, yeni yılın ilk aylarında belli olmuş ve yakınları, dostları, arkadaşları İzzet Günay için şöyle demeye başlamışlardı: - «Bu iş tamam artık. İzzet’i de kaybediyoruz, o da çok yakın bir zamanda evlenecek!» Sonunda böyle diyenler haklı çıktılar. Daha doğrusu şimdiki halde pek «haklı çıkmış» sayılmazlar ama göğüslerini gere gere, «Nasıl, biz dememiş miydik?» diye tahmin kudretleriyle övünecekleri günler epey yaklaştı. Çünkü İpek Umar'la İzzet Günay «evlilik» yolunda çok öenmli bir adım attılar, nişanlandılar. İzzet Günay «nişan ve nikah» konusunca nedense hiç, ama hiç konuşmak istemediği için «nişan» haberini de mecburen dolaylı sekilde öğrenebildik. Efendim, bize anlatılanlara göre «nişan» söyle yapılmış. İpek hanım gitm...

Nilüfer Koçyiğit 17 Yaşına Bastı

4 nisan günü 17 yaşına basan Nilüfer Koçyiğit, doğum günü şerefine, her gece sahneye çıktığı Bebek Gazinosu'nda dostlarına bir davet verdi. Davette ablası Hülya Koçyiğit, eniştesi Selim Soydan, Ekrem Bora, kuaför Demir, plakçı Hilmi Coşkun gibi ünlü isimler vardı. Erol Büyükburç, Sevda Ferdağ, Öztürk Serengil de programdan sonra onların masasına gelince gece daha da renklendi ve Nilüfer Koçyiğit 17. yaşını gün ağarana kadar neşe içinde kutladı. HORON TEPİYORLAR Program bitmiş. Öztürk Serengil ile Erol Büyükburç horon teperek Nilüfer'in doğum gününü kutluyorlar. Biraz sonra bu üçlüye Ekrem Bora ve Sevda Ferdağ da katılacak, gece daha da renklenecek... SALLASANA SALLASANA MENDİLİNİ Nilüfer Koçyiğit, doğum günü gecesinde bu şarkıyı söylerken başta Ekrem Bora olmak üzere herkes beyaz mendillerini sallıyordu.Altta, Melek Koçyiğit en küçük kızını sarılarak tebrik ediyor, ona uzun ömürler diliyor. İLK PASTAYI ABLASI YEDİ Dört katlı doğum günü pastasını kendi eliyle k...

Mia Farrow'un İkizleri

- «Evlenmek mi? Hıhl. Bu zamanda bir erkeğe bağlanmak da ne demek oluyormuş? Artık kadınlar evlenip çoluk çocuğa karışarak hayatlarını körletmenin manasızlığını anladılar. Hele sinemada şöhret yapmak isteyen genç kızların evlenmelerinden daha büyük bir hata olamaz.» Frank Sinatra’nın eski eşi Mia Farrow, bundan altı ay önce evlilik hakkındaki düşüncelerini, gazete ve dergi aracılığı ile, bütün dünyaya bu şekilde açıklamıştı. Genç kadının bu düşüncelerinden kolay kolay vaz geçeceğine de hiç kimse ihtimal vermiyordu. Fakat 26 şubat 1970 gecesi dörder dakika arayla dünyaya getirdiği ikiz oğlan çocuklar Mia’nın dünyasını ve düşüncelerini allak bullak etmeye yetti. Genç kadın hastanede çocuklarının birini bırakıp öbürünü kucağına alıyor, yeni doğan çocuklarına bir türlü doyamıyordu. Hastanede gazetecilere beyanat verirken her şeye rağmen çocuklarının babası Andre Previn ile evlenmesinin söz konusu olmadığını belirtti. Zaten Andre Previn evliydi, ve karısı da boşanma konusunda genç ad...

Johnny Hallyday Sinema Yıldızlığını Benimsedi

Spot lambaları yanıp sönüyor, set işçileri, figüranlar sağa sola koşuşuyorlardı. Herkese direktifler veren, kimi zaman yumuşak sesle konuşan, kimi zaman sert emirler yağdıran rejisör ise vazifesi sanki çevresindekileri telâşa vermekmiş gibi, ortalığı karıştırmak için ne mümkünse yapıyordu. Bu asabi ve heyecanlı kalabalık ortasında tek bir sakin kişi vardı: Johnny Hailyday... Ünlü şarkıcı, parlak satenden garip kıyafeti, genç bir Romalı senatörü andıran bukleli platine saçları ile setin havasına kendini kaptırmamaya çalışıyor, rejisörün bağırmalarına aldırmıyor ve sabırla rol sırasının gelmesini bekliyordu. Vakit öğleye yaklaşmıştı. Dakikada 1 000 lira civarında para kazanan Johnny, sabahın dokuzundan beri son filminin basit bir sahnesini çevirmek için orada bulunuyordu. Arada bir rejisöre: «Şu filminde bana da bir rol versene» diye takılıyor, onun homurtulu cevabını kahkahalarla karşılıyordu. Oysa bu filmin anlaşmaları yapıldığı zaman herkes rejisöre acımıştı: - «Bu şımarı...

Barış Manço ve Moğollar Ayrılıyorlar mı?

Değişmez kuraldır. Ünlü müzisyenlerden meydana gelen topluluklarla, kalabalık orkestraların, bir ünlü şarkıcıyı solist alan «süper grupların» ömürleri nedense pek fazla olmaz; dağılıverirler. Sebebi basittir bunun: Sanatın her dalında olduğu gibi, müzikle uğraşan kişilerin çoğu da kaprislidir. Ya branşında daima tek olmak, ya meslektaşlarından daha şöhretli olmak, ya da kendi adına bir topluluk kurarak, daha çok para kazanmak ister. İşte bütün bunlar da büyük ümitlerle kurulan o güçlü toplulukların yıkılmasına, yerine yenilerinin doğmasına yol açar. Bunun en son örnekleri bizden Durul Gence 10, 21 kişilik Türkiye'nin en kalabalık pop orkestrası olan İstanbul Gelişim, batıdan da Beatles’tir ve son bir iki haftadır müzik dünyamızda dolaşan söylentilere bakılırsa, 4 ay önce büyük gürültüyle birleşen süper grubumuz Barış Manço - Moğollar’ı da aynı akibet bekler gözükmektedir. Barış Manço ile Moğollar’ın arasına kocaman bir kara kedinin girdiği söylentileri, Barış Manço’nun kabak...

Sema Özcan Nihayet Konuştu

Telefon çaldı. Bir kadın sesi... Önce tanıyamadım. Heyecanlı ve kibar... - «Ben Sema Özcan... Nasılsınız efendim?» Birkaç hal - hatır cümlesinden sonra devam etti: «Sizinle muhakkak görüşmek istiyorum... Hemen gelebilir misiniz? Olmazsa, yarın sabah mümkün mü? Dokuz buçukta... Esentepe'deki evimizde... Biliyorsunuz... Beklerim...» Hafif yağmurlu, sisli bir hava... Aralık ayında, hala yeşil duran çimenlere basa basa evine doğru yürüdüm. Pencereleri tüllü evin merdivenlerinden çıktım. «Yaver Özcan» yazılı zile bastım. Kapı açıldı. Karşımda, saçlar: sol tarafa dökülmüş, kahverengi gözlerinde zeki ışıklar parlayan Sema Özcan var. - «Buyrun» dedi. Girdim. Pencere önündeki kanepeye oturdum. Işık arkamdan geliyor. Sema Özcan karşımdaki koltuğa oturmadı, yanımdakine geçti. Karşıda, oda kapısının dibinde radyo, devamlı çalıyor. Birkaç «havai» cümleden sonra konuya Sema Özcan girdi: - «Ediz için SES mecmuasında çıkan röportaj benim çok aleyhimde...» dedi. Kelimeleri seçerek, güz...

Olinka Berova Hakkında

Genç kadın, erkeğin laubali bir tavırla kendisine uzattığı çiçek buketini hırsla kapıp yere attı, sonra o güzelim çiçekler tanınmaz hale gelinceye kadar ayaklarının altında ezdi ve öfke dolu gözlerini karşısındaki genç adama dikip bağırarak konuşmaya başladı: - «Çabuk defolun gidin buradan, yoksa polis çağıracağım. Eğer niyetiniz bana filim çevirtmekse bunu güzelce söylersiniz. Yok niyetiniz iş vermek bahanesiyle beni de sevgilileriniz arasına katmaksa çok yanlış br kapı çaldınız... Ben evli barklı bir kadınım. Filim çevirmemin evlilik hayat ma bir zarar getirmeyeceğini düşündüğüm için filim çalışmalarıma devam eciyorum. Kocamın bana güveni olmasaydı izin vermezdi.» Amerikan sinemasının genç patronlarından Richard Zanuck, kendisine bu sözleri söyleyen Çekoslovakyalı yıldız Olinka Berova'nın yüzüne bakakaldı. Doğrusu Hollywood'un bu genç ve yakışıklı patronu, beyazperdede tarihin aşk ve skandal kadını Lükres Borjiya'yı büyük bir başarıyle canlandırmış olan Çek ası...

Ajda Pekkan Evlenemedi

Günlerdir kendisine uykuyu haram eden çürük dişini çektiren adam hemen derin bir «Oh,» çeker ve «dünya varmış!» der. Sıcak bir havada bir bardak buzlu su içene «Oh, dünya varmış!» dedirtir. Tek dersten İkmale kalan öğrenci için o dersten geçer not alması, «Oh, dünya varmış!» demesi için kafi bir sebeptir. Gazeteciler de bazı hallerde «Oh, dünya varmış!» derler. Mesela geçen hafta Ajda Pekkan, Cömert Baykent'le uçağa atlayıp Paris’e uçtuğunda müzik alanında çalışan meslektaşların hemen hepsi içten bir «Oh,» çektiler, «Dünya varmış!» dediler. Ajda, İstanbul’un havasına pek benzer. Ne zaman, nerede, ne yapacağı; kime ne söyliyeceği, nasıl davranacağı falan —kendi dahil— tek bir Allahın kulu tarafından bilinmez. Bu yüzden Ajda Pekkan İstanbul’daysa gazetecilere rahat, huzur kalmaz. Öyle ya, ortada «haber atlama» telaş; var. Bu yüzden herkes, her gün, bir taraftan günlük işini yapar, bir taraftan da. «Acaba bizim Ajda bugün ne yaptı?» sorusuna cevap arar, işte, geçtiğimiz hafta p...

Inger Stevens İntihar Etti

Amerika'dan gelen kara ölüm haberi İsveç’in Eskilstuna şehri sakinlerini herkesten fazla üzdü. Otuz yıldan beri şehirden dışarı adımını atmamış olan büyükanne Stensland ile büyükbaba Stensland, günlerce yözyaşı döktüler. Onlara «baş sağlığı» dilemeye gelen dostların teselli edici sözleri de gözleri yaşlı büyükanneyle büyükbabanın üzüntüsünü yatıştırmadı. İçlerindeki tarifsiz bir acıydı, torun acısı... Eskilstuna şehrine Amerika'dan gelen acı ölüm haberi, şehrin tanınmış ailelerinden birine mensup olan İnger Stensland'ın, yani sinema yıldızı İnger Stevens 'in ölümü haberiydi. İnger'ln babası, sı, 'Eskilstuna' şehrinde açmış olduğu elektrik levazımatı dükkanını işletemeyınce kendine ve çocuklarına Amerika'da yeni bir hayat kurma hevesine kapılmış ve İnger on yaşındayken pıtısını pırtısını toplayıp Amerika’ya göç etmişti. Stensland'lar Amerika’da kendilerine güzel bir hayat kurmuşlar, hele İnger, önce çocuk tiyatrolarında daha sonra da büyük tiya...

Tanju Korel Hasret Giderdi

1968 yılında SES mecmuasında çıkan bir röportaj «Birincilik yarışında yeni bir isim» başlığı altında, yeni bir sinema şöhretini, Tanju Korel adlı bir delikanlıyı okurlara tanıtıyordu. Galatasaray Lisesi’ni bitiren, 3 yıl yurt dışında iktisat öğrenimi gören Tanju'nun özelliklerinden biri de annesine olan aşırı sevgi ve bağlılığıydı. Lise mezunu olan, 8 yıldan beri Salihli Yardım Sevenler Derneği başkanlığı yapan, iki defa «yılın kadını», bir defa «yılın annesi» seçilen, Salihli’de «Mücella anne» olarak tanınan Mücella Tusder’den bahsederken Tanju'nun gözlerinin içi gülüyordu. O röportajı Nişantaşı’nda, üç katlı bir apartmanda yapmıştık. O sırada Tanju filim başına 2500-3000 lira alıyordu. Aradan iki yıl geçti. Elmadağ'da, altı katlı bir apartmanın beşinci katında, artık filim başına 15 - 20.000 lira alan Tanju Korel’le konuşuyoruz. Yeni evi, yepyeni eşyalarla donanmıştı. Daha önemlisi, «anacığı» bir ay kalmak için oğlunun yanına gelmiştir. Rahattı, mesuttu. Her ...

Barbara Parkins ve Bebekler Vadisi

Televizyon şirketinin kapılarını aşındırmaktan bıkmış usanmıştı. New York'taki şirketlerin hepsinin artist bürosunda ismi, adresi ve telefon numarası yazılıydı. Herhangi bir programda ona göre bir rol bulunduğu takdirde hemen haber verileceği söylenmişti. Fakat genç kız, evindeki teletonun hiç bir zaman televizyon şirketlerinden aranmayacağını, mektup kutusuna bu şirketlerden birinin damgasını taşıyan bir mektubun asla atılmayacağını biliyordu. Kanadalı Barbara Parkins, New York'ta televizyon şirketlerinden bir iş koparmaya çalışırken, bir taraftan da Hollywood'un artist avcılarıyle tanışmanın yollarını arıyordu. Zira televizyonda olmazsa, sinemada şöhret yapmayı aklına koymuştu. Barbara Parkins'in televizyon artisti olma çabası bir hayli devam etti. Her şeye rağmen genç kız kendini ümitsizliğe kaptırmak istemiyordu. Günün birinde «ansı dönecekti mutlaka. Bu arada televizyonda küçük reklam programlarında da rol almayı başarmıştı. Geçim sıkıntısı da olmadığına g...

Selma Güneri Yavrusunu Kaybetti

4 Temmuz tarihli SES mecmuasında anne olmaya hazırlanan Selma Güneri He bir röportaj yapmış, şunları yazmıştık: «24 haziran çarşamba... Seima Güneri ile kulisteki odasında konuşuyoruz. Konumuz çocuk ve annelik. Daha doğrusu biz başka konulara girmek istiyoruz, ama ne mümkün! Selma Güneri’nin ağzından bu iki kelimeden başkası düşmüyor. Her cümlesine çocukla başlıyor, «anne» diye bitiriyor... 6 temmuz pazartesi... Nişantaşı'ndaki Pakize Tarzı KIiniği’nin Boğaz’a bakan odsierından birindeyiz. Selma Güneri bembeyaz, ufak pembe çiçeklerle işlenmiş çarşaflar Erssında halsiz, bitkin yatıyor. Rengi sapsarı. Yanımızda eşi Yusuf Segin ile annesi Neriman Güneri var. Derin bir sessizlik... Kimse konuşmak istemiyor. Yusuf Sezgin boğuk bir sesle; «Üzülme hayatım.» diyor. «Her şey Allah'tan. Sağlık olsun. Ya sen de hayatını kaybetseydin. Bana çocuk değil, şen lazımsın.» Bakıyoruz, Selma Güneri'nin gözleri dolu dolu. Dokunsanız ağlayacak. Ve ağlıyor da... «Hiç bir şeye yanmıyorum ...

Cüneyt Arkın'ın Sinemadaki İlk Günleri

CÜNEYT ARKIN... Türk sinemasının en gözde oyuncularından. Adı gazete manşetlerinin vaz geçilmez sermayesi, bir zamanların Tıp Fakültesi öğrencisi, bugünün pratisyen doktoru Fahrettin Cüreklibatur... Cüneyt Arkın bugün Yeşilçam’ın milyoner kişileri arasında. Üçüncü Levent'te 500 bin lira değerinde bir villası, 200 bin lira değerinde Mercedes marka otomobili, çeşitli yerlerde arsaları ve bankalarda yüz binleri var. 1963 yılının meteliksiz Fahrettin Cüreklibatur'una Tanrı, «Yürü ya kulum!» demiş ve 1971 yılının milyoner Cüneyt Arkın'ı çıkmış ortaya... Fakat... Eski günler, sinemadaki ilk günler unutulur mu hiç? Geçmişinin ağırlığından kim kaçabilir, kim hafızasından silip atabilir o günleri... İşte Cüneyt Arkın ile Bostancı'daki filim setinde, spotların gözleri kör edici ışıkları altında o günleri konuşuyoruz. Eski günleri, yeni günleri... Cüneyt Arkın'ın gözleri dalıyor, buğulanıyor eski günlerden bahsedilince... «İLK DARBEYİ BABAMDAN, ARKADAŞLARIMDAN YEDİM...

Mine Mutlu'nun Yıldızı Kayıyor

Yazı vardır bir çırpıda yazılır, daktilonun başına oturmakla kalkmak bir olur. Yazı vardır insanı çekmez. iter Tuşlar biribiriyle yarışmak için beyninden işaret bekleyen parmakların altında ağırlaştıkça ağırlaşır, insanın canı tuşlara vurmak, bembeyaz kağıdın üzerine a'ları, b’Ieri, c'leri sıralamak isteme; Ama yazacaksınız, yazmalısınız, göreviniz bu sizin.. İşte yine madeni harfler bir saat dakikliği ile vurmuyor merdanedeki kağıda.. Nasıl vursun, bu tuşlar bir yaldızın en kritik günlerini yaşadığın: duyuracak hayranlanna; isminin başma yıldız sıfatını alan bir artistin yavaş yavaş kaymakta olduğunu bildirecek okuyanlara.. Bembeyaz kağıdın üzerinde alfebenin harfleri sıralanmıyor. Ama sıralanması lazım. Yazmalıyım. Görevim bu benim... BİR EMİNE ÖZATMACA VARDIR Galiba bu Türk sinemasına has bir kuraldır. Düne kadar çevresindekilerden başka hiç kimsenin tanımadığı bir insan artist olduktan, hele hele yıldız olduktan sonra, eski günlere pek dönmek istemez. Mine Mutlu ...

Gülgün Ok Beyazperdeyi Terketti

Ses mecmuasının 1963 yılında tertiplediği «Sinema Artisti Yarışmasında finale kalarak «Boş Ver Doktor» filmi ile yerli sinemaya giren Gülgün Ok, 6 yıl sonra bu kervandan ayrılarak tiyatroya geçti. Uzun saçları, çilli yüzü ile sinemaseverlerin yakından tanıdıkları Gülgün Oku bundan sonra tiyatroda seyredeceğiz. Ardında açık bir kapı bırakmak için olsa gerek, «Sinemadan kesin olarak ayrılmadım, iyi bir rol olursa oynarım. Ammaa...» diyor. Bu «Ammaa...» kelimesinin arkasında o kadar çok şartlar var ki. Bir defa peşin para verilecek Gülgün Ok'a. Sonra rol iyi olacak, şirket büyük olacak, oynadığı jön şöhretli olacak... Gülgün Ok, bu mevsim Nisa Serezli Tiyatrosu’nda sahneye çıkacak. Şimdilik «Tatlı Kaçık» piyesinde Gloria rolünü oynuyor. Bu rolün serüveni bir hayli karışık. Geçen yıl Gloria’yı ilk defa Nurhan Damcıoğlu oynamıştı. Nurhan Damcıoğlu’nun şarkıcılığa başlaması üzerine rol Zerrin Sümer’e verildi. Bir süre sonra Zerrin Sümer de Gloria olmaktan istifa edince, yerini Bey...